şükela:  tümü | bugün
  • aa pilleri elime aldığımda dolu veya boş olduğunu anlamam bir başarı sayılıyorsa, tam olarak bu. yarım saat kadar önce yine oldu bu. mouse çalışmamaya başladı. pili değiştirmek için çıkardım. elimle tartmadım bile. elime alır almaz "ama bu bitmemiş ki" diye düşünüp geri taktım. gerçekten bitmemişti. yeşil ışık yandığına göre azalmamış bile.

    sonra aşırı yoğun mouse kullanan bir insan olarak, bitmiş diye kenara aldığım 20 kadar pilin bir kısmını elimle kontrol ettim. 8 tanesini kenara ayırdım. kenara ayırdıklarımdan denediğim 5 tanesi çalışıyordu. diğer gruptan denediğim 5 pil ise çalışmıyordu. demek ki duygusal bir bağ var. hazır bu kadarını anlatmışken bir de anımı anlatayım.

    993 senesi. nadir başarılarımdan bir diğeri olan olan okuma yazmayı 3 yaşında öğrenmemin üzerinden 3 yıl geçmiş. harfleri okumayı bırak, susam sokağına senaryo yazacak duruma gelmişiz. anaokuluna gidiyoruz tabii. bizimkiler de bana hiç oyuncak almazdı. 2000 yılında dondurmadan playstation çıkana kadar oyuncaksız büyüdüm bildiğin. hatta kuzey kalesi denen bir şeytan icadı hayatımda derin izler bırakmıştır tam bu yüzden (bkz: #35729633). neyse, anaokulundaki oyuncaklara kıtlıktan çıkmış gibi saldırıyoruz. kafam kadar parçaları olan legolar var ve legolarla bir şey yapmanın imkanı yok, zira halihazırda yapılmış olarak veriyorlar sana. tuğla gibi, çatıya koysan durur, o derece kafam kadar legolar. biz de napalım, lego olması sadece bir inanç meselesi olan sekize sekiz renkli küplerle death star yapacak değiliz. nakliye işine girmişiz. oyuncak kamyon kasasına koyup taşıyoruz blokları ordan oraya. aslında hedefim galericilik veya rent a car'dı. sonuçta en az vasfı o gerektiriyor ama nail diye dişsiz bir pezevenk bütün arabaları sahiplenmiş, bize de nakliye işi kalmıştı. ırak sınırından eroin taşır gibi bir ciddiyetle vazifemi eda ediyordum.

    sonra nasıl olduysa örtmenin elinde küçük bir el feneri gördüm. o zamanlar en sevdiğim şey (ve elimdeki tek oyuncak), yapımını dedemden öğrendiğim bir pilli lamba. 2 tane orta pili üst üste koyup, bant varsa bantlayıp, yoksa elle sabitleyip, altından ve üstünden bir tel parçasına temas ettirmek ve ucuna küçük bir ampul tutarak ampulü yakmak. neyse, saldırdım el fenerine. örtmen pilinin bittiğini iddia ederek çalışmadığını gösterdi ama ben dinlemiyordum tabii. elinden kaptım aleti. hemen pilini çıkardım. 7/24 pilli lambayla oynayınca insan pillerin dilinden anlıyor mudur nedir, bir şekilde pillerden birinin bitmediğine kanaat getirdim. diğer pil bitmişti. sonra örtmenimiz bu sapıkça çıkarım karşısında şaşırınca, yeni pille ikisini de denedik. dediğim gibi, pillerin birinin bitmiş, diğerinin bitmemiş olduğunu görünce hepten şaşırdı. ben de kendimle gurur duyuyorum tabii. feneri de çarptım bu arada. no more pilli lamba diyerek feneri adeta sevinçten götüme sokup bedenimin bir parçası haline getirecektim. hatta rahatlıkla söyleyebilirim ki, hayatımın en mutlu anıymış bilmiyordum. en azından akşam peder bey beni almaya gelene kadar en güzel günüydü diyebilirim. arabada vaziyeti heyecanla anlatıyorum tabii. sonra ne olduysa peder bey bir hiddetlendi. sanki büyük atalarımız ark of the covenant'ı taşıyan yahudilermiş de, ordan elde ettikleri özel güçlerle pillerin bitip bitmediğini anlıyormuş, bunu da nesiller boyu saklamışız ve tanrıyla yaptığımız covenant nedeniyle saklamak zorundaymışız gibi feneri alıp camdan fırlattı. karlı bir gündü amınakoyim, dün gibi hatırlıyorum. ben ne olduğunu anlamayıp south park karakterleri gibi şaşkınlık içinde olan biteni izliyorum. bir yandan da "heralde büyük bir kabahat işledim" diye düşünerekten salak salak espriler yapıyorum. mesela 82 evler diye bir olgu vardı bizim oturduğumuz yerde. "82 evlerde 82 tane ev mi var ehe" gibi esprili salak sorular soruyorum ortamı yumuşatmak için. 2-3 bayram önce niye o gün öyle bi şey yaptığını babama sordum. hatırlamadığını söyledi.

    ben o günden sonra durmadım tabii. elime geçen her pili elimle tartmaya başladım. ağırlık gibi bir his bu. ağırlığı fark ediyormuşum gibi geliyordu elimle tarttığım zaman ama bir gün gizlice babamın bakkallık dönemlerinden kalma tartıya koydum, boş pille dolu pil aynı ağırlıktaydı. bir ilginçlik vardı. sonraları pilleri ağzıma doldurmaya başaldım. genel olarak bizimkilerden, okuldaki öğretmenlerden falan düzenli dayak yediğim için (bkz: #37381112) stresli bir çocukluk geçiriyordum. stresle baş etmenin yolu ise ağzıma pil doldurmaktı. 3-4 tane aa pili ağzıma doldurup deli gibi oynuyordum ağzımda. bir kere yine pilleri ağzıma doldurmuş, salyalar saçarak takılırken anneme yakalandım ve feci dayak yedim. ne var ki, dayak yedikçe coşuyordum. salad fingers'ın elini sürekli paslı zeminlere değirmesi gibi, pillere dokunmadan rahat edemiyordum. misafirliğe gittiğimiz yerlerden falan ufak ufak pil çalmaya başladım. bunları bir poşette toprağa gömüyordum çünkü pillerle oynamam yasaktı. her şey yasaktı zaten amınakoyim. pil de bunlardan biri olmuştu. sonra nasıl olduysa o saplantıdan kurtuldum. sokağın sonundaki arsada 50 ila 100 arası pil toprağa gömülü kaldı ve üzerine apartman dikildi. hala memlekete gittiğimde o sokağa gidiyorum ama eski heyecan yok tabii. belki benim piller toprağın altında duruyordur. belki de insan medeniyeti bir savaşla falan yok olduktan milyonlarca yıl sonra evrilen yeni bir tür, toprağın altındaki bu pilleri bulup, bağdat pillerini bulmuş gibi şaşıracak.
  • bugün bir yenisini eklediğim hede.

    öğlen yemeğinde buralarda sürekli söylenen bir dönerciye gittim. içerisi hınca hınc* dolu. arkalardan iki masa kalktı. dayı ensemden tuttuğu gibi "seni şöyle alıyım deliğanlı geç geç geç rifat ilgilenin abim" falan diye iteledi kör kalabalığa beni. üstümü başımı düzeltip geçtim masaya. boşları kaldırırlarken siparişi alıp gittiler. benimle birlikte karşı masaya da bi dayı oturdu. göz göze geldik. kafamla hafifçe eğilmek suretiyle selam verdim. aynı suretle selamımı aldı ve siparişler geldi. gelir gelmez ikimizde şık bir hareketle acı biber kavanozuna uzanınca tekrar göz göze geldik. duello öncesi silahlarına davranan iki silahşör gibi birbirimize meydan okuduk resmen.

    dayı üzerim dedim içimden ama. dinlemedi. kendisi bi ekmekten bi biberden ısırarak açtı duelloyu. aha dedim. şimdi ananı laciverde boyadım. bi ekmekten yarıya kadar da biberden ısırdım. dayı baktı olacak gibi değil. elindeki büyük ayrana da güvenerek bir sonraki hamlesini bi dönerden, biber sapının ucuna kadar biberden, sonra tekrar dönerden ısırarak yaptı. ulan dedim insafsız herif. o kadar şeyi nası sığdırdın ağzına. dedim hadi olum. ya allaah!

    bi dönerden ısırdım. bir parmak büyüklüğündeki koca bir biberi de öylece attım ağzıma. dayının gözler fal taşı gibi açıldı. ne sandın yarraaam ifadesiyle çiğnemeye devam ettim. dayı başarabilirim diyerek son bi hamleyle hareketimi taklit etti. en azından berabere bitsin diyerek. ama kararlıydım pes edene kadar bırakmayacaktım. bi o, bi ben derken dayı 1-2 tane biberi komple yuttuktan sonra öksüre öksüre tuvalete koştu. gelince de garsonlara atarlandı "kaldırın şu biberi şurdan" diye. oturdu uslu uslu yenilgisini kabul etti. bende nispet olsun diye kalan bütün bir ekmeği aynı şekilde bütün bütün biberle yedim. şuan ağzımı hissetmiyorum. hala dilim uyuşuk.

    ama değer mi ? absolutely!

    daha göz düellosuyla hayata küstürdüklerimi saymadım.