şükela:  tümü | bugün
  • "sen de dedem gibi ölecek misin, anneanne?"

    geçirdiği ameliyatlardan sonra pek toparlayamamış yaşlı bayan hastamızı, kızı ve ilkokula yeni başlamış torunu ziyarete gelmişti. küçük çocukları hasta ziyaretine kabul etmememiz başlangıçta mesele çıkarmış, nihayet kısa süreli bir ziyaret için izin koparmışlardı.

    hasta odasında ana kız konuşup dertleşirken, torun araya girip sormuştu o can sıkıcı soruyu. kafamı eğip elimdeki dosya ile ilgileniyormuş gibi yaptım. hastamız torununu yatağın kenarına oturttu. ellerini tutarak "şimdi değil, iyileşip eve döneceğim. merak etme; hemen ölmeyeceğim, ama er veya geç hepimiz öleceğiz tatlım" dedi. torun cevaptan pek tatmin olmuş gibi değildi.

    "ama bu haksızlık, anneanne. ölünce onları bir daha göremiyoruz. dedemi çok özledim ben."
    "merak etme, insanlar ölünce görünmez olurlar, ama hepten yok olmazlar."

    torun bir süre anneannesinin boynundaki kolye ile oynayarak düşündü. sonra "peki insanlar ne oluyor, ölünce" diye sordu. anneanne önce bana, sonra kızına baktı. torununun saçını okşayarak;

    "bir şekilde aramızda oluyorlar tatlım. kimi bir renk, kimi tat veya koku kimi de dokunuş olup geri geliyorlar. mesela rahmetli annemin yaptığı puf böreğini hiç unutmadım. nerede o kokuyu veya tadı bulsam annemi oracıkta yanımda hissettim. dedeni ise saçlarımdaki dokunuş ile hatırlarım. nerede bir rüzgar saçlarımı okşasa dedenin yanımda olduğunu düşünür, mutlu olurum."

    "peki sen ölünce ne olup geleceksin, anneanne? "
    "onu sen bileceksin. beni nasıl hatırlamak istersen o şekilde geleceğim yanına."

    ziyaret kısa sürmüştü. onlar odadan çıktıktan sonra hastamız torununu çok özlemiş olduğunu belirterek ziyarete engel olmadığımız için teşekkür etti.

    "bu küçük torunumu büyüğünden daha çok seviyorum, doktor bey."
    "torunlarınız arasında ayırım yapmamanız gerekmez mi?"
    "haklısınız ama böyle olmasında biraz kızımın da kabahati var. ilk çocuğunu çabuk büyütmeye çalıştı. kendince başardı da. ne oyun bildi, ne arkadaş. varsa yoksa ders. ama neticede hepimizden uzak, soğuk, ağır biri oldu çıktı büyük torunum. şimdi hepimiz yakınıyoruz ama iş işten geçti."

    bir süre sustu, soluklandı. elimi tutup yatağında doğruldu. yastıklarını düzelttim.

    "zamane anneleri çocuk yetiştirmeyi yemek yapmak sanıyorlar. parayı bastırıp en donanımlı mutfakta en iyi malzemeleri kullanırsa yemeğin mükemmel olacağını hayal ediyor, ortaya çıkan yemeğe bakıp neden lezzetli olmadığını soruyor, kabahati mutfakta veya malzemede arıyorlar. kendilerine hiç kabahat bulmuyorlar. halbuki elinin emeği, sabrı, özeni olmadıkça lezzeti yakalayamazsın. çocuklarını da çabuk büyütmeye uğraşıyorlar. böyle yaparak aslında onları hızlı yaşlandırdıklarının farkında bile değiller."

    boğazı kurumuştu. bir yudum su içip eskiden ailelerin ilk çocuklarının ağabey ve abla ağırlığı ile yetiştirildiğini ilk çocukların aileyi iyi yansıtma görevi olduğu için daha değerli olduğunu ama artık devrin değiştiğini ailelerin kendilerini değil de hayallerini çocuklarına yüklediğini, ilk çocuktan sonra gelenlerin ise daha serbest olgunlaşıp aileye daha çok benzediğini anlattı.

    birkaç gün sonra hastamızın baş ucunda suluboya bir resim vardı.

    mavi gökyüzünde sapsarı güneş ve bir de uçurtma uçuran kız çocuğu vardı resimde. hastamız resim ile ilgilendiğimi görünce okumakta olduğu gazetesinden kafasını kaldırıp;

    "torunum benim için yapmış bu resmi, doktor bey. resimdeki kız kendisiymiş. karar vermiş, ben ölünce resimdeki gökyüzünün mavisi olacakmışım, onun için. gökyüzüne her baktığında benim yanında olduğumu bilecekmiş, böylelikle. bu sımsıcak güneş ise dedesiymiş."

    gözleri dolmuştu. birkaç damla yaş süzüldü gözlerinden. "torunumun gözünde gökyüzünün mavisi olacakmışım, dedesi de hepimizi ısıtan güneş. daha ne olsun?" dedi.

    öğle arasında bahçeye çıktım. yağan yağmurun ardından masmavi gökyüzünde açan güneş, sıcaklığını iyice hissettiriyor, ağaçlar sonbahara hazırlanıyordu.

    kaynak : yorumcumm@googlegroups.com
  • "ölü kadın"

    işte tam o sırada boşandı yağmur. sanki gök yarılmıştı. tren, homurdanarak ıslak raylarda ıslıklar çalarak geçti gitti. büyük bavulunu aldı sağ eline. küçücük elini tuttu oğlunun sol eliyle. kararlı adımlarla, kararan ıslak göğün altında yürümeye başladı.

    yağmurun ıslattığı toprağın kokusu ve gece... şimdi gözlerinin önündeydi yüzleşmek istemediği gerçek. yürürken ayaklarını geri geri götüren talihsiz bir anı.

    o gece her geceden daha karanlıktı. dönüm noktaları olurdu insanın hayatında ve sebepsiz kararlar. yapmaması gerekeni yapmaya zorlayan ufak bir lahza. o dönüm noktası büyük bir çember gibiydi zihninde. kendisi de çemberin içinde, kararlı bir tereddüt…

    durmuştu dünyalar güzeli eşinin karşısında, elini elinin arasına bırakıp: “niye yaptın?” diye seslendi. haklıydı kendince kızgın yüreği, onu hala ilk aşkın tazeliğiyle seviyordu. hak etmemişti uğradığı ihaneti. “çok seviyorduk biz birbirimizi, nasıl kıyabildin bize, nasıl yok sayabildin her şeyi?” ve bağırıyordu kesik kesik aldığı solukla: “cevap ver niye susuyorsun!?”

    cevap vermiyordu soğuk beden. aslında nefes bile almıyordu. adam, kadının ölü vücuduna akıtıyordu göz yaşlarını. adam kadının ölü duygularını incitiyordu.

    hareket etti arabanın tekerlekleri. yağmurun ıslattığı toprağın kokusu sanki ruhunun içindeydi adamın. eğer konuşabilseydi yan koltuktaki güzel kadın, mutlaka; geceleri ve yağmuru ne çok sevdiğini söylerdi. adam hala soruyordu: “niye yaptın cevap ver niye?!” ve işte yavaşlamıştı tekerlekler, az sonra duracaktı, durdu. adam arabadan inip karısının kapısını açtı, tıpkı geçirdikleri o mutlu günlerde olduğu gibi. gözlerine baktı. bağırdığını duydu o an kadının: “yapmadım sevgilim!” diye haykırdığını. ama duyduğu ses yalnızca beyninin ufak bir oyunuydu. “yalancı!” dedi öfke dolu sesiyle... yağmurun yağması iyiydi çünkü ağlamamalıydı adam, ağladığını ölü kadın görmemeliydi. her şeyiyken, her şeyden çok sevdiği bu hain, değil gözyaşlarını, nefretini bile hak etmiyordu.

    ellerinde; soğuk bedeniyle tapılası emekleri duruyordu adamın, besleyip büyüttüğü aşkı… düşünmedi fazla, bıraktı çabalarını uçurumun kenarından ayrılığa. kadının soğuk vücudu şimdi kendisinden de soğuk bir senaryonun kötü sonunda baş rol oynuyordu. serin dalgaların arasına karışıp, yakıcı yokluğun en çekici sembolü oldu.

    ve işte adam sağ elinde bavulu, sol elinde oğlunun küçücük eliyle yürüyordu. hiç zihninden çıkmayan o karanlık geceyi de kuytusuna saklamıştı vicdanının. tren az önce gitmişti, adresi de belliydi. adamsa yürüyordu, elinde küçücük eliyle oğlunun, bilinmezliğe doğru.

    çocuk birden durdu ve sordu: “baba nereye gidiyoruz?” adam, oğlunun küçücük eli elinin arasında yürümeye devam ediyordu “güzel bir yere oğlum…” ama çocuk yetinmedi “baba annem de gelecek mi peki?” adamın içinde bir çığlık koptu, çocuğun duyduğuysa derin bir sessizlik oldu…

    veraverto (2008)
  • " diş çekimi "

    ben küçükken televizyonda filmlerde izlediğim tüm erkeklerin dişçi olduğunu ve sadece kızların dişlerini çekebileceğini düşünürdüm. çünkü ne zaman televizyonda, film izlerken, dudaktan ve ateşli bir öpüşme sahnesi görsem, annem hemen bana açıklama yapma gereği hisseder,

    'oğlum, adam kadının dişini çekiyor' derdi.

    o kadar ki, bir gün sokakta oynarken öndeki süt dişlerinden birinin sallandığını gördüğüm bir kız arkadaşa 'ben dişçi olucam' diye ağzına yapışıp, var gücümle dişini emmeye çalışmıştım. bizi bu halde gören kızın annesinin uzaktan çığlık çığlığa bize doğru koştuğunu ve benim korkudan kaçtığımı sanırım söylememe gerek yok.

    küçüklüğümüzde televizyonlarda çıkan en erotik sahne bu tipteki öpüşme sahneleriydi. yıllar geçti, televizyonlar özelleşti. devlet televizyonun her türlü makasçı zihniyetinden bıkmış halka hitaben yayın hayatına başlayan o ilk televizyon kanalı, 'özgür televizyon kanalı' sloganına yeni yeni başlamıştı. o kadar özgürlerdi ki, o vakitlerde yayınladıkları futbol maçlarından birinde sert bir pozisyon olmuş, kaleci atılmış, acar (ve özgür) muhabir hızla saha kenarına koşup atılan kaleciye mikrofonu uzatıp 'nooldu' diye sorduğunda 'hakem bana küfür etti abi yaa, ananı s.kerim dedi' cevabını almıştı. televizyonları başındaki milyonlarca insan, bunu duymuştuk, özgürlüğümüz biraz daha artmıştı... bugün kapalı alanlarda bile içilmesi yasak olan sigara o zaman stüdyolarda tartışma programlarındaki katılımcılar tarafından ekranın karşısında yakılıyor, yine bugün bazı kanallarda çiçeklenen bazılarında ise mozaiklenen sigaralar o zamanlarda karşılıklı olarak ekranlara doğru üfleniyordu. özgürlükler ülkesiydik...

    televizyon izleme kültüründe ani ve çok hızlı bir değişimin yaşandığı o senelerde, ne enteresandır ki her sinema filminde en az bir erotik sahne muhakkak oluyordu. hatta özgür kanallar, yeni yayın dönemlerini tanıttıkları fragmanlarda yayınlanacak yeni filmlerden daima en erotik bölümleri seçerek gösteriyorlardı. ne zaman bu fragmanları görsem, annem kumandaya hızlıca sarılıp kanal değiştirir, alternatif olarak hızla trt-gap kanalına geçerdik. tarım ve hayvancılıkla ilgili çok güzel bilgiler edindiğim dönemdi o dönem. hayatımıza, belediyelerin kurduğu çanaklar ve ordan tüm şehre yayılan rtl gibi kanallar henüz girmemişti. sabah gazetesinin tam tamına 'bir kocaman sayfa' yayınladığı televizyon köşesine, bangır bangır bugün fatma girik'in büyük bir leğende yıkanırken arkadan sansürsüz görüntüsü olacak diye manşet attığı dönemlerdi.

    erotizm konusunda asıl büyük dumuru ise, üst kattan hayriye teyze'lerin bize geldiği zaman yaşamıştım. zira apartmandaki tek renkli televizyon ve uydu alıcı bizde vardı. o akşam da hayriye teyzenin deyimiyle oldukça güzel bir film yayınlanacaktı. cümbür cemaat bize geldiler. hayriye teyze, kocası hilmi amca, küçük kızları ve onun hınzır abisi... korkardım abisinden, 'kardeşime yan bakmıcaksınız lan' diye ortalarda dolanırdı. yan nasıl bakılır bilmezdim, bazen aynanın karşısına geçip kafamı yana döndürüp, aynaya yan yan bakmaya ve gözlerimi çekik çekik yapmaya çalışırdım...

    eve misafir geldiğinde, benim o çok sevdiğim çay-kek-börek-kısır'dan oluşan muhteşem ev kokusu evin dört bir yanını sarmıştı bile. muhabbetlerin ve kahkahaların yanında ikramlar da başlayınca, evin çocukları olarak salonun tam ortasındaki büyük sehpaya yüzümüz tam da televizyona bakacak şekilde yerde oturarak sıralandık, paşa çaylarımızın yanında bizim için sehpaya konulan keklere böreklere saldırdık. bir yandan da filmi izlemeye başladık. filmden hiçbir şey anlamıyor ama ortamın verdiği keyfiyetle ağzım kulaklarımda izliyordum...

    derken bir hareketlenme oldu; babamın o meşhur boğaz temizleme sesi. ilk önce anlam veremedim, çünkü televizyonda yine diş çekimi yapılıyordu. 'kumandayı ver bakiim hanım' diye bir seslenme geldi babamdan. annem divanın sağına soluna, yastıkların arkasına bakıyordu telaşla.

    işte tam o anda, televizyonda gördüm. hayatımda ilk kez. erkek adam hem kızın dişini çekiyor hem de kızın elbiselerini çıkarıyordu. gözlerimi ekrana diktim.

    rahatsız kıpırdanmalar bir anda velveleye dönüştü. hayriye teyze, yüzü şaşkın bir halde iken, 'ben çayları tazeleyeyim' diye yerinden fırladı, bizim önümüzdeki henüz yarısını bile içmediğimiz çay bardaklarını hızla toplamaya başladı, mutfağa koştu. babam sesini biraz daha yükseltti; 'bulsana şu kumandayı hanım'. sansürsüz televizyon herşeyi olduğu gibi yayınlıyordu, ekrandaki kız yarıçıplak kalmıştı bile. hilmi amca da bir yandan şaşkın bir halde anne ve babamın kumanda arama mücadelesini izlerken diğer yandan hem televizyona hem de bize tedirgin bakışlar atıyordu. kumandanın hala bulunamadığını görünce hızla televizyona koştu, iki elini açtı, televizyona yapıştırdı. elleriyle 67 ekran televizyonu kapamaya çalışıyordu. baktı olmuyor, ağaya kalktı, sırtını televizyona döndü. şimdi tüm vücudu televizyon dolabını kaplamıştı işte.

    kumanda nihayet bulunmuştu ama annem basıyor basıyor, yine de kumanda çalışmıyordu. annem kumandayı öbür eline vurdu, yine de çalışmadı. babam hızla annemden kumandayı kaptı. o da eline vurdu. yok! kumanda çalışmıyordu. belki de çalışıyordu ama hilmi amca sayesinde televizyonu göremiyordu. babam bir taraftan kumandayı eline vuruyor bir taraftan da 'çalışsana ulan' diye sinirli sinirli söyleniyordu. televizyondan 'ah!, oh!..' sesleri yükselirken, hilmi amca'nın hınzır oğlu 'ben naaptıklarını biliyorum kiii...' diye gevrek gevrek gülmeye başlamıştı. babam kumandayı çek-yatın tahta köşesine sertçe vurdu, kumanda kırıldı.

    bu sırada kapıda beliren hayriye teyze salondaki canhıraş mücadeleyi görüp, elinde bardaklarla dolu tepsi olduğu halde aynen geriye, mutfağa döndü. kumandayı kıran babam hızla televizyon dolabının arkasına yöneldi. eğildi. fişi çekti...ekran karardı... ortam bir anda buz gibi sessizleşmişti.

    "ama şimdi trt-gap'ı açmıcak mıyız anne?" diye sorduğumu hatırlıyorum.

    o ana kadar gergin olan ve yüzleri kırmızıya yakın bir hal alan babam ve hilmi amca, ortamdaki gergin sessizliği bozan bu cümleyi duyduklarında bir anda kahkahaya boğuldular. annem 'ben çaylara yardım edeyim' diye mutfağa gitti.

    *

    o gün bugündür o filmi merak ederim. youtube'ta izlemediğim film yoktur ama tuhaf biçimde aklıma kazınmış olan sahneyi barındıran filmi hala bulamadım. azimliyim tüm filmleri izliicem.

    enteresandır, hayriye teyzeler bir daha bize hiç film izlemeye gelmediler.

    (kasım-2012)
  • --- spoiler ---

    edirne. 28 eylül 1990

    çalar saatin gürültüsüyle uyandı. gözleri kapalı olduğu halde, kolunu yatağın hemen dibinde bulunan küçük masanın üzerindeki alarma doğru uzattı. eliyle tavuk resimli çalar saati kolayca bulurken aklından ‘yılların tecrübesi’ diye geçiriyordu. sıkıca kavradığı saati kendine çekti ve zilini durdurdu. bu saatte kalkmayı hiç sevmiyordu. tam 30 yıl olmuştu ama yine de bi türlü alışamamıştı. yine bakmadan, saati masadan aldığı noktaya aynen geri koyarken, sessizce yatağında doğruldu. bir yandan da gürültü yapmamaya çalışıyor, ‘uyandırdım mı acaba’ düşüncesiyle yanında uyumakta olan karısına bakıyordu. karısı uyanıp uyanmama eşiğinde, birşeyler mırıldandı. “çabuk gel, kahvaltıya yetiş” gibi bir şeyler geveledi.. sonra, yorganı yüzüne kadar çekti ve sırtını dönüp uyumaya devam etti. balığı toplamaya gittiği her sabah karısı buna benzer bir şey söylüyordu.

    ayağa kalktı. 45 yaşında olmasına ragmen en az 60 yaşında gösteriyordu. hayat ona hiç de iyi davranmamıştı. pencereden dışarıya doğru baktı. gün henüz ağarmamıştı. ışığı yakmadan, elbiselerine doğru uzanıp, üzerini değiştirdi. sessizce evden çıktı. bahçedeki musluğu açtı. buz gibi soğuk suyla elini yüzünü iyice yıkadı. arka cebinden çıkardığı katlı ve ütülü mendilini hiç açmadan yüzünü silerken, berber tarağıyla da artık iyice ağarmış olan saçlarını geriye doğru taradı. evin karanlık pencerelerine doğru baktı. bu sefer oğlunu yanına almak istememişti. zaten çocuğun tatil dönemi bitip okulu başlamak üzereydi. o zaman zaten erken kalkacaktı. bu sene üniversiteye başlayacağı için çok gururluydu. okuyacaktı onun oğlu. büyük adam olacaktı. onun gibi çamur içinde tezek içinde yaşamayacaktı.

    ‘bari tatilinin son günlerinde rahatça uyusun.’

    henüz eylül ayı olmasına rağmen, hava soğuktu. ceketinin yakasını kaldırdı. hızlıca nehre doğru yürümeye başladı. yaklaşık 20 dakika hızlı adımlarla yürüdükten sonra imaret tarafından tunca nehrinin seddesine çıktı. şehri sel taşkınlarından önleyen sedde boyunca ilerlerken sağındaki tarihi hamam kalıntılarından cılız bir şekilde yükselen dumanları gördü. gece boyunca alkole eşlik eden ateş, etrafında toplananların sabaha doğru sızması nedeniyle, sönmüş gibiydi.

    ‘yine akşamcılar gelmiş’ diye homurdandı.

    bir zamanlar osmanlı sultanlarının yürüdüğü ama şimdi ıssız kalan bu metruk yıkıntıların arasında akşamcılar adeta cirit atıyordu. bazı günler bu kalıntıların içine gider, onlarca boş içki şişesini küfrederek toplardı. aslında tarihe o kadar da meraklı değildi ama yine de bir saray’ın bu halde olmasına sinirleniyordu.

    ‘tarihe bizimki kadar sırtını dönen başka bir millet var mıdır acaba’

    seddeyi enlemesine bölen yoldan aşağıya inip sarayiçi’ne doğru yöneldi. hava yeni yeni ağarmaya başlıyor, uzaktan köpek havlamaları duyuluyordu. ellerini ceketinin iki cebine sokmuş halde ilerledi ve tunca nehrinin iki kolu arasındaki sarayiçi adasını anakaraya bağlayan fatih köprüsüne çıktı. köprünün tam ortasından tunca nehrinin aşağısına doğru baktı.

    ‘inşallah bu akşamcılar benim ağa dadanmamışlardır’ diye söylendi.

    zaten bu sıralar çok az balık çıkıyordu. bir keresinde ağı geceden toplamaya gittiğinde iki kişiyi beline kadar suya girmiş halde yakalamıştı. muhtemelen ağın açıkta kalan kısmını görmüşler ve içkiye meze yapmak için kolay lokma olarak ağa takılan balıkları seçmişlerdi. ağlarının dibinde balıklarını almaya çalışan insanları görünce, bir anda kan beynine sıçramış, her biri kendinden iri olmalarına ragmen galiz küfürler ederek ikisini de kovalamıştı. bunu nasıl yapabildiğine bugün bile hala şaşırıyordu. herhalde her ikisinin de kafaları hafiften güzel olmalıydı ki, kaçarken birisi şarap şişesini düşürmüştü. o günden sonra ağını çalılıkların olduğu başka bölgelere ve iyice kamufle ederek germeye başlamıştı.

    sakin akan nehrin kıyısından aşağıya doğru yürüyerek kalınca bir ağaca bağlayıp kenara çekmiş olduğu kayığına ulaştı. üzerindeki brandayı kaldırıp uzun ve ince gövdesi ortaya çıkan kayığın üzerine çıktı. neredeyse beline kadar gelen uzun balıkçı çizmelerini giydi. kayığın ipini çözüp, nehrin sakin sularında aşağıya doğru ilerlemeye başladı. uzun sopasıyla kayığı nehrin ortasına kadar getirdi. bu haliyle adeta filmlerde gördüğü venedik gondolunu yönetir gibi hissediyordu kendini.

    ‘bu sefer balık bol olsa bari’

    bu sene yeterli derecede balık tutamamıştı. gerçi geçimini balıkçılıktan sağladığı söylenemezdi ama yine de babasından kalan bu mesleği de yapmadan edemiyordu. nehirdeki balık sayısı her geçen sene daha da azalıyordu. rahmetli babasının zamanlarında edirne’de en az 10 balıkçı vardı bu işi yapan. çocukluğunda babasıyla birlikte her sabah erkenden kalkar ve nehrin çeşitli bölgelerinde ağlarını geren balıkçılara selam vere vere geceden gerilmiş olan ağlarını çekmeye giderlerdi. nehrin her iki yakasından ağa doğru neşe içinde yürürler ve karşılıklı olarak ağı çözüp toplarlardı. babası bazen onu uyandırmaya kıyamaz, yalnız başına ağı toplamaya çıkardı. yine de hiç yalnız başına ağ topladığı olmazdı, zira adeta bir imece üsulu çalışan balıkçı meslektaşları babasına ağı toplamada yardım ederlerdi. fakat şimdi sadece kendisi kalmıştı. o da zaten aile geçindirecek kadar kazandırmadığı için tarlaların ve ineklerinin yanında adeta kendisinin bir hobisi haline gelmişti. karısının ailesinden kalma arazileri ve inekleri olmasa ne yaparlardı, hiç bilmiyordu.

    yaklaşık 500 metre aşağıya, nehrin en dar yerine, geceden gerdiği ağının yanına geldi. kayığın ucunu çalılıklara doğru çevirdi ve sert gövdesini kırılan çalıların çıtırtı seslerinin arasında kıyıya vurdurdu. hızla kayığın uç noktasına giderek nehrin kenarına atladı ve ağı çözdü. 30 yılın birikimiyle elleri adeta otomatik bir pilot gibi hareket ediyordu. nehrin karşı tarafına geçmek için tekrar kayığa atladı ve uzun sopasıyla kayığı geri geriye karşı kıyıya doğru sürüklemeye başladı. artık bu işler için iyice yaşlandığını düşündü. hem zaten soğuklar da yavaş yavaş başlıyordu. birkaç kez daha ağ gerer, sonra, geçen sene yaptığı gibi, kış arası verirdi.

    karşı kıyıya geçtiğinde bu sefer kayığı bir ağaca bağladı. hemen çalılıkların içine girip ağın diğer ucunu çözdü ve elinde ağın kalınca ipi olduğu halde kendine, nehirin yumuşak kıyısında biraz uzakta, sert bir zemin buldu. iki eliyle sıkıca kavrayıp ağı kendine doğru çekmeye başladı.

    ‘ağır’ diye içinden geçirdi.

    yüzünde bir gülümseme belirmişti. balık bol muydu acaba? sanki enerjisi artmış gibiydi. daha hızlı çekmeye başladı. akşama kendisini bir ziyafet bekliyor gibiydi. uzun zaman sonra nihayet şansı yaver gidecekti.

    ‘keşke oğlumu kaldırsaydım’

    fakat tuhaf bir durum vardı. ağ suyun üzerine çıktıkça balıklar tek tük beliriyordu. bu durum ağırlıkla tamamen ters orantılıydı. çok daha fazla balık olması gerekiyordu. somurttu.

    ‘gene bir çöp yığını mı takıldı acaba’.

    geçen sene bu vakitlerde de benzer şey olmuştu. balkanlara çok fazla yağmur yağmış, karların da erimesiyle birlikte, bulgaristan sel tehlikesi ve barajlarının daha fazla su taşıyamadığı gerekçesiyle baraj kapaklarını açmıştı. bırakılan fazla su edirne’de tunca ve arda nehirlerinin taşmasına yol açmış, bu taşkınla pek çok çöp ve pislik nehir yataklarına sürüklenmişti. taşkından bir kaç gün sonra evden çıkıp ağı toplamaya gidebildiğinde çuval çuval çöp yığınını ağın önünde bulmuştu. o kadar ki, ağın bir kısmı parçalanmış, haftalarca ağı tamir etmek zorunda kalmıştı.

    ‘allah’ım çöp olmasın noolur’

    tam o sırada bir karaltının ağla birlikte sudan çıkmakta olduğunu gördü. irkildi. gözlerini karaltıya doğru dikti. ağı çekme hızı yavaşlamıştı. zira bu şey hiç de çöpe benzemiyordu. daha iyi görebilmek için nehir kenarına yanaştı, bir yandan da ağı çekiyordu. sanki bir el tüm parmaklarını ağa geçirmiş gibiydi. bir anda, korku tüm vücudunu sardı. insan eli miydi bu?

    ‘allah’ım çöp olsun noolur’

    daha hızlı çekmeye başladı. kalbi hızla atmaya başlamıştı.

    önce bir kol, sonra da parçalanmış ağa iyice takılmış olan bir bacak nehrin karanlık sularından gün yüzüne çıktı. sanki o çektikçe ortalık daha hızlı ağarıyordu. nefes alışı sıklaşmıştı ve verdiği her soluğu adeta bir lokomotif dumanı gibi havaya karışıyordu. midesi bulanır gibi oldu. diğer bacak da çıkınca bunun bir insan cesedi olduğunu iyice anlamıştı. var gücüyle ağın tamamını kıyıya doğru çekti. üç beş tane balık ağa takılı olduğu yerde kuyruklarını oynatıp can çekişirken, bu kara kuru adamın bembeyaz bedeni son derece sessizdi. boğazı neredeyse boynuna kadar kesilmiş, sadece omurlarının olduğu arka kısım başıyla vücudunu bir arada tutuyordu. gözleri balıklar tarafından oyulmuştu.

    balıkçı, boş midesinin bulantısına daha fazla karşı koyamadı ve içinde bulunan tüm salgıları nehrin kenarındaki çimenlerin üzerine boşalttı.

    --- spoiler ---

    yazmakta olduğum kitaptan bir kesittir
  • farkındalık öyküsü

    yağmurlu bir gün olmasına rağmen sokaklar insanla doluydu. ama onun kimseyi görecek hali yoktu. bir an önce yapmalıydı şunu. kurtulmalıydı artık bunun yükünden. yüzü solgun ve ifadesiz eczaneye girdi. herhangi bir ilaç olabilirdi hiç umrunda değildi. reçetesiz olanlardan birkaç tane aldı. şimdi tek ihtiyacı olan sessiz sakin bi köşeydi. ağlayarak yürüdü yolda. bi sokak arası buldu, terkedilmiş. kenara kıvrıldı. hava soğuk değildi ama o titriyordu. ilaçları paketinden çıkardı tane tane yuttu. en sevdiği sayıda içti her birinden, sekizer tane içti sekiz onun için maviydi. gökyüzü gibiydi, bir daha asla göremeyeceği o gökyüzü. o tecavüze uğramıştı.

    sabaha karşı işe gitmek için hızlı adımlarla evinden çıkmıştı. tam köşeyi dönecekken onu farketti. 14-15 vardı yoktu. kenara kıvrılmış yatıyordu. yanına gitti nefes almadığını farketti. güne başlamak için ne hoş bir durumdu! ambulans çağırdı, polisi aradı. onlar gelene kadar bekledi zaten geç kalmıştı üzerine düşeni yaptığına göre artık gidebilirdi. işyerine vardı. buradan nefret ediyordu, bu insanlardan, yaptığı işten, bu hayattan. eskiden hep umudu olurdu. eskiden tanrıya da inanırdı. ama sadece bu sabah gördükleri bile inanmaması için yeterli değil miydi? ona asla kimse yardım etmeyecekti her zamanki gibi yapayalnızdı, aynı o köşede ölmüş kız gibi. öğle arasında kendini en yakın parkta buldu. nefes alması lazımdı. hoş yakında bu park da olmayacaktı ya. her yer taş her yer beton yığını olmalıydı. sigarasını çıkardı ama çakmağının olmadığını farketti. önünden geçen adama seslendi çakmak istedi. sigarasını yaktı.

    o gün çok mutluydu en sonunda o sanat eserini insanlığa kazandırabilecekti. kendi büyük eserini. atölyesine doğru yürürken parkta çakmak isteyen adama sinirliydi sadece biraz. neredeyse bırakmıştı şu illeti, o adam olmasaydı. bir sigara yaktı sonra da çakmağını paketiyle birlikte çöpe attı. bunlar cebinde durdukça asla kurtulamayacaktı. atölyesine varana kadar çoktan bitmişti sigarası. heyecanla kapıyı açtı. ama orası onun bıraktığı yer değildi asla. tabloları parçalanmış boyaları dökülmüş fırçaları kırılmıştı. bir an donup kaldı. yılların emeğiydi o tablolar kim? kim yapmış olabilirdi bunu? tehditler geldi aklına. hiçbir zaman ciddiye almamıştı. böyle bir şehirde imkanı yok demişti. bu sanat demişti doğrusu, yanlışı, ahlaklısı, ahlaksızı olmaz. ama anlamamışlardı belli ki. ellerinden kayıp gitmiş birikimine, eserlerine baktı. her zaman daha iyisi yapılabilirdi ama bu ülke buna değmezdi. o gün karar verdi artık kalması için hiç bir sebep yoktu.

    yaptıklarından pişmanlık duyuyordu. abisi yap demişti ama. biz yapıyoruz sen de yap demişti. zaten ahlaksızın tekiydi o adam. yaptığı resimler kabul edilemezdi. dinine aykırıydı. abisi söylemişti. eğer yapmasaydı günah olurdu. o adamın yaptıklarına göz mü yumacaklardı. cehennemde neler yapıyorlardı insana. o adam yüzünden o da mı yanacaktı. korkuyordu babasından, abisinden, allah'tan, cehennemde yanmaktan, çok korkuyordu. neden böyleydi ki neden ceza görecekti bu dünyada yaptıkları için, neden yanacaktı ateşte. düşüncelerini kafasından bir türlü atamıyordu. bunları düşünmesi bile çok günahtı. kendini evden dışarı attı. biraz yürürse kendine gelirdi. yürürken karşıdan gelen kadını farketti. ne kadar hoştu. orta boylu, kızıl saçlı, biraz da fazla zayıf bi kadındı. ama güzeldi çok güzeldi. yanından geçerken laf attı kadına. bu yaptığından da utanmıştı ama engel olamamıştı kendine o an. ne utanç dolu bir gündü.

    sinirliydi hem de çok sinirliydi. her şeyden nefret ediyordu üstüne üstlük az önce ahlaksızın biri ona yine laf atmıştı. nefret ediyordu artık erkeklerden. o sadece sevgilisini düşünüyordu. uzun kumral saçlı, zarif, güzel sevgilisini. şimdiye kadar toplumda asla kabul görmemişti. bundan sonra da görmeyi beklemiyordu. onu kabul eden bir sevgilisinin olması bile o kadar harika bişeydi ki onun için. artık çok yaklaşmıştı onun evine. çok özlemişti onu. belki asla evlenemeyeceklerdi ama şu yaşanan dakikalar bile ona yeterdi. apartmandan koşar adım içeri girdi, karşısında yine o teyzeyi gördü. geçende de karşılaşmıştı. selam verip devam etti. ondan bir dakika daha ayrı kalmak asla kabullenilebilir değildi.

    gençler ne güzel diye düşündü. o da çok güzeldi gençken çok mutluydu. aşık olduğu adamla evlenmişti. sonsuz bir mutluluk istemişlerdi güzel bir ülkede. onlar sadece ülkelerinin daha yaşanılabilir olmasını istemişlerdi. o kaçabilmişti. saklanmıştı. ama kocası yapamamıştı. yakalanmış,işkence görmüştü. artık öldüğünü düşünürken konuşamayan, akli dengesini yitirmiş adamı koymuşlardı karşısına. yıllarca ağlayıp lanet etmişti. ama o adamı sevmekten de asla vazgeçmemişti. bu ülke hiçbir zaman güzel biryer olmamıştı, şimdi de değildi. biliyordu ve artık sadece güzel gençlere acıyordu.

    not: bu hikaye ülkemizdeki ırksal, cinsiyetçi,siyasal, dinsel ayrımlarla ve diğer katliamlarla, işkencelerle çok çok daha uzayabilirdi. daha o kadar çok ezilen, toplumdan kabul görmeyen sınıf var ki buraya yazmak imkansız. benim elimden bu kadarı geldi.
  • (bkz: minimal öykü denemeleri/@songulyabani)
    (bkz: atatürk'ün cthulhu'yu araştırma emri vermesi/@songulyabani) (not: bunun devamı da gelecek, sözlüğe özgü yazdığım bi hikayeler dizisidir bu)
  • "keşke" dedi elini o adamın yüzüne yavaşça koyarken. "keşke daha az parçalanmış olsaydı hayatım. keşke bu kadar kaybolmamış olsaydı parçalarım. keşke toplanamayacağım kadar dağılmamış olsaydım..."

    adam yüzüne değen o soğuk fakat tanıdık elin kokusunu içine çekti her nefesinde. elini yavaşça yanağındaki elin üzerine götürdü. "ben toplarım seni. izin ver, parçalarını bulalım beraber. dağılmadın o kadar fazla... ya da ne önemi var dağılmışsan da? bırak ben de dağılayım senle beraber. umurumda de-"

    sözünü bitiremeden kadın susturdu adamı: "şş... senin umurunda değil biliyorum. benim umurumda. ilk defa, hayatımda bir kez olsun, birileri benim umurumda. bu ne demek biliyor musun oğuz?" yutkundu, boğazında büyüyen kelimelerin daha kolay çıkabilmesi için. adamın gözlerine baktı ve elini çekip, masaya dayadığı diğer kolunun altına soktu elini. her zamanki gibi buz gibiydi elleri. gözlerini kaçırdı, hırçın hırçın kıyıya vuran dalgalara baktı. sahil hiç bu kadar hırçın olmamıştı, belki denizin bu hali içindeki fırtınanın yansımasıydı. gözlerini masaya eğdi ve sözlerine devam etti: "bu benim için kendimi öldürmekle aynı kefe. benim doğamda yok birilerine bağlanıp mutlu mesut bir hayat sürmek..."

    adam susturdu bu sefer kadını. çekingen, içine kapanık, fazla cesur olmayan biri olmasına rağmen; sınırlarını biraz esnetmeye çalışıyordu kendi içinde. elini uzatıp, kadının ısıtmak için sakladığı ellerini bulup çıkardı ve avuçlarının arasına aldı. "bırak ben ısıtayım ellerini elif."

    elif, gözleri buğulansa da ani bir refleksle geri çekti ellerini. oğuz'un elleri sıcaktı her zamanki gibi, ama elif sıcağa alışkın değildi. o rüzgarların kızıydı. o rüzgarı severdi. halbuki ona yağmurları hatırlatıyordu oğuz'un gözleri, gözlerinin rengi bulutlar kadar griydi. tekrar yutkundu güçlükle ve güçlükle döküldü dudaklarından tek bir kelime: "yapamam."

    oğuz hayal kırıklığına uğramıştı. elif'in yüreği kaskatı olmuştu çoktan. hayalleri kırılmıştı, gerçi o kadar zaman boyunca hayallerinin kırılmasına alışmıştı. onca sevgi sözcüğü, izlenen filmler, oturulan cafeler, dinlenen müzikler, gezilen ve görülen yerlerden sonra aniden çekip gitmişti yüreğinden elif. elif'in gelişiyle dengesini bulan hayatı, bu ani gidişle beraber temellerinden sarsılmış, kurduğu tüm hayaller sulara gömülüp engin denizlerin dibini boylamıştı. ilişkileri çok sürmemiş olmasına rağmen, oğuz kendini bulduğu elif'e daha ilk günden bağlanmıştı. hiçbir sebep olmadan üzerine çöken soğuk ayrılık, günden güne artan bağlarını tek tek koparmıştı. gidişine üzülmüyordu oysa, elif'in bir gün gideceğini tahmin ediyordu içten içe aslında, onu üzen tek şey elif'in onu yolundan döndüremeyeceği kadar kararlı olmasıydı. elif'in yüreği o kadar yalnız kalmıştı ki bu zamana kadar, artık kimseyi kabul etmiyordu, kimseye açmıyordu kapısını. kilitlerini kıramıyordu, yılların yalnızlığıyla beslenen demir kilitler artık pas tutmuştu, hiçbir anahtar, hiçbir aşk kilidi kıramıyordu. hüzünlendi, çekti ellerini. çok da belli etmek istemiyordu kendini. üzerine giymek istiyordu erkek olmanın verdiği o belirsizlik halini. sustu, sadece elif'in gözlerine bakabildi.

    söylenecek pek fazla söz yoktu elif için. tüm son sözler söylenmiş, duygular tüketilmiş, birlikte geçirilecek vaktin sonuna gelinmişti. şimdi hesaplar dökülecek, acılar tahsil edilecekti. gün bitiyordu dağların ardından, güneş kayboluyordu uzaktan. kızıllaşan gökyüzünün altında oğuz'un gözlerine baktı, bu sefer hasretle. belki göremeyecekti bir daha o gri gözleri. son bir şeyler söylemek istedi, belki biraz olsun kendini anlatabilirdi...

    "gözlerin bana yağmurları hatırlatıyor. hiçbir zaman sevmediğim yağmurları... yağmur ne zaman bir şehrin üstüne çökse, onu sahipleniyor. önce bulutlarını salıyor, sonra assolist gibi kendisi sahneye çıkıyor. aslına bakarsan ben rüzgarları seviyorum. yağmur gibi hiçbir yeri sahiplenmeden dolaşıyorlar istedikleri yerleri. özgürler. her havaya, günün her saatine uyum sağlayabilirler. sıcak bir yaz gününde meltem olurlar, deniz kenarında poyraz, yağmurdan önce lodos... ben de böyleyim işte... herkese, her şeye uyum sağlasam da, ben rüzgarım sadece. ikimiz... biz sadece, bir fırtına oluşturabiliriz..." iç çekti. "fırtınayı dindirdiğimize göre, başka diyarlara çevirebilirim rotamı."

    sözünü bitirirken cebinden bir uçak bileti çıkardı. masanın yanında koyduğu küçük valizinin sapını kavradı. "vakit doldu." dedi gökyüzüne bakarak. "lodos esiyor, yağmur yağacak."

    oğuz'un içine kurulan o hayali şehir depremlere tutulmuştu. her sarsıntıda içinde bir şeyler yerle bir oluyordu. enkazlar kaplıyordu yüreğini, daha bir sarsıyordu içini elif'in sözleri. bileti görmesiyle dolmuştu gözleri, belli etmemeye çalışsa da hemen kızarmıştı hassas gözleri. "elbette. lodos hemen saklanır, yağmur yağmadan önce."

    elif gülümsedi. lodos her zaman peşinden yağmuru getirirdi. güçlü eserdi, insanın içine işlerdi, giderken o şehre yağmuru hediye ederdi. bileti masadan alıp ayağa kalktı ve elini uzattı. her şeye rağmen, ne olursa olsun oğuz'u hatırlayacaktı. almak istedi son bir kez oğuz'un sıcaklığını.

    elini uzatıp o küçücük eli sıktı. hemen çekmedi, bekledi, hiç istemiyordu bu anın bitmesini. elif'in gülümseyişi gördü ve elini çektiğini hissetti. o yüzünü aydınlatan gülümseyişini görünce az önceki fikirleri tamamen değişti. elif çekmesine rağmen bırakmadı elini. bırakamazdı, izin veremezdi, elif gitmemeliydi.

    şaşkınlıkla yüz ifadesi değişti ve ince kaşları hafifçe çatıldı. "oğuz... bırakır mısın..."

    "hayır." gayet kendinden emin bir şekilde söylemişti, belki de ilk defa bu kadar kararlı görüyordu kendini ve bir o kadar da cesaretli. "bırakmayacağım. seni bırakmayacağımı söylemiştim." iki adımda elif'in hemen yanına gelerek diğer eliyle sıkıca tuttuğu bileti çekip aldı ellerinden. "söz ağızdan bir kere çıkar." baş parmağı ile katlanmış bileti kaldırdı ve uçağın kalkış saatini, yerini gördü. "istediğin yere gitmekte özgürsün. sadece ben de seninle geliyorum."

    "oğuz... bunu sana yapamam..." dedi yalvaran bir sesle.

    "sen bir şey yapmıyorsun, gördüğün gibi bu benim kararım elif." elini gevşetti ve elif'in diğer elini avcuna alarak sözlerine devam etti. "bir daha üşümeyecekler, üşütmeyeceğimi de söylemiştim." uzandı ve küçük kırmızı bavulu tuttu. "hadi, gidiyoruz."

    ne diyeceğini bilemiyordu. düşünebildiği tek şey, hayatı boyunca tatmadığı, yaşamadığı o bağlılık duygusuna ne kadar yabancı olduğuydu. bir kere bile fırtınadan kurtulmayan kalbi ilk defa bu kadar huzurluydu. sanki rüzgarlar dinmiş, yağmur bulutları kaybolmuştu. içinde bir yerlerde, hiç batmayacak bir güneş, karla kaplı yüksek dağların ardından ışıklarını saçmaya hazırlanıyordu...

    "r"
  • gülümsüyordu. belki de iki saniye önceki duydukları karşısında verilebilecek en saçma tepkiydi bu. umursamadı. gülümsemesi, dudağının kenarlarını sancıtırken boğazında büyüyen düğümü gidermek için yutkunmaya çalıştı. burnuna bir sızı saplanıyor, boğazı acıyor; tüm bunların da gözlerini acıttığını hissediyordu. o an aklındaki tüm önemli şeyler silinmiş de, tek önemli olan saçma şeylermiş gibi alakasız düşünceler geçiyordu aklından. mesela "saatim nerede ki? kolumda değil..." diyordu zihni. gözlerini bir süre masadaki örtünün üzerinde gezdirdi. bu örtüyü her hafta sonu görüyordu işte, ama hiç bu kadar detaylı incelememişti.
    incelemesine gerek kalmamıştı.
    karşısındaki adam, daha önce hiç masa örtüsünü incelemesine sebep olacak şeyler söylememişti çünkü.
    "bitti." dememişti.

    bakışlarını kaldırdı ve karşısındaki yeşil gözlü adama baktı. tanımladığı, kendince anlamlandırdığı adamdan çok başkaydı şimdi. daha yakışıklı. gözleri daha da yeşil. zümrüt gözleri artık kederini gizlemiyordu. oradaydı işte, gözlerinde, gözlerinin üstünde gerilmiş bir çizgi gibi duran kaşlarında, kırışmış alnında. yüz hatlarında. gizleyemeyecek kadar üzgündü o adam.

    elleri titriyordu. bir süre hiç bir şey söyleyemedi. aslında kafasında çok soru vardı cevaplarını bulmayı bekleyen. mesela: "neden?" düşünüyordu ama cümleler dudaklarından çıkmıyordu. birbirine dikilmiş gibi kapalıydı dudakları. gözleri dolarken sadece titreyebiliyorlardı ancak.

    *

    "biliyorsun, ne zamandan beri zorluyoruz." dedi. içindeki fırtınayı dizginlemek istemiyordu. ne zamandan beri çabalasa da bir türlü dikiş tutmuyordu. iki tarafın da canı yanıyor, bir şekilde yaralar sarılsa da, her yeni tartışma bir önceki yarayı sadece daha da çok kanatıyordu. yaraları asla kabuk tutmuyordu, kabuk tutacak kadar sakinleşemiyorlardı bir türlü.

    *

    her şey gözlerinin önünden geçiyordu o an. kötü sahneleri es geçen bir film şeridi dönüyordu gözlerinin önünde. denizin kokusuyla karışık kokladığı parfüm. kollarının arasındayken başını göğsüne yasladığında duyduğu kalp atışları. maça gidip doyasıya bağırmaları. "en büyük fenerbahçe!" seslerine karışan "seni seviyorum"lar. çimlere uzanıp, hiç konuşmadan sadece yıldızları izledikleri an.

    başını hafifçe iki yana salladı kıvırcık saçlarını dalgalandırarak. "şey..." tekrar yutkundu. bu sefer rahat nefes alabilmek için. göğüs kafesi git gide küçülüyormuş gibi, ruhunu sıkıyor, içini daraltıyordu. "ben..." bir şey söyleyemiyordu. sebebini çok merak ediyordu ama o kadar ani gelmişti bu söz, aklındaki her şey uçup gitmişti. kalbinin çarpıtısından kendi sesini bile duyamıyordu. "hem zaten..." diye söze başladı kendinden beklemediği bir cesaretle. "... zaten anlaşamıyorduk. tamam. anladım. bitti." ellerini kaldırıp 'bitti' anlamında iki yana açtı. "ben... gitsem iyi olacak..."

    daha fazla tutamadı kendini. gözlerinin acısına dayanamazdı artık. bir hıçkırıkla gözlerinde birikmiş tüm keder bir anda kendini yanaklarına bıraktı. yanaklarından yuvarlanan damlalar hızla çenesine kadar aktı. elinin tersiyle silerken arkasını dönmüş, adım atıyordu ki...
    eline tanıdık bir sıcaklık yayıldı ve bu sıcaklık onun gitmesine engel oldu.
    avuç içlerinden doğup kalbinin derinliklerine yayılan tatlı huzur.
    bildiği, aşina olduğu o yumuşak dokunuş.
    parmakları bile özlemişti belli ki onun ellerini, hemen hepsi alışkın olduğu yerlere yerleşti. yeşil gözlü adamın parmaklarının arasına. sıkıca kenetlenmişlerdi hepsi de. hiçkimse ayıramazdı sanki.

    "gel buraya."

    gözleri açıldı şaşkınlıkla. başını çevirdi. o adam, aşık olduğu o gözler, bu sefer kederle değil, muzip bir gülümsemeyle bakıyordu yüzüne. anlayamıyordu. gözlerini kıstı, yüzüne garip bir ifade yerleşti. "ne?"

    *

    "gel dedim. uzatma." masanın karşısından elini uzatıp onun elini tutmuştu. ayaktaydı. birkaç adımla yanına yaklaştı. avuçlarındaki eli çekiştirdi.

    *

    elini çeken adamın koynunda buldu bir anda kendini. gömülmüştü başı yine onun göğsüne, yine o tanıdık parfüm kokusu, yine o bildik sıcaklık. sırtını tatlı bir sıcaklık kavradı. az önce "bitti" diyen adam şimdi onu sarıp sarmalıyordu işte.

    ve bir rüzgar esti kulağının dibinde. tatlı ve ılık nefes fısıldadı usulca:

    *

    "benimle evlenir misin?" duraksadı, sanki yanlış bir cümle kurmuş gibi düzeltti: "hayır, evlen benimle."

    *

    içine öyle bir rahatlama yayıldı ki, hiç tutmaya çalışmadı kendini. vücudundaki tüm gerilen kasları bile serbest bıraktı. öylece, onun kolları arasında içini dökercesine, dolup taşarcasına akıttı yüreğine dolan yaşları. mutluluk, üzüntü, kızgınlık, sevinç... her şey vardı o gözyaşlarında. bir elini yumruk yapıp hafifçe vurdu adamın göğsüne. "evet..." bir kez daha vurdu, bir öncekinden daha da hafifti bu. "seni... seni..." aklından bir sürü sıfat geçiyordu. "seni... sersem..." elini açtı, adama sıkıca sarıldı. "seni seviyorum, sersem şey!"

    *

    saçlarını öptü onun. her zamanki gibi bahar kokan saçlarını.
  • katy önde, kendisi arkada koşarak ilerliyorlardı. ikisinin de gözlerine müthiş bir öfke hakimdi. çıplak ayakları çimlerin altındaki yumuşak topraktan doğanın gücünü bedenlerine çekiyordu. güçleri az önceki savaşta azalmış olsa bile doğa dostu melekler her zaman tabiat ana'nın merhametine sığınır, güçlerini tekrar toplardı.

    elijah daha yeni göreve atanmıştı fakat katy kendisinden çok daha deneyimli ve yetenekliydi. birkaç ay önce eğitime başlamışlar fakat eğitimleri henüz bitmeden büyük bir savaş patlak vermişti. acımasız şeytanlar, cehennemden kaçmanın bir yolunu bulmuşlar ve melekler diyarını talan etmeye başlamışlardı. yaklaşık 2 haftadır süren bu savaşta yüzlerce melek katledilmiş, binlerce ruh şeytanlar tarafından cehenneme gönderilmişti.

    elijah aslen safkan bir melek olmasına rağmen, katy ast melekti. kanatlarla doğmamıştı fakat yetişkin bir ast melek olduğunda kutsal ruhlar tarafından kutsanmış ve ona da kanatlar bahşedilmişti. bir melek olarak doğmasa da oldukça yetenekliydi. elijah bile safkan olduğu halde, onun bilgisine erişemiyordu.

    katy, bedenindeki güç yenilenince, sırtına gizlenmiş siyah kanatlarını açığa çıkardı. kısacık saçları koşarken geriye savruluyordu. "hazır mısın elijah?" dedi bağırarak.

    katy kanatlarını saldığında, o da hiç zaman kaybetmeden, kanatlarını dışarıya saldı. safkan melekler saflığın temsilcileri oldukları için elijah'ın kanatları bembeyazdı. "hazırım!" bedenindeki enerjiye yanıt veriyor gibi çırptı kanatlarını. "hadi yapalım şunu!"

    güçlü ve geniş kanatlar olabildiğince açıldı ve ikisi de havalandı. koşmak başka bir şeydi, uçmak çok daha başka. rüzgarı da arkalarına alarak, karanlık gökyüzüne bekçilik eden dolunayın önünde gölge oluşturmaya çalışır gibi yükseğe tırmandılar. gözlerini ıraklara dikerek birkaç dakika boyunca mesafeleri sessizce aştılar.

    önlerinde umut kalesi belirdi. bu kale, melekler diyarı'nın var oluşundan beri ayaktaydı. her devrin izlerini taşıyordu. yüksek rütbeli melekler tarafından korunsa da, cehennemin derinliklerinden kaçıp kurtulan şeytanların hedefiydi. ve bir efsaneye göre de...
    ... elijah'ın mensubu olduğu ırk yüksek rütbeli meleklerin bile baş edemeyeceği bir güç yoğunluğunu ruhunun derinliklerinde barındıran bir ırktı. elijah soyundan büyük ve kontrol edilemez bir yetenek miras almıştı. çok zor eğitilmesinin, eğitimcisinin de katy olmasının asıl sebebi buydu.

    kaleye yaklaştıklarında katy kalenin girişindeki kızıl kanatlı şeytanları işaret etti: "işgal çoktan başlamış!" tam alçalıyordu ki, korkuyla hızını kesti, elijah ise hızını düşürmediği için onun önüne geçti.

    elijah geri dönüp baktığında katy'nin gözlerinde belli belirsiz bir korku gördü. "ne oldu?"

    "yok bir şey." dedi kendini toparlayarak. tereddüt etme zamanı değildi. "aşağıdakileri görüyor musun?"

    elijah dikkatle kan revan içinde kanatları koparılarak yere serilmiş meleklere ve pençeleriyle önlerine gelen her şeyi paramparça eden şeytanlara bakarak yanıtladı: "evet?"

    "biraz alçal."

    ikisi birden yavaşça alçaldı. şimdi ise şeytanların yanında onlardan daha ufak yapıda yeşil tenli yaratıklar olduğunu daha net görebiliyorlardı.

    "bunlar?" dedi elijah. "bunlar yeraltı cinleri mi?"

    katy'nin teninden bir ürperti geçti. "evet."

    yeraltı cinleri, henüz elijah'ın görmediği, sadece öğretilen bilgiler arasında sözü geçen yaratıklardı. "ne yapacağız?"

    katy kısa bir süre düşündü. "kalenin içine girmemiz gerek fakat öncesinde burayı aşmalıyız. biliyorsun ki, umut kalesi üzerindeki büyü sebebiyle sadece sadece giriş kısmından girebiliriz. orasını da bir şekilde aşmamız gerekecek." ellerini saçlarının arasına daldırıp, geriye attı. "tabi ikimiz birden burasıyla uğraşırsak, çok vakit kaybederiz."

    "yani?"

    "yanisi şu: ben bir süre önden gideceğim ve sana yol açacağım. sonra da sen benim önüme geçip içeri gireceksin. umut kalesine sadece melekler girebilir ama şeytanlar cehennemden çıkmanın bir yolunu buldularsa, kaledeki büyüyü bozmanın da bir yolunu bulacaklardır. bu nedenle acele etmemiz gerekiyor. içeri girdiğinde epsilon bizi bekliyor olacak. onu bulup göreve devam edersiniz."

    "ya sen?"

    "toprakla bir bütün olacağım için sıkıntı etme. bir yolunu bulurum."

    elijah, katy'nin çok daha yetenekli olduğunu bildiği için bu plana sadık kalmak çok daha mantıklı gibi görünmüştü. katy her şeyin üstesinden gelmişti bir şekilde, bundan da gelecekti. bundan adı gibi emindi. "pekala."

    hızla alçaldılar ve sert bir rüzgar dalgasıyla yere indiler. indikleri anda yeşil tenli yaratıklar, siyah gözlerini katy'nin üzerine dikti. şeytanlar elijah'ın üstüne saldırmaya yelteniyorken katy kanatlarını gerip yere yakın bir şekilde uçmaya başladı. önünde engel olmaya çalışan şeytanları elinde beliren küçük hançerlerle yaralayıp yol açıyordu kendisine. elijah bir süre katy'nin arkasında ilerledikten sonra yükseldi ve katy'nin önüne geçti. tam bu sırada katy kanatlarını sakladı ve yere indi.

    elijah birkaç saniyeliğine arkasına baktı. katy işte tam orada, yere inmişti. yüzünde garip bir huzur, git gide kaybolan umut ve kaybetmişlik ifadesi vardı. içi ürperdi o an. sebebini bilmediği bir huzursuzluk yayıldı içine. katy kollarını açtı ve etrafında bir çember oluşturarak üstüne saldıran yeşil yeraltı cinleri'ne bakarak kollarını açtı.

    "git elijah! epsilon'u bul! bizi kurtar!"

    o an bu sözleri anlamadı. sözcüklerin devamını duyamadan, kale girişinin önündeki sadece meleklerin girişine izin veren bariyeri rahatlıkla aşarak kale içine girdi.

    geniş koridorda hızla süzüldü ve onu koridorun sonunda bekleyen epsilon'u gördü. ondan daha uzun boyluydu. epsilon merakla yanına geldiğinde bakışları katy'i arıyor gibiydi. nitekim ilk sözleri de onunla ilgiliydi: "katy nerede?"

    "o dışarıda. kapıdaki şeytanlar ve yeraltı cinleriyle ilgileniyor."

    mavi gözleri koskocaman açıldı. "ne dedin?!"

    "dışarıdaki..." sözünü tamamlayamadan epsilon araya girdi:

    "dışarıdaki hiçbir şeyle o ilgilenemez! buna nasıl izin verirsin?!"

    "nasıl..."

    "yeraltı cinleri ast meleklerin kokusuna dayanamazlar! onu..." elinin altından çıkan bir ışıkla koridorun duvarına birtakım işaretler çizdi ve duvarda dışarısını gösteren bir ayna belirdi. aynadaki görüntüler karşısında elijah dehşetle haykırdı: "katy! hayır!"

    *

    katy kollarını açıp adeta yeraltı cinlerini davet ediyordu. şeytanlar katy'e bakıp kahkahalar atmaya başladı. elijah çoktan gözden kaybolduğunda, şeytanın biri "yeraltı cinleri, ziyafet çekin kendinize!" diye bağırdı.

    gözlerinden bir damla yaş süzüldü. vücuduna yapışan yeraltı cinleri etlerini koparıyordu dişleriyle. acıyı hissetmiyordu ama gücü hızla tükeniyordu. demek ki ölüm dedikleri şey buydu. yüzündeki gülümseme git gide solarken, "umarım başarırsın elijah..." diye fısıldadı kendi kendine. gülümsemeye bile mecali kalmamıştı. onlarca yeraltı cini her bir yanından bir parça koparıyordu...