• bir hatunla tanıştık, bize tori amos, u2, radiohead dinle dedi. dinledik de ne oldu? ayrıldık, ben de neşet ertaş'a izzet altınmeşe'ye geri dönüş yaptım.
  • 1992'de okulun servisindeyim. arka kosede oturan e* adinda liseli bi abi var. o yasimdaki gozumde hem korktugum (bacaklarinda acayip kil vardi adamin ahahah) hem de gipta ettigim bir cocuk. bariz sayko bi adam, yaptigi dengesizliklere ragmen sevilen sayilan populer bi eleman.

    oncesinde beni soyle bir iki kere okula yeni geldigimde yoklamisti. testlerden basarili oldugumu seziyordum zira bi ust siniftan 3-4 bebe uzerime geldiginde beni korumus, "bi daha bu cocuga dokunan olursa ..." demisti. o bana bi rahatlik vermisti saolsun. posta koymaya bile baslamistim hafiften.

    neyse bi gun gel bakim dedi serviste, arka koseyi acti bana yerini verdi. ehehe. lise 2-3 tayfasi ve ben arkadayiz, ki ben orta hazirliktayim. bak dedi sana bisi dinletcem hayatin degisecek. kulagima walkman'in birini takti ve ...

    "darkness imprisoning me all that i see absolute horror"

    (bkz: no shit)
  • yıllar önce ortaokuldan liseye geçtiğim senenin yazında gece gece zap yaparken birden (trt3 yada trt2 tam hatırlamıyorum) trt kanallarından birinde rock market programına rast geldim. system of a downun chop suey klibi yayınlanıyordu. o anda bendeki hip-hopçılık rapçilik gitti yerine metalden kırma rapden çakma böyle garip birşey geldi. küçüğüm tabi o zamanlar ne dinlesem kıyafetlerime yansıyor oda gerzek bir şekilde. ama müzik inanılmazdı. sonrasında giderek evrimleşerek bazen iyice sıçarak dinledim birsürü farklı grup ve şarkı. ama o günkü aydınlanmayı hiçbir zaman yaşıyamadım. o kadar garip bir his ki bu entry bile bölük pörçük yazıldı. ne anlatıyor belli değil.

    ha sonradan bu itler türk düşmanı çıktı baya sövüldü falan ama şarkı güzel. dinleyin..
  • [george winston]

    7-8 sene once acildigi zaman icindeki sensorlu gomulu sistem araciligi ile muzik calicak fantastik bir muzik kutusu yapmaya karar verdim.. her seyim hazirdi, ugrastim ettim, guzel guzel kodumu yazdim yukledim, sacma sapan sensor isleriyle ugrastim kutumu bi guzel boyadim, sistemi gizlemek icin kutumun alt kismindaki gizli bolmeyi ayarladim.. ve son olarak hos bir muzik kutusu muzigi bulmaya karar verdim.. music box diye sordum google'a:

    kafa: var mi guzel bir muzik kutusu muzigi?
    google: var valla
    google: adi da japanese music box
    kafa: o ne ki?
    google: bak bi dinle..
    george winston: din di di din di di
    kafa: o_o

    boylece japonyadan baslayan ve kadife tavsan masalina kadar uzanan muhtesem george winston seruvenim baslamis oldu.. bu da boyle narsistimsi bir hikayemdir..

    sozlukculerin aslinda demek istedikleri: cok pis gomulu sistem fln garip garip seyler yaparim, ayrica iyi muzikten de anlarim.. zeki oldugum kadar kulturluyumdur de.. bir de bunlarin ustune kendimle dalga gecebilecek kadar kendisiyle barisik bir insanim.. tadimdan yenmem..
  • aralık 2007, yann tiersen'i amelie soundtrackinden biliyorum. arada da canım sıkıldıkça ve kafam dağılsın diye dinliyorum. o gün artık kulağımı nasıl verdiysem la noyee adlı parçayı loopa alıyorum. iki gün, üç gün çalıp duruyor. derken gecelerden bir gece, bir arkadaşıma la noyee dinlesene çok güzel diyorum. o da bana sen asıl c'etait ici albümünü bul dinle diyor. ve albümden bagatelle isimli parçayı gönderiyor. bayılıyorum tek kelimeyle. ertesi gün işyerinde bir arıza çıkıyor, benim balatalar yanıyor ve üç gün sürecek ağlama nöbetlerim başlıyor. nöbetlerin eşlikçisi de bagatelle. insanlar artık sormuyorlar neden ağladığımı, çünkü ben de bir noktadan sonra başlama nedenini unutuyorum. ağlama nöbetleri bitiyor. yann tiersen bitmiyor. bagatelle ile başlayan yolculuk, tüm albümleri edinip, last.fmde en çok dinleyenler listesine bodoslama dalmamla sürüyor. sonra aradan üç yıl geçiyor. yann tiersen, sadece özel günlerde ve belli ruh halllerinde dinlenilen, hatta o hallere girmemek için dinlenilmeyen biri oluyor benim için. derken türkiyeye geliyor. ve biz en önde bana bagatelli yollayan arkadaşımla birlikte yann efendinin nağmelerinde kafa sallarken buluyoruz kendimizi.

    ocak 2010, doğumgünüm. bok gibi başlıyor açıkcası;gece yarısı keyif kaçıracak bir kaç olay olduğundan. sabah arkadaş gelip alıyor beni, benzin var nereye istersen gideriz diyor. basıp 200 km uzağa gidiyoruz. sadece gidiyoruz. yemek içmek durmak yok. yol, müzik ve sohbet... bir ara cdde "space dye vest"in melodisini duyuyorum. anaa diyorum. space dye vest çalmayacak diyor arkadaşım, girer gibi yapıyorlar bırakıyorlar diyor. dream theatre benim için sadece space dye vest o saate kadar. sonra kulağım cdde kalıyor. bir davul solo, bir gitar bilmemnesi derken bunlar nasıl insanlar diyorum. akşama dream theatre ile gerçek tanışma çabasına girip, albümlerini dinliyorum. videolarını izliyorum. ve ne tesadüf ki sabah gelip beni alan arkadaş, bagatelle ve dolayısıyla gerçek yann tiersenle beni tanıştıran arkadaş.

    bu olaydan kısa bir süre sonra, kulağım yaylı seslerine alışsın diye sürekli dinlediğim "the string quartet" sayesinde, vakti zamanında "kafam almıyor ben yaşlı bir insanım" diyerek burun kıvırdığım metal müzikle yakınlaşıyorum. şimdi bile kim hangi metali yapar, kim iyidir kim kötüdür çok bilmiyorum. önce string quartettan coverları dinliyorum. çok hoşuma giden parçaların orjinallerini dinliyorum. bu yollar hastası olduğum grup mastadon ve en sevdiğim parçaları "megalodon".

    bunlar da böyle anılarım işte sözlük.
  • 2007 yazıydı. tatil için otel odama yerleşiyorum. bu arada televizyonu açtım. ntv'de live earth konseri vardı. bir kız vardı, adını bilmediğim ve konser boyunca öğrenemediğim. bir yandan bavuldan çıkartıyordum eşyalarımı, bir yandan da şarkıları dinliyorum. müthiş sesi var, gitar çalıyor falan. peachy diye bir şarkısı vardı, müthiş. şarkının sözlerini yazdım google'a ve kendisine ulaştım. avustralyalı missy higgins'miş kendisi. severek dinliyoruz.
  • şimdilerde hatırladığım ilk yıllarımı yaşamaktaydım. yaşım üç, bilemedin dört. muhtemelen annemin altın günü tarzı bir organizasyonu yüzünden evde, ayak altında olmamam gerekiyordu ve bu günün bir iş gününe rastlamasıyla kendimi babamın iş yerinde buldum. önce babamın iş arkadaşlarından gelen çokomel ve gazozları kabul edip bi güzel tıkınmamın ardından babamla kocaman bir odaya girdik. merakla burası neresi diye sordum, her gördüğünü soran küçük çocuk edasıyla. toplu müzik salonu dedi babam, burda çalışıyoruz biz diye ekledi. ve yanındaki sandalyeye oturttu beni. diğer amcalar da bir bir geliyorlardı ellerinde tanımadık bir sürü altın renkli nesneyle. dikkattimi en çok o çekmişti. bazıları altın renkli, bazıları siyahtı. sonra biraz daha yaşlı bi amca geldi odaya, elinde tahta bir çubukla. haydi arkadaşlar başlıyoruz dedi ve o zamanlar adını bilmediğim eğlenceli bir şarkıyı çalmaya başladılar. lassus trombone.. yepyeni birşeyle tanışmıştım o gün. ve tanışıklık o tanışıklık...
  • elbette, çok güzel ve şaşırtıcı, beklenmedik hikayelerim de var. ancak benim en dolu hikayem evrenselmüzik'tir. bence müzik yapmak kadar onu dinlemek de yetenek, duygu ve zeka ister. farklı şeyler dinleyebilmek, yeni ufuklara sürüklenebilmek, ruhunun besinini onlarca tür müzik, yüzlerce sanatçı, binlerce şarkıyla çeşitlendirebilmek ve hepsinden ayrı ve büyük keyifler almak herkesin yapabileceği bir iş değildir.

    dolayısıyla, kendimi profesyonel müzik dinleyicisi olarak tanımlıyorsam, bunun önemli bir kısmını evrenselmüzik'e borçluyum. tabi benim gözümde, bu güzide siteyi keşfetmek bile bir farklılıktır. keşfedebilene helal olsun, kolay gelsin..

    (bkz: http://www.evrensellmuzik.blogspot.com/)
  • bir gece uyumadan sabahla. sabaha karşı televizyonu aç. mtv'de chill out programında a fine frenzy ile ilk kez karşılaş. sonra dört sene kadar dinlediğin müziğin yüzde 45'i bu olsun. mtv'nin şimdiki haline bu yüzden daha çok üzülüyorum.