şükela:  tümü | bugün
  • bundan yaklaşık 3 sene öncesiydi. üniversiteye yeni başladığım, post-teenager dönemlerimdi. o güne müteakip 2 sene boyunca hafta içi her günü tekerrür edecek tınaztepe-konak-inciraltı yolculuğunun ikinci kısmını gerçekleştirme gayesiyle, kulaklıklarımdan çalan ahenkli bir müzik, ağır ağır biniverdim 311 e. müzikle dalmıştım zengin olma hülyalarına. milli piyangodan büyük ikramiye bana çıkmış da milyonların sahibi olmuştum. o bindiğim de zaten eshot değil de porsche 911 4s cabrioletti. öyleydi işte, hoparlörden gelen bangır bangır yabancı müzik eşliğinde sağımda solumda ilik gibi hatunlar vardı, ellerinde poşetler yer vermemi bekleyen orta yaş bunalımlı beyaz türk kavminden teyzeler değil.
    bu hayaller eşliğinde çıkardım cebimden kent kartımı, bastım makinaya, o mekanik abladan gelen elektronik bakiyeniz yetersiz cümlesi hatırlattı bana aslında çulsuz bir üniversite öğrencisi olduğumu.

    hayınsın eshottaki elektronik vicdanlı abla, zalımsın 311le geçen çileli inciraltı yolları.
  • --- spoiler ---

    bir gün uyandım ve dünya çok garip bir şekilde işliyordu. ilk gözüme çarpan, sabaha kadar iner ümidiyle açık bıraktığım torrentin bilgisayarımdan parça parça silindiğiydi. ayılmak için banyoya gittiğimde tersine akan musluklarla karşılaştım. önceki gün çok mu içmiştim? hayır. belki de hala uyuyordum. kendini çimdikle. hayır. karnımı doyurmak için buzdolabına doğru ilerledim. kapağı araladığımda, iki hafta önce bozulmuş olan yoğurdun kendine gelmiş olduğunu fark ettim ve üç gün önce bayatlamış ama şu an gayet taze gözüken ekmeğimle yoğurdu mideye indirdim. kirlettiğim tabakları içeri götürürken, tabakların kendi kendine temizlendiğini görmek de çok hoşuma gitti ve onları öylece bıraktım. ev arkadaşım salih’in odasına doğru ilerledim ve kapıyı açtım. yatağında yetmiş yaşlarında fakat ayıcıklı eşofman altı giymiş biri uyuyordu, aynı salih’inki gibi. şaşırmadım ama yine de kontrol etmek amacıyla aynaya baktım ve işte tam o an omzumda kocaman bir el belirdi ve her şey karardı.

    gözlerimi açtığımda karşımda garip giysili beş kişi duruyordu, arkam da ise bir kişi. karşımdaki en yakın kişi çok uzun ve turuncu bir fötr şapka takmış, afro saçlı, sıska ve üzerinde turuncu-mor karışımı disko kıyafetleri zenci bir erkekti. arkasından hale şeklinde gök kuşakları ve gök kuşaklarına bir nota defterinde olduğu gibi sıralanan notalar fışkırıyordu ve ıslık çalıyordu. mor camlı gözlüklerinin arkasından bana sert bakışlar fırlattı.

    onun yanındaki eleman ise, görüntüsü normal bir insandan çok bir umut sarıkaya karikatürünü andıran, mor tişört ve kot giymiş, yüzünde “her şeyin farkındayım ve bu durumdan memnun değilim” bakışı olan bir kadındı. elinde kocaman bir kalem vardı, faber castel 0.9 uçlu idi. piç pek paylaşımcı değildi galiba. benim yokluktan belirdiğimi görünce kılını bile kıpırdatmamıştı. bu kadını sevmiştim.

    ortada ise siyah bir smokin giymiş, ağzında kocaman bir puro ve elinde bir martini olan, tek gözüne mercek takmış, kocaman bir gülüşe sahip biri vardı. saçları arkaya doğru jölelenmişti ve ensesine kadar geliyordu. lanet olsun, adam çok karizmatikti. ne zaman hareket etse ceketinin kollarından, ceplerinden, boynundan ve paçalarından para dökülüyordu ve adam sadece ve sadece bana bakıp gülüyordu. garip değil.

    soldan ikinci kişi ise göz bebekleri yerine 0 ve 1 olan, sivri uçlu kulaklara ve çok sıska bir vücuda sahip, uzun deri ceket, kot pantolon ve siyah dar bir tişört giymiş biriydi. çok soğuk bakışlara sahipti. daha sonradan öğrendiğime göre çift cinsiyetli ve baya çapkın biriymiş. halbuki en çirkinleri oydu.

    sonuncu kişi, gri takım elbise giymiş, gri kravatı beyaz gömleğinin dibine kadar çekilmiş, kare kemik çerçeveli ama hipster gibi gözükmeyen gözlükleri olan, yüzünden bıkkınlık ve sıkılmışlık akan ve arkasında gri bir hare bulunan bir adamdı, daha doğrusu sonradan öğrendiğime göre cinsiyetsiz fakat erkek görünüşlü biriydi işte. memurdu bildiğin. elinde bir klasör taşıyordu, gri fona gri tonla yazılmış yazıları vardı dosyanın. haliyle üstünde aslında hiç bir şey yazmıyormuş gibi gözüküyordu, fakat eminim ki bir şeyler yazıyordu. biliyordum, sadece biliyordum.

    arkama dönüp baktığımda ise, koyu mavi tenli, siyah bir kovboy şapkası ve siyah uzun deri bir ceketi olan, pis sakallı, yüzünde ve bileklerinde pek çok yara izi olan ve ağzı açlık kokan iki buçuk metrelik biri omzumu tutmaktaydı. adam feci haldeydi. sonra konuştu.

    “onu buldum. alt üst olmuş zamanda tek aklı başında hareket eden buydu, bir başkası olamaz.”. her yerinden para saçan adam gülüşünü daha da büyüterek “iyi bakalım, o zaman aydınlanma ayinini başlatabiliriz.” dedi.

    sonra farkına vardım, bu “gerçekten” bir rüya değildi, ve bağırmaya başladım.

    "sessiz ol seni sersem, burada düzeni geri getirmeye çalışıyoruz, zamanı, seni!" diye bağırdı gözlerinde 1 ve 0 olan. dedim ki, " açıklama istiyorum! neden buradayım, siz kimsiniz!? ve ne ayini !?". zenci olan yanıma doğru eğildi ve konuşmaya başladı. o kadar ahenkli ve uyaklı konuşuyordu ki, sanki pürüzsüz bir ses dalgası üzerinde sırt üstü uzanmış ve vücudumun dalga üstünde kalan kısımlarından sıcak esen bir akşam meltemi geçiyormuşçasına rahatladım. "sen öldün, ama doğdun da; bedenin tamam, şimdi sıra aklında.".

    tam son kelimesi biterken, önümüzde kocaman deri bir psikolog koltuğu belirdi ve beni oraya doğru sürüklediler. bir daha ağzımı açmadım, çünkü zenci olan resmen beni uyuşturmuştu. beni koltuğa yatırdıktan sonra, hepsi birden sağ baş parmaklarını iki kaşımın ortasına doğru bastırdı ve birden gözleri kör eden bir ışık belirdi. ondan sonra siyah beyaz bir film şeridi belirdi gözlerimin önünde. devamı, evrenin ve ondan önce var olmuş altı eski evrenin varoluşlarının özetiydi. ilk altısı sırayla var olup yok olmuş ve anladığım kadarıyla şimdiki evren, var olacak son evrenmiş. etrafımdakiler de, evrenin en güçlü altı kuvvetinin bir imgesiydi. bu imgeler, en kuvvetli kimse ona göre değişiyordu. aralarındaki en yaşlı olan bendim, zamanın ve düzenin imgesi, eski adım tak fakat şu anki adım demir, sonra yalnızlığın ve acizliğin imgesi olan isimsiz(mavi olan), sonra çizginin ve fikrin imgesi olan da(elinde kalem taşıyan), sonra müziğin ve duyguların imgesi olan pire (zenci), daha da sonra paranın ve günahların imgesi olan bank (para saçan), sonra şehrin, yıkım ve yaratımın imgesi olan istan (memur olan) var olmuştu ve en genç olanımız ise elf kılıklı olan, siber evrenin, savaşın ve sapkınlıkların imgesi gogel’di.

    diğer altısından önce pek çokları gelip gitmişti. ama zaman, yani ben, hep bir imge olarak var olmuştum. ölüm bile sıradanlaşıp imgesini yitirmişti. onun yerine mesajcıları kullanıyorduk, yaşayanların ruhlarını alıp cennete veya cehenneme onlar götürüyordu. bir zamanlar buğdayın bile imgesi vardı. hepsi gelip geçecek, bu imgelerin hepsi değişecek. ben kalacağım, sadece ben, son evren de yok olup gidince her şey benim ellerimde olacak. varlık adlı kitap sona erecek ve altında benim imzam olacak.

    peki niye intihar etmiştim ki? evreni, zamanı neden kısa süreliğine de olsa riske atmıştım? çünkü anlamam gerekiyordu. şu an yaşayan canlıları, şu anın insanlarını anlayabilmem gerekiyordu. 19 senelik işi erkenden bitirip, bir annenin karnında vücut bulmam ve dünyaya inmem, orada 19 sene yaşamam gerekiyordu. bu yüzden imgemden çıkıp, her şeyden habersiz basit bir insanoğlu gibi yaşadım dünya’da. şimdi ise yepyeni bir ben var karşımda. yeni adım demir, zaman’ın ve düzenin imgesi, rahmetli ölüm ve yaşam’ın üçüz kardeşi, olmuş, olan ve olacak, varlığın sonunun başlangıcı…

    gözlerimi açtığımda her şey yerli yerindeydi, planım doğru çalışmıştı. gülerek bizimkileri selamladım. beni gördüklerine pek sevinmişlerdi. şimdi birer içki alıp son 19 seneyi tartışacaktık. bank hallederdi içkileri. içmek en sevdiğim günahtır…
    --- spoiler ---
  • * kanunlar önünde tekrar kaçak, yollarda yolcu olduğu bir zamandı gene. genç sayılabilecek bir yaşını yaşıyordu şimdilerde ama ne fayda. tekrar diken üzerindeydi ve işin daha kötüsü artık daha tecrübe sahibiydi bu konuda önceki yaşanmışlıklarının da etkisiyle. selim dayı'nın ölümü üzerinden çok zaman geçmişti, ilk kez aynı durumla sınandığında düşünmediği çok detay vardı ve şansı biraz da yaver gitmişti işin aslı. ama şimdi bütün o detayları düşünmek zorundaydı. elindeki bütün bürokratik gücü bir anda tüketmişti. vekilin oğlu ile artık hiç bir şekilde iletişim kuramazdı, mümkün değildi. ve aksi gibi ötekiler de hiç olmadıkları kadar güçlenmişti. sardığı cigarasından dudağının yarısıyla oksijeni çekerek içine derin bir nefes aldı. bu meretin esprisi de oydu ki dumanını oksijenle beraber içine çektiğinde çok daha çabuk etki ediyordu sinir sistemi üzerinde. hadi ama, bu iyi gelecekti. daha sakin olabilecekti en azından bu sayede ve şu anda sakin olması hayati önemliydi. ilk defa cigara içtiği zamanı anımsadı ama buna ihtiyacı yoktu şu anda. geçmişe gitmek, dikkatini dağıtırdı. ama gene de durumu şimdikine nazaran çok daha iyiydi. tek derdi ev ahalisinin hareketlerinden şüphelenmesi, durumu anlamasıydı. kovacı selim henüz hayattaydı ve silahını elinin altına zulalamadan uyuyabildiği zamanlardı. sefildi ama sefaletin tadını alabilir durumdaydı. bir keresinde bir kaç arkadaşıyla buluşup bir kaç çay içtikleri bir yere borçlu bile kalmışlardı ama güzel vakit geçirmişlerdi. hayır! geçmişe gidemezdi.

    polisleri, hacı veya onun adamlarına yeğlerdi. mutlaka duymuşlardır ne durumda olduğunu ve şu saatten sonra en yakınları dahil kimseye güvenemezdi. insanlar, ucuz yaratıklardı ve doğru bir bedeli ödediğinde hiç de zorlanmadan satın alınırlar veya kiralanırlardı. neden olmasın ki? hacı'nın şehrin uyuşturucu pazarında tekelleşmesi ve karşılığında emin'i de onun yerine tayin etmesi, en azından böyle bir vaat ile emin'i kendine köpek etmesi çok da zor değildi. emin'i düşündü... emin, çaresiz ve kimsesiz gelmişti ilk kez yanına. göz yuvalarına büyük gelen gözleri, gereğinden fazla uzun bir suratı vardı. alnı, herhangi bir yüze alın olamayacak kadar geniş, küçük bir ağızı vardı. henüz 17 yaşındaydı. yaklaşık 10 yıl oluyor... irili-ufaklı pek çok işte ona söyleneni beklentilerin daha üzerinde bir özen ve başarıyla yapmıştı. bugüne kadar hiç bir zaman sorgulamamış, en ufak bir hileye başvurmamıştı. düzgün bir adamdı. hadi ama pis işlerle uğraşan birisi ne kadar düzgün olabilir ki? ama kendi kapsamında bulunabilecek en düzgün adamdı. aslında biraz saf bir şey bile sayılırdı. öyle olmasa şimdiye kadar mutlaka farklı şeyler düşünür, aldığından fazlasını elde etmek için elinden geleni yapardı. belki de sadece doğru zamanı bekliyordu. ötekiler gibi aptallık yapmak ve güçlü bir adama kazık atmaya çalışmak yerine daha akıllıca davranarak o güçlü adamı kazıklamak için onun gücünü kaybetmesini, biraz tükenmesini beklemişti. belki de şu anda ihanete hiç olmadığı kadar yakındı. yarın kral olmak için dün ona sadece iyiliği dokunmuş bir adamı harcamak çok zor olmasa gerek. hem aksi halde öz anne-babasına kazık atan evlatlar hiç bir zaman dünyamızda var olmazlardı. cigarasını yarıda söndürdü. sararmış zıvanadan çıkan son dumana baktı, sanki son duman dans etmek ile can çekişmek arasında sıkışıp kalmıştı.

    masanın üzerindeki silaha yöneldi, vazgeçti sonra. belki de yıllar sonra pantolon kuşağında hissettiği, özel dikim ceketlerinin gizli ceplerinde ağırlık yapıp da yürüyüşünde ufak bozulmalara sebep olan o şey olmadan kapıdan çıkacaktı. ama hiç bir şekilde dikkat çekmemeliydi. taksiye binmek veya özel otomobil ile seyahat etmek olası bir polis çevirmesinde açık hedef olmaya eşdeğer, en güvenli kamufle olacağı toplu taşımalar içinse geceyarısı çok geçti, seferler bitmişti. ilk depoları olarak uzun yıllar kullandıkları ve kimsenin bilmediği bu daireden çıkmalı, şu yahudi peynir tüccarı ile olsun görüşüp, vekil oğluna iletmesi için bir şeyler söylemeliydi. yahudilerin en sevmediği tarafı geldi aklına o sırada; fazla düzenli olmaları ve erkenden uyumalarıydı. ne iş yaptıkları önemli bile değil, bütün yahudiler erken uyurlardı ama öte yandan en sevdiği yanı da oydu ki söz konusu ticaret olduğunda fazlasıyla güvenilir olurlardı. bu iki zıt durum için de aksi ile hiç ama hiç karşılaşmadı. silahı masanın üzerinde bırakarak dairenin kapısını kilitleme gereği duymadan çıktı. dışarıdan bakıldığında bir ailenin evi gibi görünüyordu, komşular zaten yozlaşmanın etkisiyle hangi dairede oturan kimsenin ne yaptığını, kim olduğunu dahi neredeyse bilmiyorlardı. kapıdan çıkıp birkaç adım attıktan sonra aliş'i gördü. aliş artık koca adam olmuştu. metris'te geçirdiği yıllardan sonra emekliye ayrılmıştı ve aktif olarak hiç bir zaman iş yaptırılmamıştı. gariptir ki pis işlerle uğraşıyorsanız adli sicil kaydınız fazlasıyla temiz olmalı. hem müşteri hizmetleri elemanı, tezgahtar alırken bile adli sicil kaydı işe kabul sebebiyken bunevi işler için şüpheye yer kalmamalıydı. hızlı bir plan yaptı ve aliş'in detayları bilmesine gerek yoktu. yanyana olduğunuz insanların paniklemesi en çok size zarar verir. panik yapan takım arkadaşınız takımınıza gol yedirir, panik yapan gemi mürettebatı gemi batırır ve bunların olmasını hiç bir zaman istemezsiniz. aliş'e vakit kaybetmemek gerektiğini söyleyerek mahallenin aşağısındaki vatan caddesi'ne kadar ondan birkaç metre önde yürümesini ve aksi bir durum olursa ıslık çalmasını tembihledi. hiçbir şeyden haberi olmadığı için ona güvenebilirdi. hayatta sizinle ilgili hiçbir şey bilmeyen insanlara kolayca güvenebilirsiniz. istese de size zarar veremez çünkü. aliş öyle değildi, en azından hiçbir şey bilmediği söylenemezdi ama bu durumla ilgili hiçbir şey bilmiyordu ve önemli olan da buydu zaten.

    sokağın aşağısında yol, sağa doğru kıvrılıyordu. aliş, arkasından yürüdüğünden emin olmak istercesine sağa dönerken kafasını sağ omzunun üzerinden çevirip baktı, oradaydı. sonrasında sola dönecek ve şu yeni yapılan stadın önünden vatan caddesi'ne çıkacaklardı. öyle de oldu. bir bina dolusu polis ile arasında sadece yarım metro istasyonu kadar bir mesafe vardı. polislerden çekinmiyordu, hiç çekinmemişti. basit bir yazılı sınavda kopya çekme gereği duyacak yeterlilikte ve en kısa cümleyi kurmakta dahi güçlük çekebilecek kapasitede kimselerdi genellikle. keza hayatlarında polis olmak dışında hiç bir vasıfları olmadığı için yaptıkları işten, o işin niteliğinden çok attıkları her adımda mensubu oldukları tebanın ağırlığı ile hareket ediyorlar, boş vakitlerinde işçi bayramı kutlayan işçileri ve ekmek almaya giden çocukları öldürüyorlardı. ona, yapabilecekleri bir şey yok ve şu halde atlatmak en az her zamanki kadar kolaydı. ana caddeyi takip ederek şehremini'deki otobüs yazıhanelerinden birisine gitti, en yakın saate otobüs bileti alıp kapıda park halinde duran servise bindi. yolcu servisleri, bu gibi durumlarda en güvenli ulaşım sistemiydi. ben hiç bir zaman otobüs firmalarının yolcu servislerinin çevirmelere takıldığını veya dikkat çektiğine şahit olmadım. serviste onun dışında üniversite öğrencisi oldukları her hallerinden belli olan bir erkek ve bir de kız çocuğu vardı. kız, şoförün hemen arkasında ve otomatik kapının tam karşısındaydı. çocuk ise onun çaprazında, kapının hemen arkasındaki tekli koltukta. daha arkalara ve karanlık olan koltuklara doğru ilerledi. arada kız, çocuğa yarım bir bakış ile bakıyor, çocuk bu adımları hiç yakalayamasa da yol boyunca genellikle kıza bakıyor ve arada(tam da kız ona yarım bakış attığında) camdan dışarıya bakıyordu, gülümsedi. gene dikkati, çekilmemesi gereken bir detaya saplanmıştı. dikkatini çekti sinirle yüzünü ovuştururken. otogar'a ulaştıktan sonra aynı firmanın bir başka servisine elindeki bileti kabaca göstererek kendini attı. pangaltı'ndaki yahudi peynir tüccarına gitmek için şişli servisini kullanması lazımdı.

    servisin hareket etmesini beklerken sahip olduğu her şeyden vazgeçebilmeyi istedi. sıfırdan başlanacak bir hayat, gidip de çok istediği hukuk fakültesinde okuyup özellikle kocaları tarafından şiddet gören kadınların boşanma davalarına gönüllü bakacak bir avukat olmayı çok istedi, servisin şoförü tüm bu şeyler olurken her şeyden habersiz elindeki ekmekten ısırarak açtı teybi.
  • (bkz: ekşi itiraf)
  • çay, makarna, hazır çorba, beyaz peynir, yumurta.
    standart bir öğrenci evinin temel ihtiyaçları. kurşun kalem izinden kararmış bir kareli bloknot yaprağında yazılı alışveriş listesi. evdeki tek multinet sahibi olmanın getirdiği yükümlülük olan aynı listesi kadar standart aylık alışveriş ritüeli.

    listedeki zaruretleri market arabamın metalik kasasına doldurduktan sonra kendimi ufak tefek tatlarla kandırma namına abur cubur reyonuna ilerledim ağır ağır. bisküviler, çikolatalar arasında gezinirken mazi denen illet açıklarda yüzerken tutan kramp gibi kıskıvrak yakaladı zihnimi, ardından adım adım ilerleyerek bedenimi. çocukluğumdu bilincimin kadrajındaki değişim. evet çocukluğum.

    takvim yapraklarının 2013ten adeta bir karasineğin kanatlarını çırpma süratiyle 2000li yılların başlarına evrilişiydi bu. küçükken her pazar annem, babam ve çekirdek ailemizin biricik evladı olan ben carrefour'a alışverişe giderdik. serin, yüksek tavanlı, aradığın aramadığın herşeyi bulabileceğin, reyonlarında ilerlerken sözlerini o yaşta asla bilmediğim yabancı şarkılar çalan bu devasa market ne kadar da büyülü gelirdi o zamanki bünyeme. zira ailemin tek çocuğu bendim, market arabasının demirlerine ayaklarımı koyup kendimi yarı kaygan zeminde hızla bırakmak başta olmak üzere birçok şımarıklık ve geri zekalılık hakkının yegane sahibiydim. bunların ötesinde 'benim alışverişim' diye bir olayım vardı. hafta içi okulda teneffüs aralarında tıkınmak için alınan bisküvi, çikolata, kek, meyve suyu gibi bilumum abur cubur gıdaları ihtiva ederdi bu 'benim alışverişim'. haftanın beş günü yetecek şekilde beşer beşer doldururdum hepsinden. lakin babamın onayı olmadan asla yapmazdım bunu.

    + baba, kendi alışverişi mi yapabilir miyim ?
    - tabii oğlum.

    her seferinde onaylardı babam. ve her onay sonrası bizzat sahibi olduğum market arabasını son sürat yönlendirirdim malum reyonlara. dedim ya, her birinden beşer beşer, ne eksik ne de fazla. bunu gerçekleştirdikten sonra inanılmaz bir sevinç kaplardı benliğimi. bu mutluluk yiyeceğim eti cinlerden, ülker biskremlerden değil. babamın bana her seferinde nazikçe verdiği onayla minik dimağımda çizdiğim mutlu aile tablosu yüzündendi. bu ani mutluluğu üzerimden attığımda arabayı sürüşüm birden yavaşlar umut dolu hülyalara yelken açardım alışveriş bitesiye kadar :

    ''aradan yaklaşık 20-25 sene geçmiş; ben, karım ve isimlerini taa o zamanlardan belirlediğim iki kızım carrefourda alışverişe çıkıyorduk. evlilik, aile babası olmak ne kadar da tatlı şeylerdi öyle. kızlarım 5-6 yaşlarında ve her gelişimizde muhakkak şeker-çikolata almamı istiyorlar ve ben bu isteklerine onları öperek ve istediklerini alarak karşılık veriyorum. ertesi gün yapacağım işbaşından olsa gerek hayalimdeki tablo kısa bir süre sonra kasada sonlanıyor.''

    bu denli basit, bu denli temiz, bu denli saf, bu denli umut dolu hayallerin sahibiydim işte. babamın bana gösterdiği nezakete iade-i iltifat niteliğindeydi bu hayaller. belki ona doğrudan değil, ama müstakbel torunlarını ufacık da olsa mutlu ederek sunacaktım minnetimi.
    hayalimdeki alışverişin bitimiyle bizim pazar alışverişinin bitimi istisnasız kesişirdi. kasiyer ablaların suratsız bir biçimde babama yönelttiği ''beyfendi ödeme nasıl olacak'' sorusu bu küçük mutlu serüvenler ve hayallerle dolu bir carrefour ritüelinin bitiş düdüğüydü adeta. aldıklarımızı poşetlere doldururken iyesi olduğum çikolataların mutluluğuyla, hayallerimin tatlılığı iç içeydi. ikisi de somut, ikisi de yanımda, yüreğimdeydi. sürrealist bir adam olacağım veletlik dönemimde belliymiş meğerse.

    çay, makarna, hazır çorba, beyaz peynir, yumurta.
    standart bir öğrenci evinin temel ihtiyaçları. kurşun kalem izinden kararmış bir kareli bloknot yaprağında yazılı alışveriş listesi. bunların yanında alınmış bir kaç adet abur cubur. ve bunların yanında artık olmayan hayallerim. okuduğu okulda hiç bir başarı gösteremeyen, hedeflerinin ve hayallerinin fersah fersah uzağında bir ben.
    küçükken evliliğin, mutlu aile babası olmanın, güzel ve sevdiği bir eşi olmanın hoşnutluğunun bilincinde olan bu adam yaklaşık 10 sene sonra hayatına her giren kadından darbe yemiş, aşkın, evliliğin, aile babası olmanın tadını zerre kadar düşünmez hale gelmiş. annesi arayıp 'iyi misin' diye sorduğunda 'iyiyim' demeye yüzü yok artık, babası ise kendini dünyaya kapamış oğlu dahil herkese duvarlar örmüş. bu çocuk 'benim alışverişim' i yaparken hayaller kuramıyor artık, fiyatına ve son kullanma tarihine bakıp arabaya atıyor. çünkü hissizleşmiş, hissizleştirilmiş...

    +beyfendi ödeme nasıl olacak ?
    - mu, mu, muğ multinet.
  • tavanı seyretti uzun uzun... oda kapısının camından içeri süzülen ışıkta her bir çatlağı başka bir ölü cisim doğuran o eski badanalı tavan... tırnaklarını ranza demirine vurdu ritmik bir şekilde. kendine güvenmiyordu, güvenmemesi gerektiğini öğrenmişti. insan kendine dahi güvenemiyorken kime güvenebilirdi ki? zaten sorunu buydu temelde. herkese ve herşeye karşı duyduğu güvensizlik sonunda onu bu tımarhane deliğine kadar sürüklemişti. dişlerini gıcırdattı, nefret ediyordu.

    sözlerini tutmayan ebeveynlerden, bir ömür birliktelik yemini edip de çok uzun süre bu yemine sadık kalmayı başaramadıkları eski eşinden, olur olmadık yalanlarını örtmede ona olan sevgisini kullanmaktan ve defalarca bunu yapmaktan çekinmeyen sevgilisinden. bu şartlarda herhangi birisine veya bir şeye güvenmek zaten akıl işi değildi. ama diplomalı deliler olduğuna inandığı kafa doktorları onunla aynı kanaatte değillerdi. kimseye karşı güven duygusu olmayan adamlar gerçekçi değillerdi. romanlarda veya filmlerde olurlardı ancak. hatta çok da güzel birer tipleme olurlardı. bir narkotik polis, uyuşturucu taciri veya consiglire'ine dahi güvenemeyen italyan asıllı amerikan mafya babaları... ama etten ve kemikten, kelimenin tam anlamıyla gerçek bir insan için güvensizliğin böylesi delilik belirtisi olarak kabul ediliyordu. öyle olsa bile bu durumun onu bir hücreye kapatmak için yeterli ve geçerli bir sebep olması garipti. sokaklarda kendi iç dünyalarında birer tecavüzcü, seri katil ve belki çok daha fazlası olan insanların yanında kendi iç dünyasında güvensiz olan ve buna göre bir hayat yaşamayı tercih eden kimseler için böyle bir uygulama doğru değildi.

    aslına bakarsanız bundan rahatsızlık da duymuyordu. en azından doktorlar ve hastabakıcılar dışında kendini güvende hissediyordu. deliler, zaten dünyadaki en masum azınlık gruplardı. kimseyle savaşmazlar, terör örgütleri yoktur ve hatta onlar için adam gibi bir gün bile yoktur. işçilerin bile bayramının olduğu bu dünyada delilerin bayramının olmaması da çok garip. ama ona göre hep siyasetçilerden kaynaklanıyordu. şöyle delilerin haklarını da savunabilecek 3-5 tane siyasetçi o parlamentoda olsaydı durum çok daha farklı olabilirdi. buna gerçekten inanıyordu ama en çok da siyasetçilere güvenmiyordu. eğer kontenjanla 3 tane deli milletvekili görevlendirilecek olsa en kurnazların deli raporu alıp da görev için başvuracağını ve bu durumun diğerlerinin de işine geleceğini düşünüyordu. tavandaki karton bardak şeklindeki çatlak çekti dikkatini. bir kahve bardağını andırıyordu. orta boy, yağsız ve köpüksüz, ekstra sıcak olarak sipariş edilmiş bir kahve bardağı. kahve bardaklarına da güvenmiyordu. üretimde hata yapılabiliyordu. karton bardaklar dikiş yerlerindeki hatadan dolayı üzerine dökülebilir ve ıstakoz gibi haşlayabilirlerdi. keza tutmak konusunda girinti ve çıkıntılar akıl edilemediği için şehrin en kalabalık yaya caddelerinden birisinde elinden kayıp düşebilir ve etraftaki insanların kıyafetleriyle beraber kıyafetlerinizi, ayakkabılarınızı mahvedebilirdi.

    tavandaki kıvırcık saçlı kadın figürü dikkatini çekti. en çok da bu o çatlağa güvenmiyordu. her an bütün bir bina o çatlaktan başlamak suretiyle üzerine yıkılabilirdi. kadınlara öteden beri muazzam bir güvensizlik ile yaklaşırdı. fazla tutkululardı çünkü kadınlar. doğuştan sahip oldukları entrika yetenekleri ve toplumun da tetiklemesiyle en sıradan kadın bile zaman içinde bir canavara dönüşebiliyordu. ortada hiç bir sebep yokken bile yalan söyleyebiliyorlardı. erkeklere de güvenmiyordu. her gece aynı yatağa yattığı eşini bile gözünü kırpmadan ve bulduğu hemen her fırsatta aldatan yaratıklar, herkesi ve en kolay şekilde aldatabilirlerdi. ama gene de erkekler bu konuda kadınlara göre daha yeteneksiz ve beceriksizlerdi. kolay ağlayamazlardı çünkü kadınlar kadar ve kendilerini affettirmek için sığınmacı bir ruh haline bürünemeyecek kadar "güçlü olmak" dürtüsüne sahiplerdi.

    ışık söndü, karanlığa karşı muazzam bir güven duygusu geliştirmişti. sadece karanlığa güvenebiliyordu. tavandaki çatlakları gizlediği gibi onu da gizlediğini düşünüyordu. çok uzun süre karanlıkta kalmıştı. odasının penceresine kalın ve siyah bir perde takmış, hiç bir şartta ışıklarını yakmamış ve buraya gelmeden önceki son 2 ayını hemen hemen öyle geçirmişti.

    artık uyumak için yeterince güvendeydi...
  • kısım 1

    akşam evin kapısına geldiğinde içi bir semt pazarını andıran çantasında anahtarlarını aradı. anahtarı ait olduğu yerde hafif büktü ve kapı gürültü denilebilecek bir gıcırtıyla ardına kadar açıldı. tavşanlı terliklerini, sabah kapının hemen yanında çıkarmıştı, yere çıplak ayakla basmaktan korkmuşçasına çıkarılmıştı terlikler. ama öyle olmadığını, aceleden evden terlikleri ile çıkıp da geri dönmek zorunda kaldığını biliyordu. ışığın anahtarına nazik ve kırılmasından çekiniyormuş gibi dokundu...

    boz mantosunu çıkartıp, kapının hemen çaprazındaki vestiyere asmış, çizmelerini çıkartmaya çalışıyordu. bir an aynada kendisini gördü ve bu suratsızlığı hiçbir zaman kendisine yakıştıramıyordu... önce şapkasını çıkardı, boşta kalan sağ eli ile saçlarına bir klark attı ve "naber fıstık" dedi aynadaki kendisine hafiften göz kırparak. bunu yapmayı seviyordu. saçlarının ucunu tuttu ve birşeyleri kontrol ediyor gibi tedirgin görünüyordu. alabildiğine siyah ve orta uzunluktaki saçlarının uçlarını göz bebeklerini kaydırarak tek tek kontrol ediyordu. sonra tekrar aynadaki kendisine döndü ve artık yemek yemesi gerektiğini farketti. yaklaşık 14 saat önce yaptığı kahvaltı, protein olarak işlenmiş ve ona tabi küçük birer başyapıt halini almıştı sanki.

    çizmelerini gelişigüzel bir şekilde çıkartıp, tavşanlı terliklerinin üzerine basarak, attığı her adımda kulağına çalınan gıcırtılar eşliğinde mutfağa doğru emin adımlarla ilerliyordu. son anda fikrini değiştirmiş olmalı ki önce banyoya uğrayarak suyu açmıştı. kendisine vakit ayırmak belki de şu hayata dair en büyük eğlencesi, en zevkli uğraşıydı... zaman zaman gece yarısına dek uzun uzun düşüncelerle boğuşur ve her seferinde düşünmek için farklı şeyler bulurdu kendine. bu onun dünyasıydı nihayetinde. o kadar gerçek, o kadar içten... acele bir şekilde hazırladığı yemek tepsisi ile beraber televizyonun karşısına kuruldu. kanallar arasında yaptığı küçük gezintinin sonunda televizyonu kapatmanın yerinde olacağını düşündü. kaldı ki hiçbir zaman bu renkli dünya ona hitap edememişti. iki parmağının arasınaki sigarasını, dudaklarını ölçmüşçesine, olması gereken yere bir mimar titizliği ile yerleştirdi. sigarası bittiğinde küvete dolmuş olan soğuk suyun içerisinde, bütün gün boyunca omuzlarında taşıdığı yorgunluğunu yüzdürecekti.

    sigarasından son nefesini derin bir şekilde çektiği anda, dudaklarında kavruk bir tütün tadını duyumsamış, katranı ciğerlerinin en derin yerinde birkaç saniye hapsetmişti. sigaranın en sevdiği yeri de sıcaklığını böylesine hissettiği son nefesiydi... odadan, banyoya doğru ilerlerken elbiselerini bir striptizci kız edasıyla savurarak, ortalığa saçmaktan çekinmiyordu. banyonun kapısından girdiğinde iç çamaşırları hariç, üzerindeki herşeyi çıkartmış ve bir tarafa savurmuştu. tıpkı geçen günleri gibi her biri etrafa dağılmış durumdaydı. eğildi, küveti alabildiğine doldurmuş olan suyu kapadı... iç çamaşırlarından kurtulmak istercesine çıkardı ve onlara karşı oldukça titiz davranıyordu. kendisini ılık sayılabilecek suya bıraktığında hafiften üşür gibi oldu ama bunu ilk kez yapmıyordu. soğuk su hem kaslarını gevşetiyor, hem de vücudunun diri kalmasına yardımcı oluyordu. kendisini kafası hariç tamamı ile suyun içerisine gömmüştü ve artık düşünme vaktiydi onun için...

    bugün restorana gelen o adam... sadece kahve sipariş etmiş ve dokuz kahve satın alabileceği kadar bir miktarı da bahşiş olarak bırakmıştı. oysa kahvesini dahi içmeden kalkmıştı. sabahın o saatinde restoran öylesine kimsesiz, öylesine sakinken adamın bunu yapma amacı ne olabilirdi? gösteriş meraklısı budalalara hiç benzemiyordu... hem öyle olsa bile ona neydi ki... ama merak, insanın kendi istemi dışında açığa çıkan bir duyguydu ve aklına sorular düşmüştü işte. küvetin içinde kıpırdamadan, öylece duruyordu. acaba bir randevusu vardı ve sonrasında iptal mi olmuştu? ama öyle olsa dahi neden bu kadar çok bahşiş bırakmıştı... neden, neden, neden? sonra huzura ermek için düşüncelerini bir kenara bırakması gerektiğini farketti. zihninin de dinlenmeye ihtiyacı vardı, en az bedeni kadar... gene en ufak bir hareket olmaksızın, cansız bir beden gibi uzanıyordu küvette ve artık düşünmüyordu. aradığı huzuru o anda bulmuştu sanki.

    sonra adamı düşündü yeniden... muhtemelen sevgilisinden ayrılmış, bütün gece uyumamıştı. ve işe gitmeden önce biraz kafeinin uykusuz gözlerine iyi geleceğini düşünmüştü. tabi yaa... giyimi de bu yüzden resmiydi. bu durumda pekala yolun karşısındaki kafede de içebilirdi kahvesini. ama o lüks bir restorana gelip sadece kahve sipariş etmişti. sonra kahveyi içmeden kalktığı halde on kahve parası vermişti. acaba restoranın kahvesini beğenmemiş olabilir miydi? kimbilir belki... ama dolu fincanı, bulaşıkhaneye götürürken herhangi bir dudak izi görememişti. "insanları anlamak zor" diye fısıldadı kendi kendine ve tek istediği biraz huzurdu... biraz olsun huzura ne kadar da ihtiyacı vardı.

    kısım 2

    kimbilir, belki adam da onun, şu anda yaptığı şeyi yapmıştı. sadece biraz olsun huzura ihtiyacı vardı ve günün o saatinde herhangi bir kafeye gitse kalabalığın da etkisiyle istediğini elde edemeyecekti. o saatte restoranın sükuneti adamı cezbetmiş ve adam da oturup bir kahve içmek, kafasını toparlamak istemişti.

    su iyiden iyiye soğukluğunu hissettirmeye başlamıştı. bu kadar dirilme vücudu için yeterli olmalıydı... aksi takdirde ten rengindeki ani değişiklikten kendisi dahi rahatsız olabilirdi. sudan, ağır ağır ve titreyerek çıkmış ve suyun içindeki sağ ayağını da büyük bir titizlikle bileğinden bükerek çekmişti. bornozuna sarındığında içine girdiği sıcaklığa bir kedi sırnaşıklığı ile salmıştı kendini. banyo aynasının karşısında saçlarının, ıslak uçlarını kurutuyordu. günün yorgunluğunu attığına göre temiz çamaşırı kalmadığı için evinin karşısındaki çamaşırhaneye gidebilirdi. ama öncesinde üstünü giyinmeli ve bir sigara içmeliydi. bunu haketmişti...

    üzerinden çıkardığı iç çamaşırlarını, yüzünü ekşiterek giyinmişti. aynadaki kendisine "bir erkek olsan kendinle yatar mıydın?" diye sorarken gülümsüyordu. sevdiği ve sıkça yaptığı birşeydi kendi kendisine takılıp dalga geçmek. kaldı ki bunu yapamayan insanların, kendi komplekslerine yenik düşmüş mahlukatlar olduğuna inanırdı. bakımlı bir kadın olmasına rağmen zaman zaman pasaklı kız olmaktan da hoşlandığını düşünmekteydi. özensiz, öylesine ama mutlu ve zahmetsiz geliyordu bu halleri çoğu zaman. antreye yayılmış olan kıyafetlerini toparladı. bu birkaç parça dışında temiz kıyafeti kalmaması o kadar komiğine gitmiş olmalıydı ki yerden aldığı son parça olan eteğinin başında haline sesli bir şekilde, kısa bir süre gülmüştü...

    üstünü giyindikten sonra mutfağa yöneldi. belli ki özenerek hazırladığı espresso eşliğinde şehri seyredecekti. bu şehrin, belki de en sevdiği tarafıydı bu. akşam olduğunda karanlığın çöküşüyle beraber şehir, uykusundan yeni uyanmış güzel ve genç bir kadının bir erkeği etkisi altına aldığı gibi etkisi altına alıyordu onu. ve bu tarifsiz duyguya olan hayranlığı, bunu hissedebildiği her an katlanıyordu... espressonun hazır olduğunu haber verir gibi yandı sigarası ve bir tutam tütün, bir kadının dudaklarına ancak bu kadar yakışabilirdi. o da bunun farkında gibi ağır ve keyifle içiyordu sigarasını her defasında. mutfağın camındaki gizli krallığından şehri seyretmeye koyulmuştu. birkaç dakika yetecekti, biliyordu. derin bir nefes çekti yanan sigarasından, henüz dumanı vermeden bir yudum da espressodan... bunu yapmanın sağlığına ne kadar zararlı olduğu konusunda gereğinden fazla bilgiliydi ama bu zevke karşı koyamıyordu. günah olduğundan şüphe duymadığı herhangi bir sevişmesini anımsatıyordu bu durum ona her defasında.

    sessiz ve kimsesiz bir şekilde şehri seyre dalmıştı. uzaktaki otoyolda arabaların hızla geçişine takıldı bir süre... türkiye'yi, arkadaşlarını, ailesini ne kadar çok özlediğini de böylece farketmişti. sahi italya'da şoförler bu kadar hızlı gitmesine rağmen trafik kazalarına yurdundaki kadar sıkça şahit olmuyordu... o ise bir trafik kazasında hayatının son bulmasından çekinse de özlemişti işte.

    kısım 3

    kafasını sol tarafa çevirdi ve sudaki yansımalarını seyretti bir süre ışıkların. via del sole'de, köhne bir apartmanın üst katında oturmanın belki de en güzel tarafı kanalı görebilmekti... floransa'da insan kendisine dahi bir başka aşık olurdu. şehir sakinleri heran kendi kibirlerine yenik düşebilirdi. tüm bunlara karşın ege'nin bir sahil kasabası'nda olmayı yeğler gibiydi içindeki sancı.

    yemeği ocakta unutmuş bir ev kadını telaşıyla hareketlendi birden. özlemini, cam kenarına bırakarak. çamaşırhaneye gitmesi gerekti... apar-topar çamaşır torbasına doldurmaya başladı eline ne geçerse. birkaç dakika içerisinde dairenin kapısında nefes nefese kalmış ve evden çıkmadan bu halini merak ediyormuşçasına aynaya bakmayı da ihmal etmemişti. bir eliyle çizmesini ayağına geçirmeye çalışırken, diğer eli ile kapıyı açıp, kirli çamaşır çıkınını kapının önüne fırlatmıştı.

    nihayet kendisini dışarı attı ve bir solukta merdivenlerden indi. ne zaman acelesi olsa yanakları hafif pembeleşir ve göz bebekleri normalden biraz daha irileşirdi sanki. ya da o, böyle olduğuna inanırdı. kendisini sokağa attığında acelesinin yanısıra biraz da dalgınlığının etkisiyle yolun karşısına geçerken bir arabanın altında kalmaktan son anda kurtarabilmişti kendisini. bu gibi tehlikeli, kendine zarar verebilecek durumlarda hep gülümser, kendisiyle alay ederdi. gene öyle olmuştu... "salak şey seni, ezilecektin az kalsın." diyordu kendi kendine.

    sonunda amacına ulaşmış ve kendisini çamaşırhaneye atabilmişti vakitlice. elindeki çıkını tartının üzerine bıraktıktan sonra. kendisine boş bir çamaşır makinesi buldu ve bütün çamaşırlarını deyim yerindeyse makinenin ağzına teper gibiydi. sonra makinenin kapağını nazikçe kapattı ve makineyi çalıştırdı... daha önceki tecrübelerine dayanarak makinenin yaklaşık bir buçuk saat sonra çamaşırlarını yıkamış olacağını kestirebiliyordu. bu süre zarfında çıkıp biraz dolaşmasının kimseye zararı dokunmayacağını düşündü. hem belki kendisine bir jest yapar ve dondurma bile yiyebilirdi bu süre zarfında. hem kimbilir belki de beyaz atlı prensi de gezintiye çıktıysa karşılaşabilirler ve hayatı değişebilirdi. oysa ki hepsi hepsi kendisiyle alay ediyordu gene, gülümsedi..

    kısım 4

    kendisini, karanlığın koynundaki sokağa attığında aklından geçen şey suyun üzerinde durmaktı. ve bunun için kanalın üzerindeki köprü oldukça amacına uygun duruyordu. yerli halk o köprüden herdaim coşkuyla bahsederdi ve gerçekten de insan jeneratörü görevi biçilmiş gibiydi sanki bu taş yapıya... "carraia" diye coşkuyla gözlerini açan kızları görünce yalnız olmadığını da anlamıştı düşündüklerinde. gülümsedi kendince ve kısık bir sesle tekrarladı "carraia"...

    artık canı dondurma istemiyordu ki üşüyor gibiydi ruhu yaz mevsiminin orta yerinde ve sokaklarda gençler nereye gittiklerinden bihaber geziniyordu. o ise alt tarafı hayatın umursamadığı küçük bir detaydı kendi dünyasında. oysa, onu güzel bulanlar ve hatta hayranı olanlar dahi vardı... kendisi de biliyor, arada bir kendisine bunu hatırlatıyordu. sonra taşların estetik bir şekilde yığıldığı o yere doğru salınmaya devam etti. aslına bakarsan daha çok savruluyor gibiydi. istememişti çünkü, planlamamıştı oraya gitmeyi ve tamamiyle hafif rüzgârına bırakmıştı kendisini hayatının.

    sokaktan gelen müzik sesi ruhunda bir yer ediniyordu kendisine ve bandonun ritmine kirpikleriyle eşlik ediyordu. kırılmaya ne kadar müsait olduğunun farkında ve bir o kadar da böylesine bir korkunun orta yerindeydi... bando şefi anlamış olacak ki bu genç kadının halini ritim birden yaza yakışır bir halde "carraia" diyor gibi bir hal almıştı. artık bir anlamı da yoktu açıkçası hissettiklerinin dahi. sadece birazcık suyun üzerinde duracak ve derin bir nefes alacaktı. hayatın kokusunu alabilecek miydi, bu kadarından dahi emin değildi. kafası, hayatının sadeliğine inat oldukça karışık görünüyordu. dışarıda olmayı sevmiyordu bile oysa... cumartesi geceleri, evinde oturmayı ve boynundaki kolyeyle, omuzlarına dökülen saçlarıyla oynamayı her zaman tercih ederdi... kafasını karıştıran şey bu olabilir miydi? hayatı bu kadar içinden çıkılmaz yapan, insanlara karşı net ve bir o kadar da zarif olabilmeyi başarması belki de bundan olmalıydı.

    köprünün başına geldiğinde düşüncelerinin ağırlığı altında yere eğilmiş olan kafası ağır ağır doğruldu ve yolu alabildiğine aydınlatmayı nasıl başardıklarını düşündü loş olması, öyle görünmesi için bu kadar çaba sarfedilen bu sokak lambalarının... hayatının en aydınlık yerinde durdu ve bunu yapmak için özel bir çaba dahi sarfetmemişti aslında. sadece rüzgârın ıslığına kulak vermiş ve onun ittiği yere düşmekten korkmamıştı. nihayetinde gözlerindeki ışığı görebilse kendisine aşık olacağından şüphesi olmamalıydı ki o anda bunu göremese dahi farkediyordu. şaşkınlığından farketmemişti belki ama yanıbaşındaki zayıf ve çelimsiz adam gözlerinden kaçamak bir yudum almıştı sanki. dudaklarının arasındaki hava boşluğunun hafifçe açılması da bu sade, öylesine güzellik karşısında doğaçlama gelişen bir şey olmalıydı. "carraia" dedi genç adam ama coşkulu olmaktan daha çok duygusal bir tarafı vardı ses tonunun. acınası bir karizmayı saklıyor gibiydi. ki dikkatini çekmeyi başarmıştı aslında bunu yaparak... dönüp gülümsedi ve o anda sevimliliği, utangaçlığından çok daha baskın görünüyordu. genç adam hayat iksirinden bir yudum almıştı, ayakları yere dahi basmıyor, gözlerini, çıplak gözle güneşe bakıyor gibi kısıyordu ve şehirde bir karnaval havası hakimdi... bütün bir şehir, tek bir ağızdan "carraia" diyor gibiydi, ki bunun anlamı ne olabilirdi?

    oysa bunların hiçbirisine gerek yoktu. bütün isteği, tek istediği biraz huzurdu. onu da kendi içinde bulacağından emin gibiydi...

    kısım 5

    ertesi gün uyandığında şiddetli bir mide bulantısı almış, gidiyor... güneşin pencereye vuruş açısı ise vaktin öğlen olduğunu işaret ediyordu yataktan çıkamamışlara.

    bıraksalar, bütün gün öyle uzanabilecekti bu kırgın güzellik ve alabildiğine enerji dolu bir miskinlik kendini sezdiriyordu mırıldanışlarında. ama acıkmakta olan karnına çok da fazla karşı koyamayacaktı sanki. kaldı ki garip sesler çıkarmaya başlamıştı bile boş midesi. tıpkı akşamları oturup da mutfağın camından seyrettiği eski model, yıpranmış bir araba gibi. hakikaten ne farkı vardı ki? çok yolcusu olmuştu hayatının, çok yol gitmişti ama hep aynı sokaklardan geçip duruyordu nihayetinde kendisiyle başbaşa kaldığında. kendisinden utanıp utanmadığını düşünmeye başladığında yanındaki genç adamın göğüsü üzerinde dolaşıyordu eli fütursuzca...

    doğru ya! insan isteklerini seçemediği gibi sonsuza dek bastıramıyordu da onları. zaten böylesi bir çaba hayat için fazla gereksiz ve nihayetinde zaman kaybıydı. bazen isteklerinin sonucunda nereye varabileceğini kestirebiliyordu insan, bazen isteklerinin onu nereye sürükleyeceğini net bir şekilde görebiliyordu dahi. ama dün gece tanıştığı bu adamla şu anda aynı yatakta ve yanyana yatıyor olmaları daha çok o an hissettiği gibi yaşamayı tercih etmesiyle alakalıydı. istekleri karşısında aciz kalan tüm insanlar da ancak bu kadarını becerebiliyordu. ne isteyeceğine karar veremiyor ama istediğini yapıp yapmama tercihini de sonuna kadar kullanabiliyordu bu gibi durumlarda. peki ama karnı bu kadar acıkmışken tüm bu düşüncelerinin ne anlamı vardı? bu gibi durumlarda normal insanlar gibi kalkıp da mutfakta omlet yapmak varken düşüncelere dalmanın bir açıklaması olmasa gerek.

    ama omlet yerine biraz peynir ve bir lokma ekmek de işini görürdü. işte omlet yapmayı düşünmesinin temelindeki şey de insanın kendi kendisini özel hissetmesi için tüm insanlara verilmiş isteklerdi. yataktan kalkarken, yatağın yanıbaşındaki sabahlığa elini uzatsa da silahını çekmekten vazgeçen ağırbaşlı bir western filmi kowboyu gibi vazgeçiyordu bunu yapmaktan. yüzündeki yarım gülümsemeyi biraz daha yaymayı da ihmal etmeden. alabildiğine çıplak olmasına rağmen tavşanlı terliklerini ayağına geçirmeyi ihmal etmemişti. mutfağın kapısına geldiğinde aniden durdu ve komidinin üzerinde bıraktığı sigara paketini almak üzere yatak odasına geri dönmeliydi anlaşılan. attığı her adımda sihirli bir harmonikanın sesine benzettiği tahta gıcırtıları ile kendi şarkısını besteliyordu o sabah.

    gıcırtılar, misafirinin uykusunu sabote etmişti anlaşılan ve odaya girdiğinde kendisine bakan bir çift gözü görünce bir açıklama yapma gereği duymamış, çok da acıkmadığını farketmiş bir şekilde süzülüyordu yatağa... yemek istemiyordu, çamaşırhanede unuttuğu çamaşırları biran için ateşe dahi verebilirdi; o kadar değersizlerdi o an için ve biliyordu... tek istediği biraz huzurdu. ihtiyacı olan şey tam olarak buydu ve bunun için geçici olmadığından da emin olması gerekiyordu huzurun. gene de biliyordu isteklerin bir süreliğine kontrol altında tutulabilir olsalar dahi hükmedilebilir şeyler olmadıklarını.
  • sevgi neydi sevgi emekti. ulan bu ne ortada 3 satırlık gördüm onu okudum bi tek. o da uzun yazma yazmış
  • keşke şu ortama yazılmasa hikayeleridir.yine de hevesinizi kırmayayım.