şükela:  tümü | bugün
  • doksanlı yılların baş tarafları...ufacık tefecik ergenciğim. mahallemize yeni bi pıtırcık transfer olmuş. kunduracı orhan abi nin yeğeni. yaz tatilini geçirmek için gelmiş. etrafta ne kız arkadaşı ne erkek arkadaşı var. o yılların getirdiği çekingenlik aynı zamanda ergenliğin getirdiği fırlamalık üzerimde. babamın da esnaf olmasından dolayı tüm esnafla aram çok iyi..orhan abiyle on numara...orhan abi dediğime bakmayın siz daha yaşı 24 25 civarı. semtin futbol kulünde forvet. maçı olduğunda dükkanı kapatmaz anahtarları bana bırakır gider..dükkanda bir çekmece içi müslüm baba dolu..müslüm kaseti çıkmadan adama sanki gökten ses gelir..

    - koş len koşşşş
    - hayırdır abi..?
    - koş aşagıdaki kasetçiden müslüm kap gel..
    - hangisini?
    - hangisi olacak en son çıkanı....

    neyse işte orhan maça ben dükkana...açarım müslüm babayı son ses deymeyin keyfime.. o aralar daha ahmet kaya yı tanımıyorum ..kasetleri alt çekmecede ama daha siftah yapmadım. orhan abi de sadece akşam mesai bitince felan dinliyor genelde. konu kasetlerden açılmışken, bir gün yine böyle kaset felan dinlerken abimle arkadaşı erkan içeri girdi. ben de cem karaca açmış ceviz ağacı dinliyorum..çocuk şaşırdı haliyle.. ( o zamanlar böyle enteresan vakitlerdi, ahmet kaya cem karaca dinlemek hem serbestti hem de böyle tuhaftı..evet evet tuhaftı ) iki üç kere birlikte ceviz ağacını dinledik.ben de artizlik olsun diye tuttum adama kasedi hediye ettim..ergenlik işte...

    doksanlar seksenler deyip duruyor ya millet..bunun nedeni o yılların tatlı tuhaflığı işte..düşün; kaset dünyadaki en büyük eğlence kaynağı. işte şimdi herhalde milyon dolar versen oturup o kadar kasedi tüm gün dinlemem. o zamanlar hem dinliyorum hem de acaip şekilde zevk alıyorum..düşününce aradan asırlar geçmiş gibi.

    orhan abinin de en büyük 3 zevki tavla, futbol, kasetler...bir de gediklisi var nazan..adını çok duydum, mektuplarını okudum çokça ve de tabiki gizlice..tavla. eminim tavla anılarıyla ilgili binlerce sayfa yazacak insanlar vardır. bir el tavla oynamak için tüm gün sıra beklerdim... se yek car kapı.. pes 2012 den bin kat daha zevkli o zamanlar için . amatör futbolcu olmasından dolayı futbolla daha bi alakalı. o da ben de beşiktaş lıyız. dükkanın arka tarafında küçük bir bölüm var ayakkabı tamiri vs için ayrılmış..o taraf komple beşiktaş bayrakları , posterlerle dolu..başta sarı fırtına, kibar feyzo ve ali…müzik olarak çok fazla bir yelpazesi yok.. ille de müslüm sonra ahmet kaya…ara sıra ali desidero dinlediği de oluyor..

    neyse efennim, orhan abiyle aramız iyi diye yeğenine yan gözle bakamam..yoo bakarım ben ergenim her şey serbest bana...kız zayıf tıknaz kocaman kara gözleri olan çok da neşeli cıvıl cıvıl bi şey…kızla sohbet muhabbet felan derken, hayatın akışına ters istikamette, ben kızın peşinde olacağıma kız benim peşimde şeklinde olaylar gelişmeye başladı..eve gidip düşünüyorum kız benden uzun, yaşı benden 2-3 yaş büyük, bana karşı zaten kız olmasından dolayı bir sıfır önde?? ne lan bu şaka mı..? yoksa yeni amerikan traşı saçımdan mı etkilendi..
    eğer sebep buysa okulda aşk hayatımın rast gitmeyişinin müsebbibi müdür ve öğretmenlerle tatil sonrası hesaplaşmalıydım. ya da en azında ikinci hatta üçüncü kere fırça yiyene kadar okula amerikan traşı saçla gitmeliyim. zaten benden yaka silkmişler iyice pekiştireyim bari..

    okul demişken abim zavallı abim..

    abim milletin ( ki sonradan öğrendiğim bir terim ) inek tabir ettiği okulu okumayı çok seven işinde gücünde bir adam. yolda yırtık gazete parçası, kitap yaprağı görse durup okur..eve gelir ders çalışır, yemek yer sonra ders çalışır, su içer sonra ders çalışır, gece nin bir körü kalkar ders çalışır , gece film izler , şaka şaka film izlemez televizyon karşısında uyur…
    işte böyle bir adam . okulda hocaların övünç kaynaklarından birisi. ortaokula ilk başladığımda ben orta bir, abim orta üç. ilk haftalarda hocalarda oluşan vayyy demek ömer in kardeşisin sevinci, bendeki haylazlık mode on durumu yüzünden kısa süre sonra yerini hayal kırıklığına bıraktı. aslında çok haylaz değildim. sadece hep kötü şans beni bulurdu. ya derse geç kalırdım ya konuşurken yakalanırdım ya istiklal marşında tokat atarken kulağımdan çekilirdi ya kafamı gözümü yarardım.. ama derslerim iyi gidiyordu. evde ders çalışmadan notlarım yedi sekiz civarı gidiyordu. o zamanın saflığıyla hiçbir şekilde kopya da çekmiyordum. çekmediğim yetmiyormuş gibi kopya da vermiyordum. sırf kopya vermiyorum diye orta okul yaşamımda beden derslerinde hiç fitbol oynayamadım. açıkçası çok da sallamadım bunu. çünkü okul hayatımdaki tek aşkımla volelbol oynamak daha iyi hissettiriyordu. ara sıra da sınıfa gidip elbiseleri saklamak, ya da çantaların içlerini değiştirmek felan fülün.. tüm olup bitenlerden epey bi fatura ağabeyime çıkıyordu…

    ulan bi sadede gelemedik. neyse bu kızla ( adını bile unuttum yıllar önce ) sıcak bi gün oturmuş onun ısmarladığı frigoyu yerken

    - ya sana bi şey söyleyeceğim
    dedi.
    + söyle
    dedim

    - ama nasıl söylesem bilemiyorum.
    + ( arka tampon havaya bzzzttt. suratta salak bi sırıtma ) ehehe sanırım ben tahmin ediyorum.
    - ya üff çok kötüsün
    + ehehee
    - nerden anladın ya ?
    + anladım işte anlarım ben …
    - gerçekten mi?
    + evet beni seviyorsun değil mi ?
    - yoooo
    dedi.
    - dünya ne kadar sessiz bir yermiş
    dedim ..içimden.

    - ne peki ne ? ne biçim dodurma be..acı acı.. keşke külahta alsaydık..
    - bırak şimdi yardım isteyecektim senden.
    - yerin dibinde olmayan kısmımla tabi yardım ederim
    - dedim..yine içimden
    - olur söyle..
    - cenk ..bla bla bla
    dedi..cenk ten sonrasını dinlemedim. dinledim ama anlamadım. dudaklarını okudum o nu duyamadım . sadece saniyeler boyu dudaklarına bakakaldım…
    - heyyy duyuyor musun ?
    - evet evet…
    cenk mi ? serseri işe yaramaz piços am… igos ……dandik amatör futbolcu bozuntusu üstelik fenerbahçeli.. benden dört beş yaş büyük.. tüm genç kızlara sarkıntılık eden babası zengin, havalı veledin biri..işin kötüsü kızlar bu herife bayılıyor. saçlarını da ortadan ikiye ayırır ..tey allah ım deli olmamak işten değil..cenk ha cenk.. aslında bu kıza söylenecek laflar çok ama..

    - kızım daha önce senin mevzun geçti .. senin için anca yalama yutma mevzularını dile getirdi..çirkin dedi..paytak dedi ..bebe dedi..denyo bile dedi..ulen bi kıza denyo denir mi ? hem o hergelenin şu anda üç ayrı manitası var.
    diyemedim.

    - ee ne diyorsun…tanıştıracak mısın bizi..
    + yok olmaz ayıp olur orhan abiye ben karışmam.
    - yaa onlar duymasın zaten ..sakın.. neyse bunu hiç konuşmamış olalım..
    dedi ve gitti.. o yaz orhan abiyle olan muhabbetimiz sıfırın altına düştü. cenk efendinin de allah belasını verdi yanından hiç ayrılmayıp tüm kısmetini kapattım…!!

    hanım: aslında daha da kısa olması gereken anlamsız hikayelerdir.
  • daha çok yeni gerçekleşmiş bir olay.

    beşiktaş'ta zorunlu bir ayrılık sonucunda ne yapacağımı bilemeyip yine her zaman yaptığım gibi üsküdar iskelesinin yanındaki banklarda oturdum, çay içiyorum. elim ayağım titriyor zangır zangır, hem soğuk, hem içim de soğuk. ne yapayım ne edeyim derken uzaklara daldım, bi elimde de sigara, düşünüyorum da düşünüyorum. yanıma en az 70 yaşında olan bir amca oturuverdi. önce gazete okur gibi yapıp beni inceledi, sonra da "evladım, bi sıkıntın mı var?" dedi. içimdeki her şeyi döksem mi yoksa "yok be amca" diyip düşünmeye devam mı etsem derken, termostan çay satan abla geçti önümden; "amca çay içelim mi?" dedim. "içelim içelim." dedi, çayı aldım, ona da verdim öbürünü. "anlat bakalım." dedi, "anlatacak pek bişey yok be amca, çok yalnızım." dedim. "yüzüme baktı baktı baktı, olsun be oğlum, çay için sağol." dedi, kalktı gitti. bir şey de diyemedim, iyi akşamlar diye mırıldandım, gülümsedi. ben yine denizin dibine daldırdım gözlerimi, tuzdan olacak ki biraz yandı, nemlenir gibi oldu. çayı bitirip "çeyrek geçeyi kaçırmayayım." diyerek gevşek adımlarda barbaros hayrettin iskelesine yürüdüm, vapurda aynı amcayla göz göze geldik, gülümsedi, başını çevirdi. ben de gülümsedim, dışarıda üşüye üşüye iyice küçülen beşiktaş'ı izledim, yine tuzdan olacak ki nemlendi azıcık gözlerim. amca arkamda beliriverdi, elinde iki tane çay. "oğlum burası çok soğuk gel içeri" dedi, "yok be amca gelmeyeyim, çay için sağol." dedim. gülümsedi, döndü gitti. ben de haydarpaşa'yı izleye izleye yolculuğu sürdürdüm.
  • onu tavuk döner + ayran 3 tl büfelerinden birinde gördü. içinde sinirle kavrulmuş bir acıma hissi duydu.

    -"bu da iş mi yahu? tavuğun tavuk değil, dönerin döner değil, ayranın ayran değil."

    oysa oturduğu tabureden kalkma nezaketini bile göstermedi. hiç istifini bozmadan ağzındaki lokmayı birkaç kere daha çiğnedikten sonra yuttu ve ayranından bir yudum aldıktan sonra kafasını kaldırıp:

    -"yaşadığım hayat hayat olmadığı için yediğimin içtiğimin de herhangi bir önemi yok." dedi. bir ısırık daha aldı.
  • - sahip olduğumuzu böyle gerçekten rahatsız edici bir düşünceyle kirletebileceğimi düşündürebilecek bir insan olarak gördüğüne göre pek sağlam pabuç olmadığımı sanıyor olmalısın.

    +seni tanıdığımı söyleyemem. ilişkilerinde nasıl olduğunu bilmem. belki herkesle aynısın hiçbir fikrim yok. başkalarıyla ne konuşursun nasıl gülersin bilmem. ben benimle olanı bilirim, hissettirdiğini yaşarım, gözlerini görürüm.

    - ve inanmaz mısın?
  • tam yarıla yarıla karşıdaki adamın paçalarıyla dalga geçiyorduk ki istiklal marşı'nın başlamasıyla ciddileşip saygı duruşunda eşlik ettik. marş biter bitmez de gevşek gevşek gülmeye devam ettik.

    moddan moda o ani ve keskin geçişler...
  • -farklı bir dünya mümkün mü?

    -değil dedi, ne söylediğimi olabildiğince anlamış, hüznümü senelerdir içinde saklamış olan. eylülün müthiş grilikteki günlerinden biriydi, birden yağmur bastırmış, etraf gök gürültüsü sesinden duyulmaz olmuştu. sıcak bir çay yaptım, hiç sevmememe rağmen. tadı iğrenç gelmesin diye biraz süt ekledim ve kitabımın başına geçtim.

    korkunç bir şimşeğin ardından duvardan bir ses geldi. böyle bir havada ne hırsızı diye düşünerek çekingen adımlarla odamdan çıktım. günlük yaşamın bütün yükleri omzumda salona doğru yürümeye başladım, içimden kimsenin olmamasını umarak. sonra onu gördüm, yani beni. müthiş şaşkınlık yaratan bu durum sadece birbirimize bakmamızı sağladı. nihayetinde sessizliği o bozdu:

    -yatağımda yatmış yirmi beş yaşındaki halime ne öğüt verirdim diye düşünüyordum, şimdi eski evimizdeyim.

    -sattık mı burayı?

    -hayır, yıkıldı, buraya yeni evler yaptılar, iyi de kira alıyoruz dedi ve gülümsedi.

    -iyi bari dedim, gelecekte bir gelirimin olması beni mutlu eder.

    -tabii ki olacaktı, hiç hatırlamıyorum, bugünlerde depresyonda mıydın?

    -sanırım, her şeye olan inancımı kaybettim.

    -şimdiye kadar seni korkutan her şey gerçekleşti, bak hala yaşıyoruz.

    -ağır gelmiyor mu?

    -geliyor, hep gelir. ancak şu an senin olup olabileceğinden çok daha güçlüyüm.

    -bırak bu mmorpg havalarını. annemle babam öldü mü?

    -öldüler, bu gerçeğe benden çok daha yakınsın. ben onların mezarlarına gitmeyen hayırsız evlada dönüştüm.

    -o kadar oldu demek ha. kaç yaşındasın?

    -elli oldum dedi, iki ay oldu.

    -sana da yirmiş beş yaşında biri geldi mi diye sorup gülümsedim.

    evet dedi, ama senin gibi bir işe yaramazla konuşmak için değil, ben intihar etmek üzereydim.

    -demek seni intihardan kurtardı?

    -evet, şu an verebileceğim tek öğüt varsa budur. ne olursa olsun yaşamaya bak.

    -farklı bir dünya mümkün mü?

    -değil... hadi şu yaptığın saçmasapan çaydan koy da içerken sana başımdan geçen eğlenceli şeyleri anlatayım dedi.

    peki dedim, mutfağa doğru yollandım. o sırada telefon çalmaya başladı. gülümseyerek belki de sen açmalısın diye söylendim, acaba farkı anlarlar mı?

    telefondaki ses "kerem güneri ile mi görüşüyorum?" dedi.
    "evet, benim." dedim. "hemen istanbul eğitim ve araştırma hastanesine gelmelisiniz. annenizle babanız bir kaza geçirdiler. malesef vefat ettiler, başınız sağolsun."

    şaşkınlıkla arkamı döndüm, kimse yoktu. o sırada fısıltı gibi bir ses duydum:

    hayatın şimdi başlıyor.
  • into the civilized

    üniversite sınavına girmeden 2 gün önce mezuniyetimiz vardı. o gün arkadaşlarla yedik, içtik. sabah olunca evde bir ton azar işittim. bu azar sonun başlangıcıydı. sınavda beklenenden daha düşük aldım. seneye tekrar hazırlanırım diye ikinci aşamayı da es geçtim 2-3 ay çalışma fırsatım varken, çalışmadım.

    ikinci aşamadan sonra bizimkiler öğretmenlik yazmamı istedi. çevremde herkes öğretmendi ama örnek öğretmen olmadığı için bu mesleği küçümsüyordum. nerden bilecektim ki o mesleğin kutsallığını o yaşta? sadece ezberden "kutsal meslek" deniyordu ama çoğu "kutsal" gibi bunun da içi boşaltılmıştı.

    mühendislik diye tutturdum. sonuçta ya doktor olunurdu ya mühendis. böyle duymuştuk sürekli. bunu duyunca babamın cinleri tepesine çıktı. evde birkaç ay önce başlayan soğuk savaş, resmen savaşa dönmüştü artık. her gün şiddetli tartışmalar ve kaçınılmaz olan şiddet sonunda baş gösterdi. yaylanın soğuğunda, gecenin bir yarısında "artık ailemin yüzüne bakmayacağım." diyerek ayakkabımı bile giyemeden apar topar terlikle çıktım.

    kafamda düzgün bir plan yoktu. şiddetin etkisiyle kendimi dışarı atmıştım sadece. ayağımda terlikler, cebimde çakmak ve 8 lira, telefonsuz ve t-shirtle dışardaydım artık. ramazan günü olduğu için arkadaşlarım sahuru bekliyordu. onların yanına oturdum. çoğu zamanki gibi dini konularda konuşuyorlardı. sorgulama aşamasındalardı. ben de sohbete katıldım. derdimi anlattım, pek ciddiye alınmadım.

    oturdum. pide söyleyeceklerdi artık, ezan okunmaya yaklaşınca. cebimde 8 lira olduğu için ben istemedim. yine de bana uzattılar, hayır diyemedim, birkaç parça yedim. "sabah neyle eve gideceksin?" dediler. "yürüyerek" dedim. "manyak mısın?" dediler. "evet." dedim. 8 liranın 5 lirasını dolmuşa verecek halim yoktu.

    sabahın ilk ışıklarıyla yola çıktım. arabayla geldiğimiz yoldan ilerlerken kendi kendime:"yahu kestirmeden gideyim." dedim. yayla yolları çok dolanır çünkü. "s" çizmek yerine düz ineyim dedim. hayatım boyunca dikkatli bir insan olmadığım için bir yerde sola dönmem gerektiğini o an hatırlayamadım.

    düz inmeye devam ederken bir de ne göreyim! bir akarsu. ne güzel! ben bu akarsuyu izlersem bizim ilçedeki akarsuya varırım diye düşündüm. yola çıkmamdan yaklaşık 3-4 saat geçtiğini düşünüyorum o sıra. (zira zaman kavramını belirtecek bir saatim bile yok yanımda.) yolu göremez oluyorum. neyse geri dönecek halim yok ya. devam ettim bu beni biraz kaygılandırsa da.

    önüme dikenli küçük çalılıklar çıktı. jackie chan filmlerindeki gibi arasında küçük bir boşluk var çalılıkların. içinden jackie chan edasıyla uçmayı denedim. takıldım çalılıklara. nasıl menem bir şeyse bir türlü de çıkamadım oradan bir süre. yaklaşık yarım saatlik bir uğraştan sonra her tarafım çizik içinde kurtuluyorum. ufak da olsa çizikler canımı epey bir acıttı. açlıktan karnım guruldamaya başlıyor. tahminimce 6 saatten fazladır yoldaydım. güneş yaralarımı yakıyordu tepede olduğu için. rakım olarak çok alçakta da değildim oysa ki.

    bir müddet iyi kötü ilerledikten sonra eğim gittikçe artmaya başladı. artık yürümekte zorlanıyordum. ayağımdaki terliklerin biri zaten ilk 2-3 saatte yırtıldığı için oturarak inmeye çalışıyordum o eğimi. kışın, televizyonda leğenle kayak yapan çocuklar gibi indim bir müddet. pantolonum da sürtünmenin etkisiyle mahvoldu. en sevdiğim pantolonumdu oysa!

    terliksiz, yırtık pantolonla ve dikenlerin kesik kesik ettiği derim oldukça rahatsız ediciyken bir de mini şelale gördüm. mini dediğime bakmayin yaklaşık 8-10 metre sanırım. inecek yolu bir türlü bulamadım. en sonunda kaya tırmanışçıları edasıyla kayalıklardan inmeye kalktım. ahmet kaya'nın 'öyle bir yerdeyim ki' şarkısı kulağımda çaldı o sıra. çünkü ne aşağı inebiliyordum ne de yukarı çıkabiliyordum. ağlamaklı oldum ama pes etmedim. bir müddet gücümü toplamak için bekledim. vücudumdan akan her ter damlasını hissedebiliyordum. ellerim kayaya tutunmuş ve ayaklarım sabit bekledikten sonra arog'taki arif'in, kaya taşırken uçması gibi olmasa da son gücümle -bu sefer hasar almadan- yaklaşık 1-2 metre uzağımdaki yere gerilmeden sıçradım. yere düşsem ayağım büyük ihtimal kırılırdı diye düşünüyorum.

    bu badireyi de epey bir sürede atlattıktan sonra kana kana su içtim. zaten son 12 saattir boğazımdan sudan başka bir şey geçmemişti. akarsu suyu olduğu için -klorlanmadığından olsa gerek- boğazım hafiften yandı.

    akarsuya olan inancım sürse de çok yorulduğumdan biraz kestirdim. ne kadar kestirdiğimi kimse bilemez ama hava hâlâ aydınlıktı.

    tekrardan yola koyuldum. hava kararana kadar yürüdüm. hava ala bula kararınca hemen derenin kenarında düz bir taşın üzerine kıvrıldım. yaban domuzu olduğunu duyardım ama hiç görmediğimden ve aşırı yorgunluktan olsa gerek direkt uyumuşum.

    gece dolunayın ışığına uyandım. etrafıma bir baktım, elleri cebinde bir doktor ve yanında 3 hemşire ile bana yaklaştı. "senin ailen öldü." dedi. "hayır, hayır olamaz!" dedim ve hıçkırıklarla ağlamaya başladım. "dünya'da da yaşayan sadece biz kaldık" dedi. daha da şiddetlendi hıçkırıklarla ağlamam. sonra gözümü kapatmaya çalıştım. uyuyamıyordum. gözümü açınca tekrar doktoru karşımda görüyordum. kulaklarımı tıkasam da geri açtığımda konuşmaya devam ediyorlardı. "hepsi benim yüzümden. ben onların yanından ayrılmasaydım, hiçbir şey olmayacaktı." diyerek yattığım kayanın dibinde, oturur vaziyette ağlamaya devam ettim. o vaziyetten kurtulmam kolay sürmedi. ağlamaya ve kendimi suçlamaya yarım saatten fazla devam ettim. düzeltmek için her şeyi yapabilirdim o an. sonra hava hafiften ışıldamaya başlayınca görüntü de ortadan kaybolmaya başladı. bu sefer sevinç gözyaşları içindeydim. hepsi paranoyaymış diye sevindim.

    artık yürüyecek ne fiziksel ne de ruhsal mecalim kalmamıştı ama duramazdım da. ayaklarım yalın olduğu için altı kesik kesikti zaten. deniz seviyesine yaklaştıkça taşların ısısı kesik ayaklarımı yakmasın diye nehrin içinden yürüyordum. kimi zaman su seviyesi belime kadar geliyordu. yemek yemeyeli 24 saati geçmişti. su içiyordum sürekli neyse ki.

    savaş gazisi gibi yürürken bir de ne göreyim! nehir bitti. nehrin önüne bir bent yapmışlar ve tüm su o bentte toplanıyor. devamında nehir yok. yaşadığım olaylarda en çok bu koydu. etrafını şöyle bir dolaştıktan sonra yapacak bir şey yok deyip cebimdeki çakmakla bir yangın çıkarmayı denedim. çakmak, ilk birkaç sefer sudan dolayı yanmasa da kuruduktan sonra yandı. ateşi büyütmeye çalıştım. alevler 3-4 metreyi geçince yaklaşamıyordum artık. uzaktan boyumca çalıları atmayı yeltendim ama alevler beni yaklaştırmıyordu. yol haritam (yani akarsu) kaybolduğu için çıkar yol düşünemiyordum.

    neyse dedim eğime doğru yürümeye devam ettim. birkaç saat boyunca ağır aksak adımlarla yürürken bir anda yerde bir sigara izmariti gördüm. hayatımda ilk defa (muhtemelen son defa) sigara izmariti gördüm diye sevindim. insanlar hâlâ yaşıyor diye sevindim. dünkü şoku tam anlamıyla atlatmam için bir kanıt oldu. (insanların yaşadığına izmaritle inanmam başka bir psikolojik testin konusu pek tabii)

    birden daha canlı adımlarla yürümeye devam ettim. izmaritler çoğalıyordu. 1-2 saat sonra bir elektrik santraline rastladım. şans eseri benden birkaç yaş büyük bir çocuğu kapıda gördüm. selam verdim ama sesim boğuk çıktı. selamımı aldı. "neredeyiz?" diye sordum. "x şehrinde" dedi. meğer ben o ilk yerden sola sapmadığım için farklı bir şehre gelmişim. "evden mi kaçtın?" dedi. şöyle bir üzerime baktım. ayağımda ayakkabı bile yoktu. "çok mu belli ya?" dedim. içeri davet etti. çikolatalı ekmek, peynir, zeytin koydu önüme. 30-35 saatten fazla süredir aç olduğum halde bir şey yiyemedim. boğazım en ufak bir katı yiyecek temasında cayır cayır yanıyordu. ellerim de tam tutamıyordu zaten. "ziyade olsun." diyip kalktim. üzerime kendi kıyafetlerinden verdi. benim kıyafetlerimi santralin içinde çok ses yapan ve sıcaklık yayan bir makinenin yanında bir yere astı.

    birkaç saat uyudum, uyandım. ne olup bittiğini sordu. anlattım. evime nasıl gidebileceğimi sordum. dolmuşlar için yaklaşık 5-6 km uzaklığa yürümem gerektiğini söyledi. ayağıma birkaç numara küçük bir terlik verdikten yollarımız ayrıldı.

    yürüdüm ayağıma dar gelen terliklerle ama asfaltın sıcaklığından koruyordu yazın ortasında ya, o yeter. dolmuşçu durdu ve dikkatli bir sekilde inceledi. almak istemez gibi oldu ama aldı. 5 lira para uzattım. 1,5 lira para üstü verdi. dolmuştan evin bulunduğu sokakta indim. topallaya topallaya devam ettim yolu. bu komşuların dikkatini çekmiş olacak ki birkaç gün sonra ne oldu diye sordular. eve zor attım kendimi.

    babam benden yarım saat sonra evde oldu. daha duş bile alamamıştım. sanki bir parça bokmuşum gibi bakıp, tıpkı bir fahişenin ücretini öder gibi 20 lira fırlattı yüzüme ve tekrar yaylaya çıktı.