şükela:  tümü | bugün
  • bir an! sadece bir an yeter sizin bildiğiniz haliyle var olan yaşamın sona erip, sizin hiç bilmediğiniz bir yaşamın başlaması. o an “o”nun la göz göze geldiğiniz kısacık andan ibarettir. sizin bildiğiniz haliyle yaşam sona ermiştir, artık “o”nun la tanıştınız ve o size yeni bir yaşamın kapısını açtı.
    aşk! bulmak zor kaybetmesi çok kolay, emek ister çünkü aşk dediğin kendinden vazgeçip bir başkası olmaktır, güvenebilmektir karşındakine kayıtsız şartsız, şizofren bir kıskançlıkla midenin yanmasıdır, yaratığın hayali ayakta tutabilmektir aşk. hayal gerçeğe dönüştüğünde ise mutluluk orada seni bekliyor olacaktır. hayalinde yaşattığın kişi artık karşındadır etten kemikten bir bütün olarak. sen onu öyle yapmışsındır aslında, sen onu kendi istediğin hale getirebildiğin için âşıksındır ona onun kendi kişiliğine değil. o ise senin kişiliğine kapıldığı için değişmiştir senin için sonuçta aşk dediğin kendinden vazgeçip bir başkası olmaktır. bunu taraflardan birisi yapacaktır çünkü aşk aslında tek tarafın yaptığı fedakârlıklarla büyür, masalsı olur, ulaşılmaz olur.
    aşk bir gün bitecektir elbet her güzel şeyin sonu olduğu gibi onunda sonu gelecektir, bir gün değişen taraf artık daha fazla değişemediğini fark edecek ve sonunda yeniden kendisi olabilmek için benliğine geri dönecektir ve o klişe söz ile ulaşılmaz olan ayaklar altına alınacaktır biz ayrı dünyaların insanlarıymışız!!!
    ah sevgili aşk böyle işte ama biz seninle hiç ulaşılmaz olamadık ki. ya sen değişmeyi kabullenmedin ya da ben senin için senin istediğin kadar değişemedim hep uzak birer ihtimal kaldık birbirimize. sen beni hiç istemedin ya da ben seninle olamayacak kadar korkaktım. seni kendime inandıramadım, bana inanman için seni tutup yukarı çekmem gerekiyordu ben aşağı karanlığa inmekten korktum, bana inanman için benim kendime inanmam gerekiyordu, çok kırılmıştım önceden parçalarımı toparlayamam diye yeniden kırılmaktan korktum, bana inanman için güçlü olmam gerekiyordu ama senin karşında yeni doğmuş bir bebek gibi yardıma ihtiyaç halindeydim. ah sevgili ben senin beni sevebilmen için hiçbir şey yapmadım ki!
    elveda sevgili ben arayışıma deri dönüyorum, o anı yakalamak için gözlerinin içine bakıyorum herkesin, seninle yaşadığımı tekrar yaşamak için bilmiyorum aynısı olacak mı? bilmiyorum senden bir tane daha var mı? bilmiyorum benim ulaşılmaz olmak için tek şansım sen miydin? ama sevgili ben devam ediyorum ve seni sevgili seni benimle tekrar karşılaşana kadar bu sayfalarda yaşamaya devam ediyorum.

    olabiir mesela
  • intihar etmişti ve ölümün tadını çıkarıyordu. zaten ölmüş bir hayat da çekilmiyordu. bir insanın yapabileceğinin en iyisini yapmıştı - belki de binlerce yıldır birkaç adamın yaptığını... - yaşama arzusunu kendini öldürmeden öldürmüştü. artık denize karşı tek başına bira içme arzusunu , kokusunu duyduğu şehri görme arzusunu , dünde kalmış kadının dudaklarını ve bugün dudaklarına uzanabileceği kadının dudaklarını öpme arzusunu , ruhuna dar gelen bedeninin tanrılaşma arzusunu , ferhat'ın dağlarını ve mecnun'un çöllerini aşma arzusunu , tepedekilere " sizler bir göt bile değilsiniz " diyebilmek için tepeye çıkma arzusunu , kana kana yaşama isteğini , kanamadan yaşama arzusunu... tüm arzularını öldürmüştü.işlediği ilk ve son cinayetti. belki de katliam ama kesinlikle maktulünün ölmesi gerektiğine inanan katilin huzurunu taşıyordu.

    ama ölüler de sokaklarda dolaşırdı. kimseyi görmediği ya da kimselere görünmediği için değil gördüklerini ve onu görenleri umursamadan yürüdüğü için sıcağın yakmadığı bir çölde yürüyor gibi yürüyordu. içinden geçmişti bir gurup kadının. kadınların davetkar güzel kokularıyla zihninde kavga eden düşüncelerin pis kokuları birbirine karışıyordu. gülen gözlerinin önünden ağlayan çocukluğu geçiyordu. hayır , heralde serap görüyordu ; çünkü intihar etmişti ve ölülerin ne geçmişi hatırlayan belleği ne de kadınların kokusunu hissseden burunları yoktu. yoksa hala arzularını öldürememiş miydi ? belki de can çekişiyordu
  • ben ne ara büyüdüm bu kadar. ne zaman başını hatırlayamadığım hikayenin sonuna geldim. nasıl bu kadar hata yaptım, nereye sakladım bunca acıyı. nereye tıkıştırdım kendime sakladıklarımı. hiçbirini bulamadığım hayallerim nerede? nerede sevdim sandıklarım, sevildim diye ruhumu sattıklarım. hani, saklambaç oynadığım dolaplara giremiyorum artık. çabuk büyümek için giydiğim iki beden büyük elbiselere sahibim ama hala evcilik oynayacak arkadaş arıyorum. onca zaman, yanımdan akıp gitti mi? kör müydüm? göremedimse duyamadım mı? değmedi mi bana? büyüyüp kadın olacaksın dediklerinde yanlış mı anladım. ben kadın doğupta büyüdükçe çocuk mu oldum... bir gün sen de mutlu olacaksın, dediklerinde söz ettikleri o gün bu son gün müydü?...

    hiçbiri olmadı ise şimdi neden kaçırdıklarım için üzgünüm bu kadar? bedenlerin dağıtıldığı gün mü seçtim bu ruhu bu bedene... içine yerleştim de olamayınca, dar gelince, sığamayınca geri almadılar mı? kaderin çizildiği gün, yolların seçildiği gün, görüp de kabul mü ettim bu hayatı...??

    durun biraz daha bekleyin, azcık daha zaman verin beni geri gönderin, çocukluğumu geri verin başka yollardan yürüyeceğim başka duraklarda bekleyeceğim. bayram geldi. cici pabuçlarım hazır. şeker torbam boş. topladığımm en güzel şekerleri size veririm. şemsiye çikolataları, bütün topladığım bozuklukları size veririm. tamam tamam söz veriyorum,bir daha sevmeyeceğim o adamı...durun durun!! gitmeyinn!!!

    daha başka yok mu bitti mi bu kadar mı?
  • dedi ki ;
    "sen gerçekten o musun?"
    aslında demedi. duymadı kulaklarım. görmedi gözlerim. ama dedi, biliyorum.
    dedim;
    "ben her zaman o'yum."
    dedi;
    "gittiğin yerde bahar var mı?"
    dedim;
    "düşmüş yapraklar sarı, gökyüzü mavi, ağaçlar yeşil, pamuk yağıyor üstüme."
    dedi;
    "bitti."
    dedim;
    "bitti."
    sonra gitti.
    her şey böyle bitti.
  • sanki ikiye ayrılmış gibiydi benliğim. bir türlü ne yapmam gerektiğine karar veremiyordum. karar verdiğimdeyse her şeyin daha kötü olacağını hissettim. ne mi yaptım? kararı uyguladım belki de yüzlerce kez düşündüm ve uyguladım en sonunda. uyguladım ama sonuçlarını görmekten korkuyordum bu defa da. geri dönmek istedim, dur dedim, baktım geçmişe. okudum, düşündüm yine. geri dönmek isteyen o bölünmüş benliğin sadece bir yanıydı, öteki yanıysa korktu. sanki kalbime hükmetmeye başlayan bu korkak mı mantıklı mı olduğu belli olmayan taraf beklememi söylüyordu. beklemek istemiyordum. ama bazen uçurtma maviliklerden inince çok zor olur kavuşturmak onu eski yerine, diye düşünüp beklemeye karar verdim. hani güneşli bir günde yeşillik alanda uçurtmasını uçuran, buğday sarısı saçlarıyla ordan oraya koşan ufak çocuk vardır ya işte o olmak istiyordum yine. her şeyi unutup o olmak istiyordum. tek derdim uçurtmamı maviliklere kavuşturmak olsun istiyordum. büyümek hep daha fazla şeyle uğraşıp zorlanmak olacakmış meğer zamanla öğreniyorsun. gökyüzünde bir süre süzüldükten sonra ne yaparsam yapayım yavaş yavaş alçalan uçurtmam ayaklarımın dibine düşüp de sadece bakıp onu bir daha uçuramayacağımı öğrenince anladım... yırtılmıştı uçurtmam pek çok yerinden, erişemezdi tekrar ait olduğu yere.
  • kaldırım taşlarıyla döşenmiş bir yol. taşları eskimiş. sıra sıra evler, dükkanlar ve çıkabilecekleri yerleri değerlendirmiş, henüz sararmamış otlar, kurumamış çiçekler.

    evden bir anda çıkmış, ne hızlı ne de yavaş yürüyordu... esinti ürpertisini tetikliyor, yarımyamalak belinin kenarından bağlanmış montunun kuşağının üzerinde kollarıyla kendini sarmış bir şekilde yürüyordu. kalkık yakaları saçlarını tutamıyor, rüzgar yüzünden ensesine dolaşıyordu. burnu soğuktan kızarmış, parmak uçları hissizleşmişti. az önce yaşadıkları, topuk sesleriyle karışıyor, gözlerine vuruyordu. minik yağmur damlaları yüzüne, saçlarına, bacaklarına konuyordu. gözlerinden süzülen yaşlar vardı bir de. gittikçe şiddetlenerek üstüne düşen suları farketmiyordu. tek hissettiği gittikçe üşüdüğüydü. beyni uyuşmaya başlamıştı. ne sesleri, ne kelimeleri, ne hissettiklerini ayırtedebiliyor, hepsi havada bir toz bulutu gibi dönüp duruyordu. bütün gün hiçbir şey yememişti. düşünceler, gözyaşları, yağmur, soğuk iyice halsiz düşürmüştü artık.

    zile bastı, eve girdi. üstünü değiştirdi. bir anda kendini çok çaresiz hissetti. gözyaşlarına engel olamadı. bu sefer sessiz, sakin de değil, hıçkıra hıçkıra ağladı. sakinleştiği bir ara, "gel şarap içelim" dedi arkadaşı. şarabı sevdiğini bilirdi. kafasını dağıtmak için yapmıştı. beraber şarap içmeye başladılar. gözyaşlarına ara ara engel olabiliyordu. bir ara "bu kadar mıymış şimdi?" diyebildi. cevap alamadı. beraber bir şişe şarabı bitirdiler. kendini çok uyuşuk hissediyordu. çaresizlik hissi neden oluyordu buna. biraz uyumak istedi. gitti yattı.

    gözünü açtığında arkadaşı yanındaydı. "hadi birşeyler yiyelim, çok acıktım." dedi. canı hiçbir şey istememesine rağmen masaya gitti. ufak tefek birşeyler yutmaya çalışırken arkadaşı, erkek arkadaşının geleceğini söyledi. erkek arkadaşı da muhtemelen olanları biliyordu. o da onun arkadaşıydı sonuçta. "tamam, iyi olur gelmesi." dedi. gerçekten de iyi olabilirdi.

    yerde oturmuş, şarap ve sohbete devam ederken kapı çaldı. kapıya doğru gidince neden orada beklediklerini anladı. tek bir kişi gelmemişti. o da gelmişti. kadın, o'na bakarken o bakamıyordu bile. "girebilir miyim?" dedi. herkes kadına bakıyordu. "benim için bir sakıncası yok" dedi kadın ve lavaboya gitti. çıktığında onun koridorda beklediğini gördü. "gel benimle" dedi ve kadını elinden tutup odaya çekti. odaya girdiği gibi sarıldı kadına. koltuğa oturdular. " seni böyle göreceğimi tahmin etmiyordum. çok ağlamışsın. gözlerin ne hale gelmiş." dedi. kadın o'na baktı ve kendine hakim olamadı. ağlamaya başladı. adam da üzgündü ama hiçbir şey yapmıyordu. sadece böyle olması gerektiğini söylüyordu. bu zamana kadar çaresizliği hiç bu kadar hissetmemişti kadın.

    adama kızgındı. nasıl ağzını açıp tek bir laf etmez diye düşündü. çok mu zordu? bitecekse de en azından uğraştığını bilmek istemişti. en azından o da istedi ama olmadı demek istedi. daha az acı vermeyecekti bu ama en azından kendini bu kadar yalnız hissetmeyecekti. bütün bunlar beyninden geçerken adam kadının ellerini tuttu ve " kimseyi bu kadar sevme, ben sevdim de ne oldu sadece kendini üzersin, kimse senden daha değerli değil" dedi. kadın, adamın gözlerine son kez o gün, o an baktı.

    daha sonra ne "hava soğuk, üşüyeceksin." mesajına ne de diğer mesajlarına cevap verdi.

    hiçbir şey yapmayan o adamı öyle ya da böyle bırakıp, bir daha kimseyi sevmeyeceğini söyledi kendine. ta ki 2-3 sene sonrasına kadar...
  • haftanın yorgunluğunu odam karşıladı her zamanki dağınıklığıyla. kendi içinde düzeni olmayan dağınıklardandı benim odam. sadece kendime yaşam alanı yaratacak kadar yer açtığım ancak asla tam anlamıyla pırıl pırıl yapamadığım dağınıklığıma sığınmak için kapıyı kapatırken kapı arkasına astığım onlarca havlunun, ceketin, montun ağırlığıyla inledi.
    çantamı yere bıraktım. yatağıma göz kırptım, onun da yükü kapıdan farksızdı. tüm hafta boyunca giyip çıkardıklarım, saç fırçam, sabah fırlatıp attığım pijamalar, kendi girdabında kaybolmuş battaniyem, hep yorgun hep kambur uykusuzluğumun yakın sırdaşı yastıklarım, geceleri nefes nefese uyandığım rüyalardan sonra beni sakinleştirmek görevini üstlenmiş, rengi de keyfim gibi kaçmış her gece mutlaka dolu olarak yanıma aldığım su şişem. hemen yanıbaşında, baş ucumda kahve kupalarımdan birinden arakladığım ve devşirdiğim çiçek desenli vazolarının içinde boynunu bükmüş ve solmuş güllerim ve bahar dallarım, her rafı ayrı bir curcuna, günlük haftalık dergilerden yeni ve eski kitaplarımdan nasibini almış artık yamulmaya yüz tutmuş kitaplığım. üstü antidepresan, ağrı kesici, mide ilacı, takı, toka dolu televizyonum... merhaba!
    yorgundum. kaçak. korkak belki. sinmiş susmuş küsmüş ama inadına gülümsemekten ağrımış yanak kaslarıma 'rahat komutu verip yataktaki yığının bir parçası oluverdim.
    dolabımı düşündüm o esnada. kim bilir ben yorulur ve her şeyi dağıtırken o nasıl da güçlü bir biçimde tüm heybetiyle gördüklerimden ve anlattıklarımdan arda kalan daha büyük dağınıklığımı saklıyordu! eteklerin arasına karışmış saç tokaları, parfüm şişelerimin arasında çoraplar! tam bir keşmekeş. ama o itinayla görevini yerine getiriyordu. gürültüsüz açılan kapakları kocaman sırları saklar gibi saklıyordu pasaklılığımı. beni ve geri kalan herşeyi kapalı kapılarının arkasında derli toplu gösteriyordu.
    gözlerimi kapattım. yorgunluk. tek istediğim öğle vakti gölgede, cırcır böcekleri seslerinin arasında hamakta sallanmak. tekim, ağaçlar hışırdıyor tatlı bir esintiyle. ama yorgunum tek hissettiğim şey bu şimdi! çünkü kış. çünkü yaza uzak. çünkü soğuk. bu kadar dağınıklığı ben nerede saklıyordum diye düşündüm.
    içimde bir yerde gömme dolabım olmalıydı. raylı kapaklı olanlardan değildi. raylı kapaklar modern kataloglara yaraşıyordu. benim nostaljik ve gelgitli ruhuma ancak kulplu, kalın, koca kapılı gömme bir dolap yakışırdı. sahi mevzu dolap değil, nereye gidiyordu bu kadar konunun, bu kadar cevapsız sorunun yarattığı dağınıklığım sorun tam da buradaydı ve buydu işte. odamdaki dağınıklığı tanımlayabiliyordum ama zihnimdekini çeyrek asırlık ömrümde tanıyamadığım gibi nerede sakladığımı bile bilmiyordum.
    gözlerimi açtım. avizeye diktim. göz bebeklerimi acıtan ışığın yol göstermesini diledim. ölürken görülen beyaz ışık da bir nevi yol gösterici ya, ölürdüm ama başka alemde doğardım. belki tüm sır avizedeydi. bu çok saçmaydı.
    tek mantıklı şey ışığa bakmaktan gözlerimin sulanması olduğu anda doğruldum yatağımda. kalktım. yatmak en azından bu gece uyumak istiyordum. yorgundum. yaşam alanı açmam lazımdı. evvela, gelişigüzel bir şekilde sözde önceden belirlenmiş yerlerine kaldırdım tüm dağınıklığı. kimileri çekmecenin kimileri kirli sepetinin kimileri de cehennemim dibine.
    temiz pijamalara ihtiyacım vardı. omuz çantalarımın biraz solunda bir takım buldum. giydim. yıkanmış çamaşır kokusunun verdiği huzura güvendim. bir an yorgunluğum geçti sandım, son durak yatağıma kavuşana kadar geçemeyeceğini düşünemediğimi anladım. ışığı kapadım ve ne kadar eskimiş de olsa artık, tüm çukurlarını bildiğim için bana inanılmaz bir güven veren yatağıma uzandım. avizeye ihtiyacım yoktu. ışığın yol göstermesi için gözümün önünde değil de ya yanımda ya arkamda olması gerekirdi. doğal olarak bu da en az tüm sırrın avizede olması kadar saçma geldi kulağıma. vazgeçtim başucu lambamı yaktım. dilime bir şarkı dolandı. ona kulak verdim. kafamın güzel olduğu bir geceden çalıyordu. sokak lambalarının aydınlığından geliyordu ses. bir koku geldi burnuma. sonra beni kucaklayan, yatağımın sıcağına ihanet etmemem gerektiğini düşünerek aklımdan uzaklaştırdığım bir şey. görmezden geldiğim. görmezden gelmek mecburiyetinde olduğum. eğer yatağımdan daha sıcak gelirse uyuyamazdım burada biliyordum. yatak diken olurdu, buz gibi donardı, yatak 'benim' olmak istemezdi, yorgunluklarımı uykusuzlukla boğacağım bir yerim olmazdı ve nereye kaçacağımı bilemezdim o zaman.
    şarkıya sesim karıştı. sigaralı, içkili, çatallı. sonra da bir nefes karıştı.
    havada asılı kaldılar. uğursuz bir esinti çarptı tuzla buz oldular.
    tuzla buz olduklarının sesini duydum, göz bebeklerimle göz kapaklarımı kavuşturdum. nefesimi bıraktım.
    uykuyu yordum. dağınıklık gitmiş giderken beni de almıştı.
    yoktum.
  • nabıcaz be kamil, anamız sikildi.

    önce okula başlamayı bekledik, ilkokulu bitirdik iyi bir iş için iyi bir üniversiteye gitmemiz gerektiği söylendi; bunun için de iyi bir lisede okumalıymışız.

    mantıklıydı. sonuçta peder bey 8 yaşında karşısına oturtup "oğlum ben memurum, sana bırakacak fabrikalarım yok, bu yüzden okuman lazım" demişti. 8 yaşındaki çocuğa yapılır mı lan bu?

    valide hanım ufaklıktan beri uyumlu olduğumu söyler. kendi kendimi idare ederim oldum olası. bebekken misafirliğe götürdüklerinde önüme koydukları mandallarla eve gidene kadar oynayan bi' tipmişim. kolay kolay sorun çıkarmam yani. genlerden midir nedir bi' asilik, baş kaldırma da yok değil.

    tereddüt etmeden dediklerini yaptım. mevcut imkanlar dahilinde de iyi bir performans gösterdiğimi söyleyebiliriz. "iyi bir iş" tabirinin diplomasını da aldım.

    yaş oldu 25.

    sorsan ne yaptın şu yaşına kadar diye. anlatacak çok şey var ama dişe dokunur bir sik yok derim. sadece bana mahsus bir şey de değil bu. biliyorum çoğumuzun hayatı bu şekilde. ya da ben hala mandallarla oynuyor olabilirim.

    çok farklı kültürlerden çok farklı insanlar tanıdım. okuduğum okullar, içinde bulunduğum topluluklar kusursuz bir bukalemun olmamı sağladı. elbette hep kendim oldum ama içinde bulunduğum topluluğa da uyum sağlamam gerekirdi. burjuva, kemalist, solcu, ülkücü, cemaatçi.. aklınıza ne gelirse hepsinin içinde yer aldım. kulaklarım sikilene kadar da hepsini dinlemeye özen gösterdim. her toplulukta farklı bir şey öğrendim. her çiçekten bir bal aldık yani anlayacağın.

    onca insan, onca tecrübe ve inadına gerçekçilik. mantık dışında hareket edememek.

    tüm bunları yaparken unuttuğum tek şey giden zamanın geri gelmediği gerçeğiydi. hayata dair tek pişmanlığım "zamanın geçtiğinin" farkında olmamam. son 5 senemi hatırlamıyorum desem yeridir. geleceği inşa etmek adına hayatımın en güzel 5 senesini mundar ettim. ne içindi peki tüm bunlar? iyi bir iş, iyi bir gelecek. sikeyim benim ömrümü törpüleyen geleceği. 50 yaşında rahat etsem ne etmesem ne ?

    tüm bu pişmanlığımın sebebi farklı bir ailede doğmamış olmam mı? ne olurdu yani şartların daha iyi olduğu bir ailenin evladı olsaydım da 8 yaşında o lafları işitmek yerine "anneaa bu nutella bitmiiiş" diye bağırsaydım ?

    elbette halime şükrettim her zaman, daha kötüleri düşünüp " şükür bu günümüze" dedik. çünkü öyle insanlar tanıdım ki beni çok şanslı biri olarak nitelendiriyorlardı. alt tarafı bir memur çocuğuyum oysa ki.

    velhasıl. "kader" demekten başka çare yok sonuçta. bu vaziyetin izahatini başka şekilde kelimelere dökemedi kimse.

    çok güzel günlerim de oldu yalan olmasın. hele şu aralar tabiri caizse siki taşağına denk olmak lafının vücut bulmuş haliyim.

    yani öyle gözüküyorum dışarıdan.

    külliyen yalan.

    derler ya ciğerim yanıyor diye. cayır cayır yanıyor amına koyim.

    yalan söylemek konusunda üstad diye seslenseler dönüp arkama bakarım nereden tanıdılar acaba diye. kimi zaman durumu idare etmek için, kimi zaman insanlar üzülmesin diye. sesim titremez, imkanı yok anlamaz kimse. ama dürüstümdür, yalan söylediğini söyleyecek kadar.

    ilk defa durumu idare etmek için bile olsa yalan söylememiştim lan. ilk defa sade ve sadece olayı olduğu gibi anlatmıştım. farklı değerlendirildim, belki de karşı tarafın işine geldi o şekilde değerlendirmek.

    belki de hala toyum ve yaşadıklarımdan zerre ders çıkarmamışım ki bir insana güvendim, inandım. kir göstermem sanırdım oysa ki, ama belli etmişiz bi' kere sevgimizi geri adım da atamadık.

    10 ay oldu, içimdeki ateş söndü. kendimi yaktığımla kaldım.

    şimdi deyiverin bana;

    bunca kimlik bunalımı, bunca yaşanmışlıktan sonra içimdeki canavara nasıl sahip çıkayım ?