şükela:  tümü | bugün
  • /can sıkıntısına birebirdir../

    uzun bir geceye hazırla kaderini.. kare kare canlandır hatıralarını.. bir adım mutluluksa diğerinde acıyı hissettir topuklarına.. parmak uçlarını gezdir gögüs kafesimde.. boynumdan aşağıya süzülen canımı tehdit etsin yokluğun.. soğuk bir düş kur sıcacık nefesim eşliğinde..

    dur yoksa öleceğim.. daha fazla kırma kirpiklerini.. bir ihanet senaryosu yaz.. her bir karesinde saçmalayayım.. her bir köşesi aldatılmış insan yüzü ile çizilsin ve ben her dönüşümde köşeden, yüzünle karşılaşayım..

    soğutma hiçbir umudu.. sıcak yaz gecelerinde üşütme düşlerini.. bir hayatı terk et ihtimalsiz hayaller için.. sür yüzüme kızılını ve aksın gamzelerimden sıcacık kanın..

    "aldatılmış insanlar hüznü" maskeni tak.. kandır kendini; yok say imkansızı.. "seni de mi aldatmışlar" bakışı ile karşılaşırsan bir sağnak yağmur altında, güneşin battığı yöne doğru bakarken sen; "hayır ben kendimi üzüyorum" sadece diye haykır ama kimseye belli etme çaresizliğini..

    milyarlarca kez tecavüze uğramış zamanı namusun olarak kabul et.. ne bir yıkımın ne de bir hayal kırıklığın olsun yamalanmış ceplerinde.. hayallerini ağırlıklarına göre bırak yeryüzüne.. kim engel oluyorsa uçmana onun başına yağdır öfkeni.. bir torba dolusu nefret biriktir ve ilk kar tanesi ile bırak insanlığın üstüne..

    son köşesini dönerken film karesinin zamanı uzun tut.. bir kanser gibi sinsice ilerlet herkese umudunu ve hiçbir şey olmamış gibi söndür tüm mumları gözyaşların ile.. zaman ki uzunluğu daha çok kahreder insanı.. sen köşesini dönerken hayatın seyredenlere umut ver sadece ve birkaç damla gözyaşı..

    kandır herkesi, hayallerine ortak ol.. kimseye eşlik etme ama gitme, yalnız bırakma onları.. yok siktir et onları, beni bırakma..

    sakin ve usulca nefes al.. bir düş daha kur.. hayat sıcak gerçekler soğuktur.. sen yalanlarla ılıklaştır her şeyi.. kandır kendinle birlikte tüm insanlığı.. ölmüşlerinin ruhuna değmesin hiçbir el diye sen gizle onların bedenlerini..

    saçlarının uçları ile keserken boğazımı, gamzelerimi görmek için güldür beni, son kez.. (28.11.2009)
  • sevmek dediğin bir iki gönül çarpıntısı, yok yere umut zehrini düşüren aklına... yok ki hayatta seni senden başka düşünen, seni umursayan veya önemseyen. kendini nasıl kandırıyorsun çocuk? nasıl oluyor da düşüyorsun tuzaklara önünü göre göre, gerçekten aşk dedikleri bu kadar kör mü ediyor gözlerini? sonsuzluğa gidiyorsun çocuk, gittiğin yarınlar boşlukta, asla yakalayamayacaksın hedeflerini, asla bir daha sen sen olamayacaksın. neden gitmekte ısrar ediyorsun be hey çocuk? sen değil miydin duygular artık benden uzak diyen? şimdi söyle bana çocuk, kendi ayağınla tuzağa yürümek daha mı huzurlu? yoksa sadece yanılgının neşesini mi yaşamak istiyorsun? gitme çocuk, kalbin buna dayanmaz artık, yüreğin bir kez daha kırılamaz, bir kez daha terk edilemezsin. gözyaşların kurudu artık, sen sevgi sanırken gözlerindekileri, o sana zehri akıtacak çocuk. dur demelerim yararsız değil mi? bile bile acıyı yaşamak istiyorsun, gitmeye kararlısın çoktan. git, ama şunu unutma çocuk; eğer bir kez daha kırılırsan, bir kez daha hayal kırıklıkları sararsa etrafını, kıyametin gelmiş olacak. bunu bil ve öyle git çocuk…
  • sanırım en iyisi çekip gitmek, nasıl olsa vaktin gelip gelmediğini anlayamayacağız. en iyisi şimdi gitmek, kovulmadan önce. daha da önemlisi istenmediğini anlamadan önce. giderken arkama bakarsam bana kızma, daha çok yabancıyım ayrılıklara. ...ben kimseden daha önce gitmedim, bilemem veda etmeyi. ayağımın tökezlemesi güçsüzleşmemden mi? daha önce kaç defa geçtim bu yollardan, senli zamanlarda ayaklarım yere bile değmezdi adeta. güç, ne kadar komik bir kelime... umut olmadan sanki bir işe yararmış gibi.. elveda demenin bu kadar acı olduğunu biliyor muydun, ben ilk defa tattım bu acıyı. yine de elveda, gitme vakti gelse de elveda gelmese de elveda. bazen gitmek en iyisidir, belki de bu da o zamanlardandır. onun için elveda...**
  • sadece kişinin kendisine anlamlı gelen; köpeköldüren ucuzluğunda satırlar not ettirir tarihe.. tarih ki kime ne kadar lazımsa o kadar vardır her daim..

    o kadar uzun süre sessiz kal ki varlığını unutsun tüm tanrılar.. ve bir gün tüm ihanet senaryoları yazılıp da uygulamaya konulunca günaha demir atmışların kanları ile ıslat dudaklarını..

    ceset torbasına sarılırken tüm varlığın üşümesin diye parmak uçlarını saran sevgiliye son defa tebessüm edememektir pişmanlık.. sallanırken beyaza çalmış ellerin, iki yandan kuçaklayamayışıdır sevgilinin pişmanlığı.. düşün bakalım kim daha çok pişman..

    hiçbir gücü yokken, gökyüzüne çatık kaşları ve kızgın bir ses tonuyla haykıran hiçsiz bir çocuk korkusuzluğudur çaresizlik.. hiçbir zaman "anne" diye seslenemeycek bir çocukla aynı pişmanlığa sahiptir bir savaştan arta kalan atlı karınca yalnızlığı..

    daha güzel ölmek için hergün yüzünü sürdüğün aynayla keserken tüm mutlu yüzleri, avucunda biriken kanla ısıt bedenini.. kan ki ne kadar çok ıslatırsa toprağı o kadar çok kudurtursun varlığını unutturduklarını.. en güzel hatırlatma şeklidir nefret uyandırmak.. nefretinle uyandır hepsini..

    ihanet ederken bir gözün diğerine.. sevgilinin yüzüyle yüzleştir kendini.. bir bakış bin pişmanlık demektir.. pişman olmamak için sevgilinin elleriyle yok et gözlerini.. ne sen ne de sevgi-li pişman..

    kanıyla yüzünü yıkadığın günahkarların avuçlarıyla temizle ruhunu.. ne kadar çok avuç açarsan o kadar çok sahiplenir malik seni.. ateşe sahip olan neleri yok edemez ki?

    zamandır seni düşman yapan yine kendisine.. hiç kimse kanlar içerisinde doğmayı istemedi ama kendi kanında boğ herkesi.. ölüm ki ne kadar çok eline değerse o kadar çok kararır gökyüzü..

    titrerken yeryüzü tüm kötülüğüne kızıp, sessizce okşa bağrını sevgilinin kızıla çalan saçlarını okşar gibi..

    en başa dönmek ve hiç yaşamamış olmak için, vereceğin her şeyi kazanmaya başlama vaktin tükeniyor.. durma geçir tırnaklarını ciğerlerine.. tüm dumanı çıkart dışarı ve kapansın isiyle beyaz perde.. temiz kalmasın diye her yeri öfkenle griye boya.. zaman bir gün bittiğinde bir tek kişi değil tüm insanlık dikilsin karşına.. işte o zaman ıslattığın dudakların arasından usul usul, tane tane anlat her şeyi;

    "hepinizi öldürüp o güzel hayatlarınızı gasp ederek daha uzun süre yalnız kalmaya çalıştım.. pişman değilim.. yine olsa yine yapardım.."
  • ----------------------------------------------------------------------------------------------------alıntı---------------------------------------------------------------------------------------------------

    kediye baktı. o, bu düşüncelerden çok, bir an önce balığı mideye indirme derdindeydi.

    "ve ben onların sorularını duyduğumda, sen de duyuyor musun? onların sesleri senin için ne anlam ifade ediyor? belki de sen onların sana şarkı söylediklerini düşünüyorsun yalnızca." bu konuyu düşündüğünde yaptığı akıl yürütmedeki hatayı gördü.

    "belki de sana şarkı söylüyorlardır," dedi, "ben de bana soru soruyorlar sanıyorumdur."

    ----------------------------------------------------------------------------------------------------alıntı---------------------------------------------------------------------------------------------------

    ihtimal dahilinde çok ta bulunmamasına rağmen kedilerin sadece kedilik, köpeklerin sadece köpeklik yapmak için bu dünyaya geldiğini düşünüyorum. gecenin bir vakti eve dönerken beni sokağın başından apartman kapısına kadar gözünü kırpmadan takip eden kedinin bana (ya da daha önemlisi tüm dünyaya) karşı karanlık bir komplo kurmasından ziyade, gece gelebilecek bir tehlikeye karşı tetikte olması daha mantıklı geliyor.

    yaklaşık 2637 yıldır iş alanında kendini sürekli geliştirmesine rağmen herhangi bir sorunu çözemeyen ve üstüne asla para kazanamayarak doğanın "en güçlü olanın yaşamını sürdürme" prensibini kırabilen tek varlık olarak kabul edebileceğimiz filozoflar, önceleri büyük sorulara büyük cevaplar vermeye çalışmışlardır. verdikleri cevapların ve bunların "anti-tez"lerinin kanıtlanamazlığı ise gelecek nesilleri, bu tip yetersiz cevapların detaylarını, detayların detaylarını ve bu detayların da detaylarını sorgulamaya itmiştir.

    bunu klasik bir mesafe paradoksuna benzetebiliriz. a noktasında bulunan d. hume ve b noktasında bulunan merhum j. locke'un ruhu, insanların düşünce özgürlüğünü tartışmak için orta nokta olan k noktasında buluşmaya karar verirler. bir tanesi iskoçya'da, bir diğeri ingiltere'de bulunduğundan ve o zamanlar wright kardeşler uçağı icat etmediklerinden ( ki etselerdi bile havayolu şirketleri şu ana kadar ruhlar için herhangi bir tarifelendirmeye sahip olmamışlardır.) iki filozofumuzu da uzun ve yorucu bir yolculuk bekleyecektir. bu yüzden her gün aralarında bulunan mesafenin yarısını kat ederek k noktasında buluşmaya karar verirler; lakin asla buluşamazlar.

    kat etmeleri gereken mesafe asla bitmez.

    yeni nesil filozoflarda bu şekilde aranılan cevaba her gün daha çok yaklaşmalarına rağmen, asla ulaşamayacaklardır. elektronların hayata bakış açılarını sorgulayan, evcil hayvanların üzerimizde sosyal deney yapıp yapmadığını araştırıp bunun üzerinden "efendi-köle" felsefesi yapan filozofların, bilim adamlarının her gün daha da geliştiğini iddia ettiği beyinleriyle artık gerçekten kafa yorması gereken "neden gülüyoruz? neden ağlıyoruz?" gibi nispeten çok daha önemli soruları araştırmama nedenini ise bu 2637 yıllık paradoksa bağlıyorum.

    filozoflar iki milenyumu aşkın zamanda cevap vermemek üzerine evrilmişlerdir.

    bu evrilme bütün insanlığı en küçük detayları sorgulama, kısa, tasasız hayatlarını karmaşıklaştırmaya çalışma veya her şeye karşı kurdukları komplo teorileri sayesinde yeni akıl hastalıklarıyla günümüz psikiyatrlarını ve psikologlarını zengin etme gibi sonuçlara itmiştir.

    on yıl öncesinde insanlığın dehşete kapılmasını sağlayan terör, deli dana ve aids'in, bugünün korkuları yanında neredeyse küçümsenecek seviyeye gelmesinin sebebi budur. bundan 200 yıl öncesinde insanlar gripten, aç kalmaktan ve tavuklrının kurtlar tarafından katledilmesinden korkuyorlardı. bundan 211 yıl sonrasında (yani şu anda) insanlık kelimenin tam anlamıyla "her şeye" karşı sayısız korku besliyor ve her gün "her şey" hakkında yeni komplo teorileri oluşturuyor.

    bunun sebebi insanlığın büyük ve tek bir şeyi bilmeye çalışması yerine, küçük "her şeyi" öğrenmeye ve anlamaya çalışmasıdır. "her şey" öğrenildikçe içinde bilinmeyen daha fazla şey barındırdığından dolayı... bilinmeyenden korkma üzerine kurulu bir yapımız olması da bizi bu duruma sokuyor.

    bunun çözümünün insanlığın her şeyi boş verip büyük soruları tekrar sormaya başlaması olduğunu düşünüyorum; ama bunun günümüzün akıl hastası insanlığının asla atamayacağı bir adım olacağını da biliyorum ne yazık ki....

    kim bilir...

    belki iii. dünya savaşı'ndan sonra...

    ----------------------------------------------------------------------------------------------------alıntı---------------------------------------------------------------------------------------------------

    "bana soru sorduklarını düşünmekte haklıyım galiba," dedi. "o kadar yolu, bütün bu şeyleri yalnızca sana şarkı söyleme ayrıcalığı için aşmaları çok garip olurdu. ya da bana öyle geliyor. kim bilir, kim bilebilir ki..."

    ----------------------------------------------------------------------------------------------------alıntı---------------------------------------------------------------------------------------------------
  • "onca yaşanmışlığın sonrasında, doktorun odasında, nasıl yemek yiyemediğini, nasıl hareket edemediğini anlatıyor, ölmeden önce, kısa bir süre daha eskisi gibi yaşayıp yaşayamayacağını merak ediyordu...

    oysa neler yaşamıştı yaklaşık 70 yıl boyunca, doğup büyüdüğü yerden çıktıktan sonra ne kadar çok yer görmüştü, ne kadar çok iş yapmış, ne kadar çok var olmuştu bir yerlerde, birileri için. şimdi yok olmaya hazırlanmak ne kadar da garip bir duyguydu. hiç bitmeyecek gibi geliyordu onca geçen zaman içinde yaşarken hayatı. nasıl bitebilir ki yahu? yaşıyoruz işte... bugün orada yarın burada..."
  • "o kadar yüksekti ki egosu, fikri olmamasına rağmen söyleyecek birşeyler bulmaya çalışıyor, o saçmalarken ortaya fikir atmak isteyenlereyse tahammül edemiyordu. onları susturmayı hak görüyordu kendine ve haklı görüyordu saçmalamalarını. en doğrusunu o biliyordu çünkü ve her zaman biliyordu doğrusunu. “bilmiyorum” kelimesi lugatında yoktu."
  • ben bunca yıldır çikolata yerim, daha bi kere bile çikolatayı ısırdığımda ağır çekim gözlerimi kapayıp gülümsediğimi hatırlamam. büyük çikolata markaları sözüm size! yıllarca müşteriyi böyle antik kuntik reklamlarla kandırdınız. çikilop uçurur dediniz, yedik. çokobonko bayıltır dediniz, aldık ama lütfen artık bu klişeye bi son verin. her reklamda da aynı şey olur mu canım? hele son yıllarda iyice abarttılar. kadın gece elbisesiyle sere serpe uzanıyo da yiyiyo falan. karı çikolatayı yiyor, ordan bi herif çıkıyo geliyo tango yapıyolar falan. bu ne rezillik lan! ben şimdi böyle pijamalı halimle bilgisayar başında oturup yediğim için haketmiyo muyum bu zıkkımı yemeyi? bunu mu ima ediyosunuz siz? her çilolata yemezden önce makyaj falan mı yapayım, napayım ben? bi de milka klasiği var. elemanlar dağ bayır aşmış, alplerde böyle dağın tepesinde. susuzluktan ölüp gebermemiş de taşın üstüne oturup milka yiyo. bi de yanında yemek değil çikolata taşıması yeterince ilginç. sonra orda kenarda mor inekler otluyo, üzerlerinde milka yazıyo falan. bu da allahın bi mucizesi işte. bi de derler mucizelere inanmam diye.
  • sözcüklerin üstüne kilit vuruyorum her geçen saniye.kilit vurduğum her kelimeyi özenle bi çuvala koyup o çuvalı da herkesten uzakta duran bir anaç gölün kıyısına fırlatıyorum her gün.düşlerim tekrar yanıbaşıma getiriyor o kelimeleri.ben ise tekrar onları o göle fırlatıyorum ama nafile.aylar birbirini kovalıyor bu kısırdöngüde.

    sonra bir gün kelimeler ayaklanıyor.”uyanmak” kelimesi beni dürterken,”huzur” kelimesi bacaklarımdan çekiştiriyor.”kurtuluş” kelimesi kapıyı gösteriyor bana.ben arabama binip her gün o kelimeleri fırlattığım yere gidiyorum.”bu” ve ”taraftan” sözcükleri tahtaları çürümüş,benim gibi zayıf biri dışında herkesin üstünde gezinmesiyle yıkılabilecek iskeleden atlıyorlar.ben ise neler olduğunu anlamak için o iskelenin sonuna gidip onların nereye gittiklerine bakıyorum.neler olduğunu anlamaya çalışırken ”atla” kelimesi benim dengemi kaybetmeme ve suya düşmeme sebep oluyor…

    daldıkça dalıyorum ve gölün ne kadar derin olduğunu farkediyorum.ancak ne kadar uzun süre suda kalırsam kalayım garip bir şekilde hiç boğulma hissi duymuyorum.en sonunda gölün tabanına ulaşıyorum…
    gölün tabanının toprakla dolu olmasını beklerken yarı saydam olduğunu fark ediyorum.bütün o kelimelerin nereye gittiklerini bilmiyorum.derken uzakta taban boyunca bir sandal görüyorum ve o tarafa doğru yüzüyorum.tam sandala yaklaşıyorken bir el ağzıma uzanıyor ve dilimi koparıyor.dayanılmaz bir acı hissediyorum ve birdenbire gölün tabanının çatladığını farkediyorum..

    içinde yüzdüğüm su tamamen çatlağa boşalıyor ve beni de kendine çekiyor.en sonunda devasa bir el beni kapıyor.ben ne kadar bağırsam da yeterli olmuyor.birden her taraf aydınlanıyor ve gözlerimde inanılmaz bir acı hissediyorum.o kadar ki ağlayasım geliyor ama ancak çok ince bir tonda,zar zor haykırabildiğimi farkediyorum kulaklarım açıldığında.

    bir çift devasa yeşil göz bana bakıp ”hoşgeldin dünyamıza,oğlum” diyor.