şükela:  tümü | bugün
  • sözlük yazarlarının kaleminden dökülen öykü sınıfına giren eserlerdir efenim. sözlük yazarlarının öyküleri diye açsam herkes hayat hikayesi anlayacak diye açmadım. kitabında yer almasını istemediği öyküleri yazsın işte insanlar. diğerleri de okusun.
  • yazgi
    kader değil. yazmaktan gelen yazgı. yazılan anlamına gelen yazgı. yani edilgen. etken olan biziz. her şey bizim elimizde. düşünenlerin…

    “kelebeğin kanat çırpışı kadar küçük bir şey, dünyanın yarısını dolaşacak bir tayfuna
    neden olabilir.” der kaos teorisi. adı, kaos teorisi olmasına rağmen çok basit: şu anda senin bu yazıyı okuyor olman, şimdiye kadar yaşanmış olan her şeyin; bir yıldırımın düşmesinin, bir bardağın yere düşüp parçalanmasının, bir insanın yatağından kalkmamak için “n’olur beş dakika daha” demesinin sonucudur.

    şu an’a kadar evrende oluşan bütün olaylar, seni bu harf yığınını okumaya itmiştir. ama bunda en büyük etken sensin. bunu biliyorsun. eğer bu yazıyı okumak istemezsen hemen bırakabileceğini ikimiz de biliyoruz.

    dünya üzerinde, karar verme yetisine sahip olan tek varlık insandır. geriye kalan her şey olması gerektiği için olurken, insan, yapmak istediğini yapar. eğer isterse, yarısı 10 katlı bir binanın çatısının içinde, yarısıysa dışında olan ayaklarına bakmaktan vazgeçip, kendisini yer çekimi’ne bırakır. eğer isterse, o küçücük sebep yüzünden yaşamaya, yaşlanmaya devam eder. ve gelir o insan dünya üzerindeki en gereksiz muhabbeti yapar yanında: “havalar çok bozdu. öyle böyle değil…” belki gülersin, belki zorla gülümseyip yetişmen gereken yere yollanırsın. ama çoktan birkaç saniyeni almıştır senin hayatından. zamana gerçekten değer veren, ya da zaten değerli olduğunu bilen bir insansan, o birkaç saniye için üzülürken bir araba önünden hızla geçip “kraşş!!!” önündeki arabaya çarpar. rüzgarını bütün vücudunda hissedersin arabanın. belki de onun rüzgarı değil ölümün okşayışıdır. bir ürperti sarar vücudunu. sanki bütün kan molekülleri, ölüme meydan okuyan savaşçıların kararlılığıyla beynine hücum etmiştir. düşünemezsin. düşünemediğin için de fark edemezsin az önce birkaç saniyeni çalan adamın, aslında sana hayatını verdiğini.

    yıllar önce çocuğu olmayan bir çift vardı. evliliklerinin beşinci senesinde kavgalar bile kesilmişti. artık birbirlerine hiçbir şey hissetmiyorlar, sadece günlük ihtiyaçlarını karşılamak için konuşuyorlardı. yıllar önce çocuğu olmayan bu çift, ayrı ayrı iki tek oldular. boşandıktan sonra, yalnızlığına çare olsun diye iş çıkışı attığı “iki tek”leri çoğalttı adam. kendini azalttığını ise kalbi önce tekleyip sonrasında durmadan bir saniye evvel fark edebildi. ne yazık ki bu fark ediş, aslında hiçbir şeyden evvel değildi.

    boşandıktan sonra kadın, yeni bir evlilikten bir erkek getirdi dünyaya. dünyamıza nereden geldiği belli olmayan çocuk, otuz yıl sonra, otuz yaşında bir hiç haline geldi. bunu fark etmesinden sonra kendini, on katlı bir binanın damında bulması sadece üç gününü aldı. sevgilisinin intihar haberinin üzerinden üç gün, ailesini trafik kazasında kaybettiğini öğrenmesinin üzerinden 20 yıl geçmişti. üzerinden yıllar geçmiş bir insan, kendini en ezik hissettiği o anda bir şey daha fark etti: sevgilisinin emanet ettiği çiçeğe su vermeyi unutmuştu. biri için ölmektense birini kendi içinde de olsa yaşatmak için yaşamaya karar veren insanın, bir hiçten her şeye dönüşmesi iki saniye sürdü.

    hangisinin sana hayat verdiğini düşünme. hiçbir zaman çocuk istemediği için kendisini kısırlaştıran adamın kemikleri bile yok artık! ya da sevdiğin insanın geçmişinde yaptığı hataları kabullenmemezlik etme. sen o’na aşık olduğun anda, o’nu o yapan şey, geçmişidir çünkü. o’nun yaptığı hatalar olmasa hiç karşılaşamayacağınızı düşün. küçücük bir karar verdiğinde, küçücük bir nefes aldığında, neleri değiştirecek kadar güçlü olduğunu düşün. şimdiye kadar kimlerin hayatına neler kattığını düşün.

    tüm insanlığın kaderi, yine tüm insanlık tarafından yaşandığı anda şekillenir. bütün fiziksel hesaplar yapılsa bile insanların hangi durumda ne hissedeceği hesaplanamaz. sadece farkında olmak gerekir. bu gücün farkında olmak onu kontrol edebileceğin anlamına gelmez. ama en azından artık evde oturmanın dışarı çıkıp birine havadan sudan bahsetmek kadar güçlü olmadığını biliyorsun. kelebek etkini arttırmak için daha fazla insanla iletişim kurman gerektiğini biliyorsun. hala okuyorsun. ve ben senin hayatını çoktan etkilediğimi biliyorum. şimdi dünyayı değiştirebiliriz.
  • duygu

    geriye boşluk verdi tekrar. klavyeye baktı. ekrana baktı. birkaç tuşa basıp geriye boşluk verdi tekrar. iç çekti. hiç geldi. tekrar içine çekti havayı. daha derin, daha uzun… karanlık odadaki tek ışık ekrandan yüzüne çarpıyordu. kül tablasından, yolun yarısındaki sigarasını aldı. dudaklarının arasına... iç yaptı dumanı. bıraktı. yavaşça. sadece ekrandan ışık alan dumanı izlerken aklına ahenk kelimesi geldi. aklından ahenk kelimesi geçti. gitti. aklındaki her şeyle birlikte. bu, ne ilkti, ne de son olacaktı. aklından geçen önemsiz bir şeyin, bütün önemlileri götürmesi…

    o gece de yazamadı, tıpkı diğer gecelerde olduğu gibi. düşüncelerin kaydedilebilmesini dilerdi hep. öyle hızlı düşünüyordu ki, hangisini hangi şekilde kayıt etmesi gerektiğine şaşırıyordu. ve bir de başlamak bitirmenin yarısı değildi. defalarca farklı şeylere başlamış ve defalarca yarım bırakmıştı geçmişinde. bu kez, onu bile yapamıyordu.

    insan ne kadar düşünürse düşünsün yapamıyorsa, bu, insanın yeterince iyi düşünmediğinden değil, yeterince hissetmediğinden kaynaklanıyordur. tüm gün boyunca elini kaldırmayı düşünen insanın bunu gerçekleştirebilmesi için kullanacağı enerji duygudan gelir. yani eğer yeterince hissedemiyorsan yataktan kıçını kaldıramazsın!

    hızla yataktan kalktı. öyle ki gözlerini açtığında çoktan gömleğinin düğmelerini iliklemeye başlamıştı. evden çıkıp arabasına bindi. bütün yolu kısa bir sürede ardı yapıp amacının kapısında durdu. ancak o anda aklına gelmişti “acaba evde midir?” düşüncesi. ancak o an düşünebilmişti çünkü. beş saatlik yolu üç saat on beş dakikada almasının nedeni buydu. sağ elini zile götürdü. dokunmadan önce korktu. dokunduktan sonra korkusu arttı. artık geriye dönüş yoktu. kapı açıldı. aşık olduğu iki göz kendisinde kilitlenip durdu. iki senedir görmüyordu onları, fotoğrafları saymazsak! kendisine bakan gözler iki senedir onu görmeseler de şaşkın değillerdi. sadece baştan ayağa süzüldü önce, sonra ayaktan başa. kadın gözlerine baktı ve dudaklarının arasından umursamazlık çıkardı:

    - hayırdır?

    sözü duyunca sağ ayağını geriye attı adam. ve sesi duyunca sol ayağını diğerine yaklaştırdı.

    “kim o?” diye sormuştu ses.

    - hiç, dedi. “hiç!”

    daha hızlı bir şekilde evine dönerken, aldığı her metrede sinirlendi adam. evine girdiğinde artık sinirdendi adam. oturdu ve tuşları dövercesine yazdı nefretten gelen romanını. saatlerce. içini döktü kağıtlara. harflerce. ve durdu. bitirdi. yazdığı şey bir aşk hikayesiydi. mutlu başı, mutlu sonu, mutlu içi olan…

    insanoğlunun ne zaman ne hissedeceği kestirilemediği gibi, herhangi bir duyguyla oluşturacağı davranış da kestirilemez. nefretten bir aşk hikayesi çıkabilir. sevgiden bir cinayet işlenebilir. aşktan bir nefret hikayesi çıkabilir. asıl önemli olan soru şudur: içten çıkartılan şeyden sonra, içte aynı şey kalır mı? yeterince çıkartılabilir mi? her ne olursa olsun bir şekilde önemlidir istenmeyen duyguyu içten atmak. ömür boyu nefretle yaşamaktansa bir şekilde atıp kurtulmak gerekir.

    yıllar sonra ünlü bir roman yazarı, adımlarını yavaşlatıyor yolda yürürken. gözlerini kırpıştırıp bakıyor savrulan saçlara. elinden tuttuğu çocuğa bakıyor kadının. saçlarına bakıyor tekrar. aklına ahenk kelimesi geliyor.

    yıllar sonra’dan yıllar sonra bir evsiz, bir alkolik, bir katil, bir aşık, hepsi bir olan aynı şey, boş boş bakıyor elindeki eski kitaba.

    aynı duygu farklı hareketleri verebiliyor insanlara ve farklı zamanlardaki aynı insanlara da… hissetmeyi sağlayan eğer beyni ise, kalbinin neden bu fiziksel acıyla dolduğunu anlamayan adam, sabahın kör karanlığından kör edici ilk ışıklarına uzanan zamanında, elindeki koyu yeşil ve koyu ucuz şarap şişesini içinde kalan şaraba aldırmadan kırıyor çocuklar için kurulmuş salıncağın demirinde. salıncağın ahenksiz bir şekilde sallanışına bakarak gülümsüyor son kez. ve parçalanmış şişeyi alıp acısına saplıyor. hep düşünüp hiç yazmadığı gibi…
  • zamir

    “hocam, peki durum öyküsünde dramatik yapı aranmaz mı?” diyen öğrencisine baktı. sevgilisine olan benzerliğini fark etti. sarı saçlar, mavi gözler, üstüne bir de ses tonu. kız gerçekten sevgilisine benziyordu. çok fazla düşünme süresi kullandığını fark edip cevap verdi. “durum öyküsünde bi’ bok aranmaz kızım.” sınıfta gülüşme başlayınca öğrencisinin mahcup olmaması için devam etti. “her okuma yazma bilenin yapabileceği bir iştir o. tabii ki durum öyküsünden çok güzel filmler ortaya çıkabilir ancak izleyiciyi tatmin seviyesi yine de düşüktür bu güzel filmlerin.” kızın gözlerinin içine baktı. derin… gözlerdeki diğer soruyu gördü. “evet?” diyerek kızı bu yükten kurtarmak istedi. kız düz saçlarını sol eliyle kulağının arkasına atarken “şimdi biz izlediğimiz ya da okuduğumuz her şeyde belirli bir dramatik yapı arıyoruz.”

    öğretmen onayladı: “evet.”

    öğrenci devam etti: “bu bize doygunluk hissi veriyor. yani arayışımız değil, belirli bir dramatik yapı buluşumuz.”

    öğretmen merakla onayladı: “evet?” sınıftaki sessizlik ve ilgi kızın ses tonuna yoğunlaştı.

    kız bütün dikkat! çekiciliğiyle kerem hoca’sına sorusunu sordu. hiçbir şey olmamış gibi eşyalarını toplamaya başladı.

    kerem hoca sınıfa bakarak “çıkabilirsiniz.” dedi ve dağıldılar. ya da daha öncesinde dağılmışlardı.

    kerem hoca arabasına bindiğinde sevgilisi sağ koltukta oturuyordu. koltuğuna yerleşip elini kadının omzundan sırtına doğru uzattı. kadın, dudaklarını kendisine uzattığında onu öpen yine erkek oldu. kısa bir ara verip “çok bekledin mi sevgilim?” diye sordu. rüya, nefesiyle karışık bir şekilde “bunun için değer.” diyerek öpüşmeye devam etti. rüya, kerem’i tanıyordu. doğru zamanda öpüşmeyi bitirip “hadi kaçalım sevgilim.” dedi bir tatlılık abidesi olarak. kerem aracı çalıştırıp yola çıktı. sivri bir korku vardı içinde ama heyecan ve mutlulukla karışık bu sivri korku hissettiği bütün duyguları daha güzel hale getiriyordu. gülmeye başladı aniden. kahkaha atıyordu. rüya da ona eşlik etmeye başladı. her şeyi unutmuşlardı. adrenalin henüz 28 yaşında olan bu iki insana çok iyi geliyordu. “motosikletten düşüşümüzü hatırlıyor musun?” diye sordu kerem,

    rüya kahkaha bombasının tesiri geçmeden bir sonrakini patlattı. “deli, bilerek düşürmüştün motoru. her tarafımız çamur olmuştu senin yüzünden.”

    “ben aslında üstüne düşmek istemiştim kızım, tabi arkamda otururken bunu yapmak, ve motorun da üstümüze düşmemesini sağlamak zor olacağı için yan yattık çamura battık.”

    “ya güldürme yeter. yanaklarım ağrıdı.”

    “bu kadar üstüne düşüyorum yine yaranamıyorum arkadaş.”

    “kim yaranamıyor? seviyorum seni ben. söz oyunlarını da yerim ayrıca.”

    “yanında ye ayrımcılık yapma.”

    “iyy aptal bu çok kötüydü.”

    “atm’den para çekmemiz lazım sevgilim.”

    “benim bankayı da boşaltalım o zaman.”

    “terbiyesiz.”

    “sensin o. edebiyat öğretmeni olup da türkçe’yi bu kadar harcayan bir sen varsındır dünyada.”

    “dünya dışında da türkçe konuşan kimse çıkmazsa rekor bende.”

    “delimsin.”

    “delinim.”

    “karına not bıraktın mı sevgilim?”

    kerem karısını düşünmeye başlamıştı. hiçbir şeyden memnun olmayan, her gün ayrı bir tartışma konusu bulmakta yaratıcılık sınırlarını zorlayan, kendisini sevmeyen, neyse ki dürüst olup bu sevmeyişi yeterince belli eden karısı. onun umurunda mıydı sanki? “sonra aramayacak mıyız?” diye cevap verdi soru cümlesiyle. rüya önüne döndü. kerem, rüya’ya küçük bir bakış atıp yola bakmaya, bakarken de rüya’nın kocasını düşünmeye başladı. öküz! aslında adamın bir suçu yoktu. rüya’ya çok kötü davranmıyordu. çünkü kerem asla başka bir seçenek olmadığı için birlikte olunan bir adam olamazdı. rüya onunlaydı. kocası dünyanın en yakışıklı, en karizmatik, en rüya’ya iyi davranan, rüya’ya en iyi davranan adamı olsaydı ne değişirdi? rüya her şekilde kerem’den kerem’ini bulamayıp geri dönecekti.

    kerem, rüya’nın ve kendisinin ailesini düşünmeye başladı. başladığı işi hemen bitirdi. gerek yoktu bunu düşünmeye. etraflarında kocaman, kalabalık bir dünya vardı. her şeyin bir kaos düzeni içinde hareket ettiğine karar verdi önce. sonra bu kararı iptal etti. etrafındaki hiçbir şeyin önemi yoktu. bu yüzden etrafında hiçbir şey yoktu. sadece ikisi… “iki kişiye bir dünya” dedi yüksek sesle. ümit yaşar oğuzcan’ın bir şiir kitabının ismi. rüya’ya baktı. rüya’nın gülümsediğinden emin olunca tekrar yola bakmaya devam etti. rüya “üç milyar insanın yarısını sen yok et, yarısını ben… iki kişi kalsak yetişir yer yüzünde.” diye tamamladı kendisini. kerem mutlu oldu. ileride bir benzin istasyonu gördü. rüya tekrar konuştu. “bu benzincide bankamatik var sevgilim. istersen sen depoyu oldur, ben de paraları çekeyim?”

    “parayı alıp kaçmana izin vermem seni pis serseri!”

    “serseri denmez sevgiliye.”

    “ser eski dilde baş demek sevgilim. serseri de seri başı, yani lider demek.”

    “daha aynı eve bile çıkmadan iş getirdin sevgilim.”

    “sana daha önce benim olduğunu söylemiş miydim?”

    “bilmem.”

    “benimsin.”

    kerem depoyu doldurduktan sonra bankamatiğe gitti. parayı çekerken yanında sevgilisi vardı. şimdilik kendilerine yeterdi. oraya gidince bir iş bulurlardı zaten. kerem, öğretim görevlisi olmak da istemiyordu artık. mutlaka başka bir şey yapabilirdi. tekrar araca döndüler. tekrar öpüştüler. kerem susadı. rüya, aracın kapısından su şişesini alıp su içmeye başladı. kerem, rüyayı bu şekilde izlemeyi seviyordu. kendisi de suyunu alıp üç büyük yudum aldı. tekrar rüya’ya baktı. düz, sarı saçları akşamüzeri güneşiyle birleşince altın gibi parlıyordu. beyaz, üzerinde “love me” emir kipi taşıyan tişörtü vardı. altında da koyu mavi kot pantolonu. kerem, rüya’yı bu kıyafetlerle tanımıştı. o’nu böyle sevmiş ve o’nu böyle sevecekti. gülümseyişi… bunu görmek, insanın cennette olduğunun işareti, hayır hayır, kanıtıydı! sonunda birlikteydiler. ani bir karar almışlar ve artık insanlarla yaşayamayacaklarına, sadece birlikte olabileceklerine karar vermişlerdi. karar al, karar ver, karar al, karar ver… artık nefes alıp vermek kadar sık yaptıkları bu eylemden bıkmışlardı. karar vermek yorucuydu. neden bu kadar beklemişlerdi sanki? aileler… toplum baskısı… önemli değil. artık önemli değil. mutlu olmaları gerekiyordu artık. kerem duymak istedi. “seni…” “seviyorum” cümleyi rüya tamamlamıştı. bunu söylerken kerem’in boynuna sarıldı. “bebeğim dur. seninle yaşamak istiyorum. sonra ölürüz.” dedi kerem.

    “daha yolumuz var.” diye tamamladı tekrar rüya.

    “alayına yol ulan!” şeklinde bağırdı kerem.

    “ihihi aptal. nasıl kaçırıyorum seni ama.”

    “arabayı ben kullanıyorum kızım kim kimi kaçırıyor?”

    “düşünce gücü diye buna diyorlar aşkım.”

    “beynin beni tahrik ediyor kadın. tahrik gücü yüksek bombam benim.”

    “seninim.” derken tekrar boynuna sarıldı kerem’in. henüz şehirden bile çıkmamışlardı. kerem’in gözlerini bir ışık aldı. öndeki gri araba kendisine parladı. direksiyonu sağa kırdı.

    frene bastı. araba sürüklenmeye başladı. yol kenarındaki bariyerlere aracın sadece arkası çarptı, sürüklenmeye devam etti. kendi beyaz aracının önü, gri aracın sağ arka tarafına vurdu. iki araç da kendi ekseni etrafında yüz seksen derece döndü hızla. kerem’in vücudundaki ateş hızla yükseliyordu. midesine kramp girdi. dirseğini cama vurdu. aracın hakimiyetinden önce bedeninin hakimiyetini kaybetti. bedeni acı içindeydi. acı, içindeydi. terli elleriyle direksiyonu sıkıyordu. boynu ağrıyordu. ani hareket etmişti. iki araç da yolun kenarında durdu. kerem, korkmuyordu. yanına baktı. rüya yoktu! kan, beynine hücum etti. kan, beyninde gerçekleştirdiği saldırıyı kazandı. kıvranıyordu. bağırmak istedi. ağlamak. yapamıyordu. nefesi iğrençleşti. başı dönmeye başladı. kendi vücudu kendisini rahatsız ediyordu. ölmek istedi. ölmüş olmak istedi. çok geçti bunun için. belki de henüz erken. başarısız bir kazadan sağ çıkmıştı. rüya! neden yok! olmaması için neden yok!

    kerem hafızasının kuyusuna indi. sınıftaki derse kadar. derin’in sorgulayışını özümsedi. şöyle sormuştu derin:

    “ya hayatlarımız? her gün bir sürü farklı şey yaşıyoruz. insanlarla tanışıp unutuyoruz. gerekli ayrıntı olur mu? bence olur. hayatımızda evren dolusu ayrıntı var. hangisinin nereye bağlanacağını biliyor muyuz? hayatımızda dramatik yapı olmak zorunda ya da en azından beynimizin bu doyuma ulaştığını hissetmek zorundayız. eğer bugün biriyle tanışırsak yarın onunla tanışmamızın sebebini bulmamız gerekiyor. yaptığımız her davranış aslında bomboş gibi dursa da bir mantık bulmak zorundayız. bahane bulma savunma mekanizması bu noktada devreye giriyor olabilir. beynimiz davranışlarımıza aslında olmayan nedenler buluyor. küçük fazlalıklar için bu işe yarar ancak yaşadığımız sürece hayatımızın genelinde olan dramatik çatı tekrar şekillenecek. eğer üniversiteye girip kazanırsak “film bitti.” diyemiyoruz çünkü “sonsuza kadar mutlu yaşadılar” geyiği bir yalandan ibaret. bölümümüzü bitirmek zorundayız. mezuniyetimiz bir final değil. iş bulmaya tamamlamamız gerekiyor. sonra evlilik. evlendiğiniz gün ölürseniz hayatınız muhteşem bir dramatik yapıya ulaşmış oluyor. ama ölmüyorsunuz. eşinizle ne kadar mutlu olursanız olun hayatınızın farklı bir amacı oluyor artık. en kötüsü de ne biliyor musunuz? doğru şekilde bitmeyen ilişkilerimiz. reddedilişlerimiz. terk edilişlerimiz. hiçbir zaman tamamlanmayacağını bildiğimiz şeyler. bir şekilde mantık uyduramazsak deliririz. hayatımızın en derinine soktuğumuz kişiyi, ondan ayrıldığımızda önemsiz hale getirmeliyiz. eğer bunu yapamıyorsak mutluluk yalandır. insanlığın kaderinin mutsuz olmak gibi görünmesinin nedeni budur! hangi birimizin hayatı şu anda bitse bu film gerçekten iyi olur söyler misiniz?”

    kerem zorlukla yukarı tırmandı. hafızasının büyük kuyusundan çıktı. yanındaki boşluğa baktı. özledi. tekrar. midesinde kramplar birikmişti. kusmak istiyordu. rahatlamak istiyordu. araç arkasında kalmıştı. çarptığı gri araç. dikiz aynasından aracın kapısının açıldığını gördü. ölen olmadığını fark edince rahatladı. başını sağa eğip emniyet kemerinin kilidini açtı. aracın kapısını açtı sol eliyle. acı, hala içindeydi. sol ayağını yere basıp kendini sol ayağının üzerine bıraktı. arkasına döndüğünde rüya karşısındaydı. üzerinde narçiçeği renginde bir bluz vardı. rüya, kerem’i tanıyınca şaşırmıştı. üç senedir görmediği eski sevgilisini. o’nu hiç unutamamıştı. kimse o’na o’nun gibi davranmamış, kimse o’nun gibi sevmemişti. özlemişti. ikisi de ağlamaya başladı. birbirlerine sarıldılar. hıçkırdılar. ağızlarından defalarca “seni”, “seviyorum” kelimeleri dökülürken kerem’in acısı vücudunu terk etti. kerem, hıçkırıkların arasından “birlikte ölmeliyiz.” çıkardı. rüya bundan bir “birlikte yaşamalıyız.” yapıp kesinlikle sevgisinin sahibi olduğu için sevgilisi olan adama geri verdi. kerem “bitti.” dedi “bitti.
  • başlığı rastgele görünce benimde yazasımı getiren öykülerdir.2 sene kadar önce bir arkadaşımın ödevi için hazırladığım kıyıda köşede kalan bir öyküyü sizlerle paylaşmak istedim.konu altına kaçıran bir çocuk hikayesiydi.bir şeyler karaladık imla hataları için özür dilerim vakit ayıranlar için teşekkür ederim.

    spoilerımıda girerim böyle.

    --- spoiler ---

    bir genç odası hatırası
    bu dünyanın en zevkli tarafı benim için akşamüstleridir.sabah kalktıktan sonra kendime gelmeden izdivaç programları eşliğinde kalsiyum protein ve bilimum besin değeri yüksek gıda saldırısına maruz kaldıktan hemen sonra pencerenin karşısına geçerim.onları izlerim geçen yıl yıkılan eski bir evin arazisinde maç yapan arkadaşlarımı.sokak arkadaşları onların isimleri ne garip bu dünyada arkadaşlarımızı bile sınıflara ayırıyoruz lise arkadaşları iş arkadaşları ve dahası,ayrımcılığı seviyoruz gerçekten.güneş etkisini kaybettimi kapıda biterim içimden söverim ‘ ah şu bağcıklar ‘ hala öğrenemediğim bu bağcıklar yüzünden ayakkabılarımı sıkı bağlayamıyorum korkuyorum dışarda sökülceklerde mahsur kalıcam diye.şimdilik annem bağlıyor ama ya evlendikten sonra karıma mı bağlatıcam allah korusun kılıbık derler.hoş eniştem için de kılıbık diyorlar ama hiç halamın onun bağcıklarını bağladığını görmedim.
    nihayet dışarıdayım güneş etkisini kaybedince ben de kendimi sokakta buluyorum.en iyi arkadaşım cahit ile.cahit’in benim gibi sorunu yok.sabah annesi sokağa bir salıyor akşama kadar orada ben akşam ezanıyla eve çağrılırken o ne zaman isterse giriyor benim dışarda yemem yasak ama cahit istediği zaman hamburger döner dondurma yiyor adalet mi bu!annem onun annesi için geçenlerde gün arkadaşı cemile teyze ye ilgisiz demişti.ne yani oğlunu serbest bırakıyor diye ilgisiz mi oldu şimdi kadın.neyse ne var ki halimden memnunum.arkadaşlarımla ve cahit le o arazide top oynuyoruz.arazinin yerindeki eski evde daha önceden yaşlı bir teyze otururdu pek bize yüz vermezdi o yüzden de sevmezdik mahallenin çocukları olarak ama ölünce çocuklarının hemen miras kavgasına girişip evi kırkından önce yıktırıp kat karşılığı bir müteahhit e sattıklarını öğrenince üzülmüştük hep beraber.
    topumuz arazideyken yıkımın ardından kenara atılmış eski eşyalarının tarafına doğru kaçmıştı.işte bir erkek çocuğunun en nefret ettiği anlardan biri kaçan topu getirmek.koştur oğlum dedim diğer sefer başkasına bırakırsın diye.top öyle bir yere girmişki eşyaların tepesine çıktım o pas toz kokuları arasında eşya yığınını aştım derken birden karşıma o teyze çıktı.top ondaydı arkası dönüktü dönmesiyle gözümü açmam bir oldu.berbat bir rüyaymış ama işte olan oldu altıma kaçırmışım.annem alarm mı taktırdı bana ne birden yanımda bitti.’eh be oğlum kocaman çocuk oldun’ naralarıyla beni yataktan çıkartıp banyoya yolladı gece gece.hayır kocaman çocuk mu olurmuş çocuk dediğin küçük olur bir karar ver anne.ama o rüya beynime bir işledi ya o ve ondan sonra kaç gece altıma kaçırmışım.geceleri o tatlı uykunun kesilip belinden aşağısının ıslak olması ne kötüymüş keşke topum araba altına kaçsaymışta alsaymışım o derece.
    akşam olduğunu o gün yine ezanla anladım ufaktan evlerin ışıklarıda yanınca anlıyorsun malum yaz günler uzun.cahit top oynamaya devam ederken kirli terli ve mutlu bir çocuk olarak eve girdim.annem le cemile teyze oturuyorlardı.annem üstümü başımı değiştirttikten sonra birden konuşmalarına şahid oldum.annem benim için yatağı göl yapıyor diyordu yok artık benim etim ne kemiğim ne!akşam yemeğimizi yiyip tam dizi keyfi yapacakken üstüne bir de babamın akşam getirdiği karpuz eklenince keyfime diyecek yoktu.tam yemeye yeltendim ki annem çekti önümden geceleri bana yasakmış dünyam başıma yıkıldı.bir an için büyüyüp karpuzcu olmayı bile düşünmedim değil.bir anda geceleri bana sıvı yasağı kondu karpuzdan kolaya meyve suyundan gazoza ne varsa.su bile karneyle verilecekti nerdeyse.bütün bunlar benim yatağa işememi engellemek için peh!tam dişlerimi fırçalayıp odama girdim o da ne annem resmen çarşafımın altına muşamba sermiş.şuna bak tüm ihtimaller göz önüne alınmış.öyle rahatsız ediciydi ki yataktan bir taraftan bir tarafa dönmek bile kabustu.
    piknik alanı mükemmeldi cahit ler de geldiği için biz yine top oynuyorduk haliyle kaleye geçirdiler illa beni.bir degaj yaptım sormayın top göl e kaçtı.anlamalıydım rüyamda gölün tabirini annem söylene söylene yatağı değiştirdiği sırada bu sefer babam da çıkıştı onun ki bildiğin tehditti beni suç aletimi çakmakla yakmakla tehdit etti.ne yapayım elimden gelen bir şey değil ki.sırf bu altıma etme olayı yüzünden misafirlerin evinde bile kalamıyorduk artık bu iş benim tam anlamıyla kabusa dönmüştü.

    ananem de kaldığım o gece annemle babam iyice tembih etti yatmadan önce tuvaletini yap diye tüm önlemleri de aldık.dedem ile ananem canla başla çalıştı.çok deliksiz bir uyku uyudum sabah gözümü açmamla manzarayı görmem bir oldu.gece bulgarlar baraj kapağını açmış meğerse semtim sular altında kalmış tabi ben bunun farkına sabah yatağımın ıslak olduğunu görünce anladım.dedem odaya girince öyle utandım ki hemen en sevdiğim oyuncak mickey mouse u gösterdim ‘hayır dede hayır ben yapmadım mickey yaptı mickey ! ‘ .onlar bana kızmadı ama ben kendime çok kızdım çünkü bu illet yüzünden geceleri gözüme uyku girmez olmuştu.mahalledeki arkadaşlarımın bile yüzüne bakamaz olmuştum.en sonunda meseleyi cahit’e açtım.cahit akıllı ve umursamaz bir çocuktu.umursamaz olmak kafaya bir şey takmamak insanın aklındaki bulanıklığı berraklaştır bence.cahit başta alay etti güldü eğlendi ama çektiğim acıları anlayınca dayanamadı o geceleri sık sık tuvalete kalkarmış.daha önce onun da böyle bir sorunu varmış
    ‘bunu nasıl başardın?’
    ‘her 3 saatte bir alarm kuruyorum alarm çalınca kalkıp tuvaletim var mı diye düşünüyorum.’
    ‘ee’
    ‘ee si öyle işte faruk
    cahit,kadim dostum bana yardımcı oldu dediği taktiği uygulamaya başladım biraz zorlanıyordum tabi uykunun tam da tatlı yerinde alarm sesi tam bir felaketti.arada alarmları kaçırdığım olsa da sistemi oturtmuştum.o günden sonra yatağa kaçırdığım sayılı olmaya başladı.

    işte okula başlamadan önceki son yaz tatilim böyleydi.şimdi giydiğim mavi önlüğümü oturdum sırama bu satırları yazıyorum görsünler de ibret alsınlar diye öğretmenim.öğretmen bizden ufak bir anı istemişti bende anımı yazdım.cahit le artık eskisi gibi görüşemiyoruz ikimizde farklı okullara başladık onun birlikte olduğu arkadaşları için bu sefer annem serseri takımı diyor.ben se ilk veli toplantımdan galibiyetle ayrıldım babam bunun üstüne odama yeni bir genç odası takımı aldı.eski yatağımı özleyeceğim çok anımı paylaştım onunla üstündeki sarımsı lekeler bir nevi her gece çektiğim acıların hatırasıdır.eskiciye vermişler onuda .eskiden akşam üstleri güzeldi şimdi haftasonları güzel oldu benim için ama artık o boş arazide top oynayamıyorum çünkü arazi kalmadı tam 7 katlı bina yapıldı oraya.unutmadan arazinin eski sahibi rahmetli teyze nin hayırsız evlatları aslında hayırlıymış.çocukların günahını cahit yüzünden almışım meğerse kadınla hep ilgilenirlermiş o yüzden de araziye yapılan 7 katlı binaya kadıncağızın ismini vermişler ‘’kadriye şinas kız yurdu’’.

    --- spoiler ---
  • genellikle romantik ve duygusal öykülerdir. lakin arada aksiyon-macera tadında öyküler de olabilir;

    (bkz: yasemin'i kurtarmak)
  • yarım kalan öpücük

    sıcak bir ağustos günü. ismi lazım olmayan bir yerde, düğünlerden arta kalan zamanlarda horoz dövüştürülen karanlık, loş üçüncü sınıf bir düğün salonunda başlamıştı herşey.

    akif; hayatında ilk kez düğüne geliyordu. üstelik davetsiz misafirdi ama bundan haberi yoktu. çünkü gelen davetiyede ''lütfen çocuk getirmeyiniz.'' yazıyordu. ama akif kocaman adamdı zaten; üstüne alınmıyordu.

    her halinden heyecanlı olduğu belli olan gelin masaları tek tek dolaşıp tebrikleri kabul ediyordu. sırasını savmak için de elinden geldiğince çabuk olmaya çalışıyordu. gayesi üzerindeki gelinlikten bir an evvel kurtulup rahatlamak değil; düğünü kazasız
    belasız atlatabilmekti aslında. zira kaçarak evlenmişti. çok sevmişti.

    derken sıra akif'in ailesinin oturduğu masaya geldi. gelin, akif'in annesiyle sıkıca kucaklaştıktan sonra küçük arif'i görüp ''sen de kocaman adam olmuşsun; yakışıklı.'' diyerek akif'i öpmek için hamle yaptı. akif de heyecanla ona doğru uzanınca gelinin busesi akif'in dudağının kenarına denk gelmişti. üstelik gelinin ruju da bunu tasdiklemişti.

    o zamana kadar hiç öpüşmemişti akif. o an olup bitenin tam olarak farkına varamasa da; tuhaf bir şekilde hoşuna gitmişti. gelin; akif'in dudağındaki ruj izini eliyle temizlemeye çalıştıktan sonra tebrikleri kabul etmek için sıradaki masaya geçmişti.

    o günden sonra ikisi de hayatlarına devam ettiler. aynı binada oturmalarına rağmen o öpücükten bir daha hiç bahsetmediler.

    gelin; kısa bir süre sonra dünya tatlısı bir kız çocuğu sahibi olmuştu. mutluydu; eşi onu el üstünde tutuyordu. en azından akif'in gözünden böyle görünüyordu.

    akif'se gün geçtikçe serserinin biri olmuştu. hangi işe el atsa sıfırı tüketmişti. ailesi de defalarca şans verdikten sonra ondan ümidi kesmişti.

    neden sonra gelinin hayatı umduğu gibi gitmedi. kocası bir gün kızına da alıp evi terk etti.

    akif olanları duydu; konuşmak için gittiğinde gelin ortalarda yoktu, alıp başını gitmişti bir daha kendisinden haber alınamamak üzere.

    artık zamanı gelmişti; akif de evleniyordu. kimselere anlatamıyordu ama müstakbel eşinin düğünde böyle bir hata yapmasından da deli gibi korkuyordu.

    acaba o ''yarım kalan öpücük'' ü de başka bir akif tamamlar mıydı?! kim bilir?! herkesin bir fahriye abla'sı vardı ne de olsa.

    g.h

    kazan dairesi / ayrılık vakti
  • aynaya baktı. yüzündeki çizgilere; her bir çizgi hayatındaki yaşanmışlık, bir tecrübe, bir üzüntüyü simgeliyordu. dokundu tek tek çizgilere, her birini tekrar anımsadı, tekrar yaşadı. neden sadece hüzün vardı bu yüzde, neden gülümseyişin çizgileri değildi bunlar? babası ailesini daha o lise yıllarındayken terk edip gitmişti. annesi ise üzüntüden kahroluyordu sadece. her gün içiyordu, sonunda o da pes etti ve bi sonbahar ayında hayata gözlerini kapadı o da. hiç gülümsemedi hayat ona. yıllarca aynı evde yaşadı, yaşıyordu da. hiç sınırlarını aşamadı. korkuyordu hayattan, adımını atsa hayat çelme takmaktan çekinmiyordu. oyun oynuyordu onunla; kimi zaman saklambaç oynuyordu, "sen saklan ben bulurum seni" diyor kısa süren aradan sonra "ben geldim" diyip hayatını alt üst ediyordu. çoğu zaman kovalamaca oynuyorlardı; o sürekli kaçıyor, hayat sürekli kovalıyordu. hayat, onun hem en iyi arkadaşı hem de en azılı düşmanıydı aslında. her gün öğlene doğru kalkar aynadaki, çizgili yüzündeki her çizgiden birini yad eder öyle adımını atardı dışarı. bu çizgiler saymakla bitmiyordu çünkü her gün bir yenisi ekleniyordu. işi gücü yoktu, erken yaşta çalışmak zorunda kaldığı için erken emekli olmuştu, emekli maaşıyla geçinip gidiyordu. her gün "karam" adında bir bara giderdi. orayı severdi çünkü ruhunu yansıttığını, orada tüm kötülüklerden uzak olduğunu hissederdi. hayat bile bulamazdı onu orada. çünkü orası kaybolup gitmişlerin, yoklukların, hiçlerin mekanıydı. derin nefes aldı. " evet " dedi yüzündeki çizgiye dokunmayı bırakarak " sanırım bugün ki ayinimizi tamamladık he ? " hazırlandı, ceketini giydi, eski ayakkabılarını ayağına geçirdi ve kendini sokağa attı. gece ıssızlığı, sessizliği seviyordu. gündüzleri uyur geceleri sokağa çıkardı. insanların yüzündeki yapmacıklığa tahammül edemezdi. hepsi birer maske takmış altlarında iğrenç yaratıkları gizleyen varlıklardı onun için. bir zamanlar o maskelerden o da takmıştı; güzel bir eşi, bir arabası vardı, ta ki eşi onu aldatana dek. eşine sırılsıklam aşıktı. öl dese hiç tereddüt etmeden başına kurşunu sıkabilecek kadar seviyordu onu, her türlü işkenceyi yapmalarına razıydı onun için. ama eşi onu terk etmeyi, daha lüks hayatı seçmişti. hiç bir şey de yolunda gitmedi ondan sonra. aksilikler ardı sıra geliyordu; dost kazıkları, akraba kazıkları, hayat ona en çirkin kahkahasıyla bakıyor, eğleniyordu. karam'a geldi. " ahh benim tek dert ortağım, dostum bu gün nasılsın? " diye sordu mekandan içeri girerken. hep bira içerdi, hep 50'lilik içerdi. 30 yaşında olmasına rağmen 50'lilik gibi durduğundandı sanırım.

    " hoş geldin moruk yine 50'lik?"

    " hııııı her zamankinden, alışamadın mı senelerdir burayı paylaşıyoruz!"

    karam'ın hep aynı müşterileri vardı. ne eksik ne fazla hep aynı insanların uğrak yeriydi burası.- hiçlerin mekanı- . ama o gece başka birileri daha vardı, iki kişiydiler sürekli o'na bakıyor, bir şeyler konuşuyorlardı. yoksa hayat bulmuş muydu onu burada da? altıncı birasını bitirdi. uyku bastırmaya başlıyordu artık, kalktı sallana sallana kapıya yöneldi ve çıktı. arkasından o iki yabancı takibe başladı. neden takip ediyor olabilirlerdi ki ? kimseyi tanımazdı, karısıyla ilişkisi biteli çok uzun zaman olmuştu, akrabalarıyla zaten görüşmezdi. e kimdi bunlar? yine de arkasındakileri takmadan yoluna devam etti. "bu sefer ki oyunumuz ne hayat?" diye düşündü.

    "kavga etmeyelim be bu gece bak çok yorgunum sabah istediğini yaparsın" diye kendi kendine söylendi. artık iki yabancı iyice yaklaştı. adam bi an durdu,

    " hadi teslim oldum hayat ne yapacaksan yap da uyuyayım uykum geldi uğraştırma !" adamlar bi anda bellerindeki silahı çıkarıp ateş ettiler. o an ne yapacağını bilemedi. karnına tuttu, kanı, içindeki sıcaklığı hissetti. karanlığı yaşıyordu adeta, kendisi karanlıktı. yerde uzanırken başında dikilen iki yabancıya gülümseyerek;

    " ne o tarzını mı değiştirdin? bu sefer ki oyunumuz baya gürültülüydü, bak şimdi komşular uyanacak." kıvranarak gülmeye başladı. iki yabancı şaşkınlıktan ne yapacağını şaşırdı, ne zırvalıyordu bu adam? yanına yaklaşmalarını istedi son nefesini verirken son sözleri ;

    "oyun bitti ben kazandım, yaşarken öldürüyordun beni ama şimdi gerçekten öldüm ve karanlığın ta kendisiyim. şimdi hükmetme sırası bende"

    iki yabancı ne dediğini anlamadan orada onu bırakıp gittiler. neden mi öldü ? hayat işte son oyunları silahlaydı, savaşmaca oynuyordu. asıl kazanan mı kim? hiç kimse iki dost da birbirini kaybetti.
  • (bkz: ekşi öykü)