şükela:  tümü | bugün sorunsallar (2)
  • inançsız biriyim ancak içinde bulunduğum durum psikolojimi bozmuş durumda. doğa üstü olaylara da pek inanmam yaşadığım şeyin de bilinçaltı ile ilgili olduğunu düşünüyorum ancak yordu artık.

    iki haftadır sürekli aynı kâbusu görüp bağırarak yataktan fırlıyorum.
    küçük bir ilçenin ilk yerleşim yeri olan ıssız bir mahallesinin ücra köşelerinde müstakil bir evin ikinci katında yaşıyorum. kâbus şu şekilde gerçekleşiyor. evde yalnız başıma uyuyorken bir anda dışarıdan ses duyup uyanıp yataktan kalkıyorum. önce pencereden dışarıya bakıyorum bir şey yok sonrasında giriş kapısına çıkıyorum çıkmamla birlikte sokaktan bana taş falan atılmaya başlıyor. ben atmayın diye sesleniyorum aşağıda var olan ama görmediğim şeyler bana bağırarak taş atmaya devam ediyorlar. sonrasında ben de sinirlenip bana attıkları taşları geri atmaya başlıyorum. o sırada başı örtülü bir teyze atma diye bağırıyor ben atmaya devam ediyorum ve bir anda teyze bahçe kapısından girip neredeyse ışık hızıyla merdivenleri tırmanarak "sana atma dedim !" diyerek bacaklarıma sarılıyor. o sırada ben de bağırarak uyanıyorum.

    bu olayı bir kaç sefer yaşadıktan sonra telefonuma uykuda ses kaydeden programlardan yükledim. en baba rüya 20 saniyeyi geçmez diyorlar ses kaydında nefes alıp verişimin hızlandığı andan bağırarak uyanışıma 30 35 saniye geçiyor. bilinçaltımda bana bu kâbusu neredeyse her gece görmemi sağlayacak ne var gerçekten çok merak ediyorum.
  • bkz: (#132555567)

    olay cok basit aradaslar. zaten buyu yaptim diyen ayni yerleri soyluyor, bozdum diyen de ayni yeri.
  • havuz kalabalıktı, ben de antrenmanımı hızlıca tamamlamak için çok az dinlenip seri setler oluşturup yüzdüm. antrenmanı tamamladım, soyunma odasına geçerken kadının biriyle göz göze geldim. kadının "aa bakın, yüzücü kız geliyor." demesiyle yere kapaklanmam bir oldu.

    (bkz: gelemedi)

    düştüğüm yerden birkaç kişinin yardımıyla kalktım. beni bir yere oturttular ama kendime gelmem epey sürdü.* artık nasıl düştüysem şoktan titremeye başladım. kadınlar da rahatlayayım diye muhabbet kurmaya çalıştı. biraz kendimi iyi hissedince kalktım kabine girdim. o kadın bu sefer "tatlım pedikürün ne güzelmiş, hangi kuaföre gidiyorsun?" dedi. "teşekkürler, kendim yapıyorum." derken ayağımı öyle bir vurdum ki parmağım kırıldı sandım. bir müddet daha oturdum. diğer kadınlar da o kadının beni sözleriyle öldürmesine engel olmak için "hadi gidelim artık." diyerek kadını götürmeye çalıştılar. bana "iyi misin seni de bırakalım mı?" diye sordular. yaşamak istediğim için teşekkür edip reddettim. müstakbel katilim giderayak tragusumu çok beğendiğini söyledi, neyse ki kulağım kopmadan eve gelebildim. eve gelince biraz uyudum, cidden kötü düşmüşüm dayak yemiş gibi hissediyorum kendimi. uyandım bi' baktım tragusum kanamış. 6 yıl önce yaptırmıştım, yaptırdığım ilk gün dahil hiçbir zaman kanamadı. bugün kanamış, ne desem bilemedim.

    şimdi buradaki doğaüstü olay ne diyeceksiniz; siz hiç bakışıyla ve sözleriyle adam öldürmeye tam teşebbüsten yargılanması gereken bir insanla tanıştınız mı? ben tanışmamıştım. kadın başlı başına doğaüstü bir varlıktı.*
  • ustteki entryi gorunce uzun zamandir dusundugum ama yazmaya usendigim bir nazar animi anlatmak istedim.

    sene 90larin ortalari 14-15 yaslarindayim. yazligimiz olmadigi icin denize girme ihtiyacimizi tarabya plajinda gideriyorduk. tarabyada yol kenarinda girmiyorduk yanlis anlasilmasin tarabya plaji diye bir isletme vardi yan tarafi simdiki big chef restorant. plaj hala duruyor mu bilmiyorum.
    neyse efenim, yine bir gun gitmisiz takiliyoruz, hic unutmam adi tiffany olan yabanci bir kiz cocugu gelmis ailesiyle; beline kadar sapsari saclari olan yasina gore uzun boylu barbi bebegin 10-11 yasindaki hali diyebilecegimiz cok guzel bir kiz. guzelligiyle cana yakinligiyla etrafindakileri kendine hayran birakan bir kiz cocugu. kosturuyor bufeden bisiler aliyor falan ben kiza acayip tutuldum. cok guzel!
    bu mekani bilenler bilecektir, iki katli, yukari cikmak icin kullanilan merdivenler de koccaman tastan yapilmis doner bir merdiven. kizcagiz da ailesiyle o merdivenlerin cok yakininda konuslanmislardi. bir ara zavalli tiffanycik ayakta duruyordu ve ben ona bakakalmisim. bildigin gozum daldi gibi bisi oldu. o an sanki gozumle kalbim arasinda incecik bir elektrik teli varmista gozumden kalbime bir simsek cakar gibi bir sey oldu ve o an kiz tek topugunun ustunde kendi etrafinda donerek kafasini o kocaman tas merdivene yapistirdi. kiz ciyak ciyak, ailesi etraftakiler panik halde, ben silkelendim kendime geldim baktim kizin kafasindan kanlar akiyor. gerisini hatirlamiyorum hastaneye goturduler mi, ne yaptilar ama anladim ki kiza bildigin nazar degdirdim.
    bir kez de kaldirimda yururken onumde yuruyen yine biri cok guzel iki kizdan guzel olani ayni elektrik carpma hissiyle yere dusurmustum.
    gercekten bilerek isteyerek yaptigim bir sey degil. sevgili tiffanycik ve kaldirimda yuruyen diger kurbanim ikinizden de cok ozur dilerim.
    bu ozelligimi farkettikten sonra ne zaman cok guzel bir sey gorsem ya da imrensem hemen masallah derim.
  • bu başlığı okumayı her ne kadar tırssam da mazoşist bir zevkle seviyorum. benim hikayem vay efendim benim ayağımı hayalet gıdıkladı, vay efendim ben çocukken halka’daki samara’yla kankaydım, vay efendim duvarda kanla yazılmış ölüm yazısı gördüm tarzı değil ama benim hikayemde de o gün hiçbir şey olmadıysa bile doğaüstü bir şeyler oldu bence.

    90’lı yılların başındayız. ben henüz 5 yaşında ninja kaplumbağalar’dan michalengelo olma hayaliyle yanıp tutuşan salak bir çocukken babamın görevi dolayısıyla o zamanlar doğu anadolu’da allah’ın unuttuğu bir ilinin allah’ın daha çok unuttuğu bir ilçesindeyiz. evimizin camından akşamları dağdaki çatışmalarda oluşan mermi izleri seyredilebiliyor sanki kayan bir yıldız izler gibi.

    bir gün babam ilçedeki bir düğüne davet ediliyor. beraber gideceğiz akşam ailecek hazırlanıyoruz. babam hiç huyu olmamasına rağmen bir gömleğini beğenmiyor değiştiriyor, bir kravatının rengi içine sinmiyor değiştiriyor. annem al bunu giy diyor bir şey öneriyor babam ali ağaoğlu gibi “bu değil! bu değil! bu hiç değil” diye reddediyor önerileri ve o akşam evliliklerinde ilk ve son kez annem eeeh yeter diyerek babamdan önce çıkıyor evden benimle beraber. kapının önünde babamı bekliyoruz. babam sanki düğünde etli pilav yemeyecekmişcesine kraliyet düğünü hazırlıklarını nihayet bitirip tek katlı müstakil lojmanımızın kapısını kapatıyor. tabi evden çıkmadan gözden geçirilecekler listesi o güne kadar ve o günden sonraki yaklaşık 30 sene hep annemde olduğu için klasik kontrol soruları soruyor babama.

    - ışığı kapattın mı?
    + evet.
    - ütü fişte değil dimi?
    + hayır değil.
    - anahtarı aldın?
    + ne anahtarı?

    babam o güne kadar evden çıkarken anahtar almamaya o kadar alışmış ki anahtarın icadından habersizmiş gibi soruyor ne anahtarı diye? annem gençliğimin baharında el kadar bebe ile kimsenin haritada bile gösteremeyeceği yerlerde ne işim var benim bu adamla dercesine bakıyor babama. büyükşehirde yaşayanlar için belki de “amaan geç kaldık zaten düğünden sonra çağırırız birini açar” denebilecek basit bir anahtarı içerde unutma olayı bu küçük ve pek de şirin olmayan ilçede amerikan başkanı dahil herkesin devreye sokulması gereken bir durumdu. cep telefonu yok, ev telefonu içerde. babam lojmanda nöbetçi olan polise söylüyor kapıda kaldığımızı, o karakola telsizle aktarıyor. böyle böyle meksika dalgası gibi yayılıyor ve ilçedeki bu işlerden anlayan tek kişi 1.5-2 saat sonra gelebiliyor ve kapıyı açıyor. ben yorulmuşum, annemin düğüne giydiği kıyafetlerle merdivende oturmaktan hevesi kaçmış, babam hay anahtarının allah belasını versin derken düğün yalan oluyor. tam babam çağıranlara ayıp olur ben tek başıma da olsa gitsem mi diye düşünürken nöbetçi polis koşarak yanına geliyor babamın ve ben o küçük yaşımdan aha şimdiki hayvani halime kadar babamın yüzünün aldığı o ifadeyi hala çok net hatırlıyorum. polis gideceğimiz düğünün taranmış olduğunu ve onlarca ölü olabileceğinden bahsediyordu. o gece düğündeki taramada yakın 2 arkadaşını kaybeden babamın, annem ve bana sarılışını ve babamın iyi ki almayı unuttuğu o anahtarı hiç unutmuyorum.
  • sabahları hiç alkol almam, bir gün canım rakı istedi.
    sabahın köründe…
    sonra kendime eziyet etmeyeyim bari azıcık içeyim dedim.çay bardağına azıcık koydum. koyarken de anneannem de alkol problemi vardı ( vefat edeli yıllar oluyor) ona mı benzeyeceğim diye korktum.
    sonra tuvalete girdim.
    tekrar mutfağa rakımı almaya gittim rakı yok.
    evi defalarca aradım, taradım, rakı yok.
    sonra anneannemin bardağı götürdüğünü hissettim ve sordum.
    anneanne rakımı sen aldıysan bana bir işaret ver diye seslendim.
    amanın…
    çöpün içinden çatur çutur sesler geldi.
    canım anneannem beni alkolizmden korumaya geldi.
    e tabi o gün bugün sabahları alkol mü?
    asla…
    takım hala bir bardak eksik.
  • millet neler yaşamış öyle ben hiç doğaüstü bir şey yaşamadım diyerek okuyordum ki birden aklıma geldi…

    ilkokul ikinci sınıftayım mahmut diye yaşına göre epey gelişmiş iri yarı bir sınıf arkadaşımız var

    "gürbüz tam bir canavar tüm sınıf ondan korkar" diyen mahmut’u tanımamış ondan gürbüz canavar diyor

    mahmut sinirlendi mi sıraları kağıt uçak gibi sınıfın öbür ucuna atıyor, sınıfın geri kalanında omzuna gelen bile yok

    bir gece rüyamda mahmut’u gördüm. babası ölmüş hüngür hüngür ağlıyor.

    uyandığımda ben de ağlıyordum, çok mutsuzdum

    rüyamı anneme anlattım “rüyada ölenin ömrü uzamıştır derler” dedi

    içim rahatladı ve okula gider gitmez tüm sınıfın önünde mahmut’a müjdeyi verdim
    “rüyamda baban öldü ama ömrünün uzadığı anlamına geliyormuş”

    bir hafta kadar sonra mahmut’un babası vurularak öldürüldü

    mahmut okula döndüğünde beni “senin yüzünden oldu” diye ağlaya ağlaya tüm gücüyle dövdü

    kılımı kıpırdatmadım, bağırmadım ve tekme, tokat, yumruk yağmurunun altında sessiz sessiz ağlayarak yorulmasını bekledim.

    çünkü mahmut’un babasını ne kadar çok sevdiğini biliyordum ve ben de en az onun kadar kendimi suçluyordum

    o günden sonra mahmut bir daha kimseyi dövmedi, sinirlenip ortalığı birbirine katmadı, hep omuzları düşük yürüdü

    önce bütün sınıf sonra da bütün okul benimle konuşmayı bıraktı.
    hepsi sürekli benden korkup hakkımda konuşuyor ve etrafta öğretmen yoksa sıkıştırıp duruyordu

    ben de uyumaktan korkuyordum. sadece annemler başımda dualar okuduklarında uykuya dalıp birkaç saat sonra yerimden sıçrayarak uyanıyordum

    o okuldan ayrılana kadar sadece mahmut konuştu benimle
    gelip özür diledi ben de ondan özür diledim sarılıp ağladık sonra korumam haline geldi

    diğer çocuklar büyücü geldi diye beni hırpaladıklarında mahmut araya girip kendini siper ederdi

    bir sene sonra hala dışlanmaya devam ettiğim için okuldan aldılar

    yavaş yavaş uykularım düzeldi

    seneler sonra beraber okuduğumuz sınıfın en güzel kızı pınar’la karşılaştım

    pınar ve mahmut evlenmiş çoluk çocuğa karışmışlar öyle mutlu oldum ki pınar bunları anlatırken üstümden senelerdir taşıdığım bir yük kalktı
  • askerdeki bölük astsubayım bu hayatta tanıdığım en psikopat adamdı. zaten başçavuş olunca psikopatlık standart donanım olarak ekleniyor da, bundaki ayrı bi manyaklıktı.
    tam 5,5 ay bir psikopatla aynı yazıhaneyi paylaştım. üstelik 3 ayı da 40 derece doğu'nun sıcağında, 3'e 3 klimasız bir odadaydı.
    psikopatlık derecesini nasıl izah edeyim bilmiyorum. mesela böyle koltuğa yaslanıp asfalt 8 oynuyor, ben tabii maaşlara falan gömülmüşüm onları hazırlıyorum, küt diye kafama çakmağını fırlatıyor.
    - emredin komutanım? diyorum
    +bişi yok lan sekip gelecek mi diye denedim ehiehiehi falan yapıyor,
    bi anda yere atlayıp mekik çekiyor, kafama döner tekme atmayı deniyor, postalın rüzgarı küfff diye gözümün önünden geçiyor, "şurana vursam 6 saniyede ölürsün biliyo musun" falan diyor. öyle çaresizce gözünün içine bakıyorum herifin, şafağı gün değil dakika bazlı hesap ediyorum, anlayın işte durumun ciddiyetini.
    yani muhtemelen askerlik dışında hiçbir işte barınamazdı, gerçi askerde de barınamıyor, binbaşılara falan kafa tutuyordu ama pek ciddiye almıyorlardı bunu kafa kırık diye. yalnız adamın tek bir zayıf karnı vardı, köpekler. bir köpek görünce o manyak herif gidiyor, yerine şefkat bombası bir yumoş geliyordu.

    bir gün tabur içtima alanındayız, tam teçhizat bekliyoruz sıcağın altında, kafamız kompozit başlığın içinde solucan gibi oluyor. tabur komutanını bekliyoruz, beyefendi gelecek, tekmilleri kabul edecek ve tören bitecek. olay bu yani. ben arkalardayım, gözümün ucu ile karargah binasının kapısını kesiyorum çıkıyor mu diye, o ara kapıda göründü bu. o sıralar bando taburunda da bir köpek yavrulamıştı 6-7 tane, yavrular arada bizim tabura da gelirdi. tabur komutanı çıkarken köpekler komutanın ayağına falan dolandı, pek oralı olmadı komutan. karşılama mangasını selamladı, tabur içtima alanına doğru yürüdü.
    o gidince oradaki üstçavuşlardan biri tekmeyi savurdu yavrulardan birine, yavru da "viiiiik" dedi doğal olarak, bizim başçavuş kurşun yemiş gibi sıçradı yerinden. köpeğin sesinden anladı, yürümeye başladı. sonra durdu, yumruğunu sıktı, benim nabız gitti tabii. kesin çeker vurur bunu falan diyorum içimden, şimdi uğraş dur birsürü.
    sonra yerine geri döndü. bakın yemin ediyorum burnundan verdiği soluk bütün kolorduda yankılanmıştır, dağıldı bir süre sonra içtima.

    ben hemen yanına yanaştım başçavuşun, sağ arkasında yürüyorum, o önde yumruğunu sıkarak hızla üstçavuşa ilerliyor. vuracak yani kaçarı yok. ama adamı da seviyorum, başına bir şey gelmesini de istemiyorum, napsam diye düşünürken, komutanım dedim, duymadı. tekrar ettim yine duymadı. üstçavuşla aramızda 10 metre var yok, sonra biraz daha gür bir sesle, "komutanıım!" diyince, arkasını dönüp "ne var laaaan" diyerek topladı yakamı.
    "komutanım maaşlar hazır kolorduya çıkaralım mı" diyince, hemen değişti tavrı, dikkati dağıldı. galiba eski bölüğünde asker maaşları yüzünden sıkıntı yaşamış, sıkı tutuyordu bu işleri. "bekle" dedi. üstçavuşun yanına gitti, üstçavuş "ooo komutanım" falan dicekti ki, bizimki parmağını kaldırıp burnunun dibine yanaştırdı, ileri geri sallayarak "senin sonun o köpekten beter olacak lan. sen göreceksin... göreceksin... " dedi, yürümeye devam etti. ben de peşinden gittim, yazıhaneden evrakları aldık, land'a atlayıp gittik.

    2 saat kadar oyalandık kolordu binasında, evrakları teslim edip geldik. karargah binasına girdik. tabur komutanının odasının önünde bi karışıklık vardı, bana "sen yazıhaneye geç geliyorum ben" dedi. yazıhaneye girdim, kısım alt devre beni görür görmez "abiiiiiğğğ bıdıbıdı üstçavuş fetöcüymüüüş açığa alındıığğğ" dedi. köpeğe tekme atan üstçavuş yani.
    sonra koridorun başında bizim başçavuş göründü, içeri girdim. yüzünde tebessüm, rengi açılmış, gözlerinin içi güler vaziyette yazıhaneye girdi. yanıma yaklaştı, yanağımdan bir makas alıp "bu hayatta attığın her tekme döner bulur seni yazıcıııı..." dedi oturdu yerine.

    ben o 2 saatte hem dünyanın en hızlı tutan bedduasına şahit oldum, hem de hayatımın en büyük dersini aldım.
  • arkadaşın eline beklenmeyen bir yerden para geçer. arkadaşlarla yiyelim bari der. 8 kişi 2 taksiyle şehrin yaklaşık 5 km ötesindeki meyhaneye gidilir. alkol duvarı aşılır, duvarın arkasına (burada olanları elbette anlatmayacağım) düşülür. sabah kalkılır ve haliyle kimse bir şey hatırlamaz. içlerinden biri mekandan çıkınca en son bir şişe viski aldığını hatırlar. diğer arkadaş kendi arabasında (taksiyle gitik ulan!) viski bardakları olduğunu söyler. başka bir arkadaşın da yine kendi arabasından boş bir şişe viski çıkar. iki arkadaşın evleri birbirine 7-8 km uzaktadır. ve eve taksiyle dönüldüğüne dair ayık şahitler vardır.
  • her zaman korkutucu olmayandır.

    birkaç ay önce, yakın bir arkadaşım aracılığı ile kendimi aile diziminde buldum. yaklaşık 2 yıl boyunca “sende gel lütfen” demesine rağmen anca gidebildim. o günlerde, hayatımın en karanlık dönemlerinin birinden geçerken ve her şeye dair umudumu yitirmişken, bir şeylere inanmak için son kez şans vermiştim.

    birkaç günün ardından “dizim günü”*geldi. ayaklarım bir yandan geri geri gidiyor, öte taraftan da deli gibi merak ediyorum bu ne diye. çünkü sevgili arkadaşım bana çok fazla detay vermiyor önyargılı olmamı istemediğinden. neyse öyle böyle gittim. o gün dizim yaptıracak 6 kişiymişiz. içten içe nasıl yadırgıyorum bulunduğum ortamı anlatamam. mekan da, alabildiğine ferah ve aydınlık aslında.

    dizim başlamadan önce, hayatımdan biraz bahsettim bu işi yönetecek kişiye. dinledi, geçtik odaya… sandalyeler yuvarlak şekilde koyulmuş, herkes yerini aldı ve aile diziminin ne olduğu anlatılarak güne başlandı. yöneticinin, gözlerimin içine bakarak söylediği bir cümle beni bugün bile etkiler… “atalardan gelen karmayı temizlemek isteyen bir cengaver olacaktır”. duyduğumda gözlerim dolmuştu…

    enerji çalışması yapanlar bilirler, köklenme diye bir şey varmış. ben ilk kez orada öğrenip deneyimledim. “gözlerimizi kapatıp dünyaya kök salıyoruz” dediği anda gözlerimin önündeki imgeden ve “kök”ten korktum. 6 kişiydik demiştim ve çeşitli konular için gelenler teker teker dizim yaptırmaya başladı. 2 dizimde sadece izledim ve içten içe yargılayarak role playing bu ya dedim. 3. kişinin diziminde beni de dahil ettiler ve o kişinin atalarından biri oldum. önce bir sıcaklık hissettim tüm vücudumda ve ardından oraya ait olamama duygusu… hiç tanımadığım, hatta ölmüş birinin duygularına sahip olmak çok tuhaf bir deneyimdi. zihnimin bir parçası mevcut ben ama öteki parçası tamamen büründüğüm kişi. ve düşünsenize bu tek bir hareketle oldu.

    kendi sıram geldiğinde gördüklerim ise beni hüngür hüngür ağlattı. dizimi yapılan kişi, aksiyona dahil olmuyor; sadece izliyor. ben olacak kişi çıktı ve 10 saniye içinde “ben” oldu. saatlerdir aynı odada bulunduğum ışıl ışıl kız gitti, yerine kambur, suratı ekşimiş, yorgun birisi geldi. arkasından sırayla ailemdeki kişiler kalktılar ve dizim gerçekleşti. babamın mimikleri, annemin beni ne kadar ve hangi sözlerle sevdiği, kardeşimin davranışları… beni ilk kez o gün gören insanlar aracılığı ile aktarıldı. özellikle, annemin cümlelerinin birebir aynı şekilde başka birinin ağzından çıkması beni çok ağlattı. nitekim günün sonunda, hayatımın neden bir kaos yığını olduğu konusu daha bir anlam kazandı. “atalardan gelen karmayı şifanlandıracak cengaver” olmak hem büyük sorumlulukmuş hem de acıyla olgunlaştıran bir deneyimmiş. o günden sonra, eskisi gibi dağınık bir insan olmadım ve parçalarımı toparlamaya başladım. artık daha hafif, iç huzura yaklaşmış hissediyorum.

    çok uzattığımın bilincinde son bir notla bitirmek istiyorum*:
    baba, başına gelenlerden dolayı çok üzüldüğümü bilmeni isterim. senin yaşadıklarının sorumluluğunu yıllarca omuzlarımda taşıdım ve artık yoruldum. ben dünyada bile yokken yaşananları, sonrasında olanları sana “sevgiyle iade ediyorum”.

hesabın var mı? giriş yap