şükela:  tümü | bugün
  • hasan kafası basan ancak tembel bir mühendislik öğrencisidir. 2. sınıfa geldiğinde gizemli bir şekilde ( burası belirsiz ) 1600 lü yıllarda istanbulda buluyor kendisini. yeniçeriler bu abidik gubidik giyimli ilginç konuşan genci frenk casusu addedip kadıya daha sonrada delirmiş bir frenk casusu olduğuna karar verip galata zindanlarına atıyorlar. zindanda ahmet ile tanışıyor. ahmet zaten zırdeli. pazarda arıza çıkardığı için zindana atmışlar. onla iyi anlaşıyorlar. sonra ahmet çıkıyor zindandan. dostları aracılığı ile hasanı da çıkarıp yanına alıyor. hasan adamın evine girdiğinde her yerde teknik çizimler görüyor. çok şeyler yapmak istiyor ama basit bir buhar makinesinin bile nasıl çalıştığını bilmiyor. ahmede kanat takıp uçabilme fikrinden bahsediyor. beraber çalışıyorlar. ahmet galatadan uçuyor. hasan ise bir roket yapıp gökyüzüne uçuyor sonra kendi yaptığı paraşütle halice iniyor. ikiside ödüllendiriliyor. bunların uçtuklarını öğrenen istanbullu zevat , evliya addediyorlar. evinin etrafında geceleyip mum yakıp dualar okunuyor. camdan içeri altın keseleri atıyorlar. bu durum ulema tarafından görülüyor ve rahatsız olunuyor. padişahın kanına girip ahmeti cezayire , hasanı kırıma sürdürüyorlar.
  • 1600lü yıllar 17. yüzyıl oluyor bi öğrenemediniz amk.
  • tuhaf bir ayrımın eşiğinde kalıyorum; birini kaybettiğinde duyulan hüzün ile biriyle uyanan hissi kaybettiğinde duyulan hüznün arasında… çoğu zaman aşk sanılan bir adrese allanıp pullanıp yollanan mektuplar ve “burada öyle biri yaşamıyor” tadında geri dönen yanlış hesaplar gibi…

    böyle hassas konuların her zaman tehlikeli olduğunu da düşünüyorum. çok fazla sorguya maruz kaldığı takdirde başa çıkılması güç bir gerçekle karşı karşıya bırakabilir insanı. mesela, yokluk gibi… bir şeyin yokluğu. birinin yokluğu. ya da hepsinden kötüsü olması istenen bir şeyin olmayan biri yüzünden duyulan yokluğu… dışarıdan bakınca şiirsel bir yalnızlık gibi görünse de edebiyatın nazik ellerinin ulaşamayacağı kadar varoluşçu bir karın ağrısı bu aslında.

    bir bakıma normal de… dünyadaki bütün yaşam temelde hikâyeler bütünüdür ve temelde bütün hikâyeler de iki kişiliktir; aşk hikâyeleri, savaş hikâyeleri, mutluluk hikâyeleri, dostluk hikâyeleri ve hatta yalnızlık hikâyeleri bile… başka birinin varlığından geçmemiş olan bir yalnızlık hiç görüldü mü bu dünyada? hatta bütün hikâyeler de ilk yalnızlık hikâyesi yüzünden başlamıştır. sevgili tanrı ilk insanına kıyamayıp ona bir eş verdikten sonra başladı bütün hikâyeler. ne yazık ki âdem’in yalnızlığına kalbi dayanmayan tanrı’nın merhameti mitoz bölünür gibi çoğalan insanlık için yeterli değildi. hem zaten biz de bölündükçe ondan uzaklaştık; şayet herhangi bir zamanda ya da mekânda hiç olmuşsa… sonuç olarak yalnız kaldık. çok büyük bir kısmımız. şimdi biz dursak bile yalnızlık mitoz bölünmeye başladı. mitoz bölünmek zorunda! çünkü doğurganlığını kaybetti. kendisini türetecek başka bir yalnızlıkla karşılaşamayacak kadar kalabalık. hayır, bu bir kelime oyunu değil; paradoks. yalnızlıkların doğası bozuldu. gerekçeleri mantıkla şekillendirilmeye ve çağın gerekliliklerine, gereklilik olduğuna inandırılanlara dayanmaya başladı. yalnızız, çünkü “cahille sohbeti kestik”. bunu söyleyen medeniyet ise her gün alışveriş yaptığı marketin kasiyerine bile “iyi akşamlar” demekten zaten aciz. yalnızız, çünkü tanımaya yönelik kriterlerimiz değil, elde etmeye ya da edilmeye yönelik stratejilerimiz var. bu üstün akıl bin bir farklı stratejinin hepsiyle “samimiyet” naraları atarak başarısızlığa uğrama başarısından başka bir şey elde edemedi. yalnızız, çünkü dürüstlüğe gerçeği bilecek kadar değil, tedirginliği elimine edecek kadar ihtiyacımız var. bu çağda kurulan bağlar sarıldığımız sürede kaybettiğimiz göz kontaklarında bile güvensizliği iletecek kadar inceldi.

    -bir tane daha?

    bir anda irkiliyorum. gayri ihtiyarı ayaklarımı toplayıp şaşkınlıkla ahşap masanın üstündeki boş bardağı olabildiğince ağır hareketlerle almakta olan garson kıza bakıyorum. devamlı hacmi geniş kupalarda içtiğim çaylardan sonra bu ince belli bardaklarda çay içmek beni asla kesmez oldu;

    -aaa, evet. lütfen…

    anında boş bardağı bıraktığı büyük yuvarlak tepsiden bir tane dolu bardak alıp masama koyuyor. ben karar verene kadar kaybettiği zamanı telafi etmek ister gibi de hızla başka masalara doğru yöneliyor. çay ve ben yalnız kalıyoruz. sonunda değecek türden bir yalnızlık olduğunu düşünerek gülümsüyorum. aslında bu ince bellideki çay yerine yan masada kafasını kitabından kaldırmayan ince belli ama geniş ve sıkı kalçalı ile yalnızlaşsak daha verimli olabilirdi ama o kendi yalnızlığını kitabıyla paylaşmaktan yana gibi duruyor. ben de aslında hep üstüme bol gelmiş olan zamparalığımı aldığım yere geri iade edeli çok olduğu için bir şey yapmıyorum. yapamıyorum. “medeni” bir insan olarak gidip “biliyor musun, dışarıdan çok güzel görünüyordun. burada oturmuş sessizce kitabını okurken… çok sade ve doğal… ama ben kendimi sana ‘merhaba’ demekten alıkoyamadım. biraz sohbet etmek ister misin?” diyemem. medeniyetin gereklilikleri arasında egonun zedelenmemesi esastır. denemek bir başlangıcı değil, gizli bir başarısızlığı barındırır. bu yüzden de her gün kesişmenin mümkün olduğu güzellikler sadece gelip gider. yanımızdan yani. burnumuzun dibinden demek istiyorum. binlerce açıklama getirilebilir buna. sosyolojik, psikolojik, ekonomik… bir sürü… bunlar hem bireysel hem de toplumsal açıdan ele alınabilir. ikisi üst üste konup kombo bile yapılabilir. ama ben en çok felsefi olanları seviyorum. mesela, metafizik olanlar hoşuma gidiyor. metafizik bir açıklama ile buna “kader” deniliyor. kaderde olan ve olmayan şeylerin toplamından oluşan bir yaşam var. bu yaşam mutlak bir iradenin çılgın senaryoları tadında işliyor. seçme şansı yok, irade yok, seçilmemiş bir seçenek de yok. derinliği kavranamamış bir kavramın insanları pasifize eden bir dış güç olarak görülmesi gerçekten beni deli ediyor. kendimden daha güçlü bir iradenin ihtiyacını öz benliğime yönelerek gidermeden önce elimde bulunan mitsel argümanların savunmasını falan yapıyor değilim. ama kendi içinde tutarlı bir açıklaması olan kavramların sadece tek yönlü ele alınmasını da hazmedemiyorum; varlığına inanmasam bile…

    dilimin üzerinde ısıl bir etki yerine parça parça çer çöp hissedince çayın bittiğini fark ediyorum. bir anda nefes boruma kaçan bir tanesi beni oldukça güçlü bir şekilde öksürtecek gibi oluyor. bu öksürük beynin panik yapmasını ve “arkadaşlar!!! oksijen alımı durdu; ölüyoruz!!!” diye çıldırmasını daha fazla tetiklediği için sakince gırtlağımdaki kaslara odaklanıp kontrol ediyorum. kontrolsüz kaşınma isteğini karşılamak ile nefes almaya çalışmak arasında sıkışan beynime burnumdan çektiğim derin bir nefesle yardımcı oluyorum. karşılığında ise kaşıntıya ciddi bir önem atfetmekten onu vazgeçirerek bütün salyam, sümüklerim, mide asidim oral yoldan dışarı saçılmadan, suratım kırmızı-mor bir renge bürünmeden önce durmasını bekliyorum. duruyor ve nöronların tesla’nın bobinleri için yeterli elektriği üretecek kadar panik yapmaya gerek olmadığını görerek motor faaliyetlerine devam ediyor.

    bütün bu olanlar esnasında izlendiğimi fark etmem için son aldığım nefesi huzurla vermem gerekiyor. göz göze geliyoruz onunla. bakışlarında emin olmak istediği bir soru var. gülümsüyorum;

    -iyiyim.
    -su ister misiniz?
    -hayır, teşekkür ederim.
    -rica ederim.

    başını kitaba eğmek üzere gülümsüyor. bu sefer değil!

    -çay içer misiniz?

    bana bakıyor. bu teklife anlam veremiyor. ben de işini kolaylaştırıp teklifi daha da anlamsız hale getiriyorum;

    -kahve de olabilir. ya da oralet... aslında sıcak bir şey de olmak zorunda değil…

    yıllar geçtikçe bu coğrafyada alışkanlıklar değişti. limonatalardan kahvelere geçiş yapmamızın tek sebebi bolca amerikan filmine maruz kalarak kültürel erozyonun örneği olmuş bir neslin kahve içecek yaşa gelmiş olması değil; hissizliğin buz gibi havasını ısıtacak bir şeye de ihtiyaç duyuyor olmamız…

    bir flört girişiminin akabinde düşünülmemesi gereken her şeye kayan zihnimi mantığım dürtüyor ve cevap almamış olduğum gerçeğiyle beni uyarıyor. ısrarcı davranıyorum;

    -istersen tabii…

    gerçekten sınırları zorlayan ısrarcılığım sayesinde şu dünyada elde edemeyeceğim şey yok(!) hayır, tabii ki ısrar ve istek arasında da birçok şeyde olduğu gibi ince bir çizgi var işte! ve isteklerin ifadesi içtenliğiyle ölçülebilir ancak, ısrarcı olmakla değil. ne diyebilirim ki başka? evet, hoş bir kadın. fiziksel olarak dikkatimi çekecek görsel donanımı var. fakat bunların gerçekten de bir noktadan sonra hiçbir işe yaramadığını biliyorum. başka bir boyut var çünkü. bir anda sevimsiz görünen, itici olan detayların birçok başka şeyin ardında silinip gittiğini defalarca gördüm. tam tersi de geçerli bunun. üstelik ilki sürpriz olurken ikincisi hayal kırıklığı oluyor. bu ilk bakışta “ne istediğini bilmemek” gibi görünebilir. bense bunun giderek daha fazla ön yargıdan arınmak olduğunu düşünüyorum. görselliğin yarattığı ilk etkinin yeterince filtrelenmemiş bir estetik yargı oluşturduğunu söylemek hiç de yanlış olmaz.

    ben ona bakarken o da bana gülümsüyor. dudakların iteleme bir kuvvetle hareket ettiği ve göz temasının bozulduğu bu “nezaket gülümsemesi” yine de reddedilebileceğiniz anlamını taşıyor. gözleri kitabının üzerindeyken yüzündeki tebessüm onu geriye doğru itiyormuşçasına arkasına yaslanıyor;

    -aslında bugünü kendime ayırmıştım.
    -anlıyorum.

    başımla kitabı işaret ediyorum;

    -iyi okumalar…
    -teşekkür ederim.

    gülümseyerek bakışlarımızı ayırıyoruz. birini kaybettiğinde duyulan hüzün ile biriyle uyanan hissi kaybettiğinde duyulan hüznün arasında… kendimi bu kadar kısa süre içinde tekrar etmeme şaşırıyorum. bir varlığa ihtiyaç duymakla ilgili olmalı bu galiba. o sırada bir kedi masamdaki sandalyeye atlıyor. utanmasa “kusura bakma, biraz geciktim” diyecek. bakışıyoruz bir an için. farkında olmadan yüksek sesle;

    -yoo, oturabilirsin. hiçbir sakıncası yok, diyorum.

    farkında olmadan kitapla bağını bir kere daha kırıyorum. gülümsediğini duyunca hala dikkatinin bende olduğunu anlıyorum. göz göze geliyoruz. ben de gülümsüyorum;

    -bize katılmak istemediğine emin misin?

    gülüyor. güzel bir gülümsemesi var. dudaklarının kenarında gizemini korumuş olan gamzeleri ve dikleşen göğüsleri sırrını bozuyor. kitabını kapatıyor ve masadan çantasını da alıp benim masama geliyor. karşıma oturduğu anda kedi nazikçe sandalyeden aşağı atlıyor ve gidiyor. birbirimize bakıp tekrar gülümsüyoruz;

    -bizi yalnız bırakmak istedi sanırım.

    bir şey söylemeden gülüyor. güzel gülen birini gülümsetmek esprilerin bir misyonu olduğunu vurgulasa da abartmak istemiyorum. çünkü gerçekten de abartmayalım; aptal ve sempatik aşık rolü asla bana göre olmadı.

    ikinci kez masama gelen çaycı kız ne içeceğimize kendi karar veriyor. boş bardağımı alıyor ve yerine dolularını bırakıp gidiyor. bunu tanrısal güçle donatıldığına inanılan amazon kadınlarının çevikliğiyle yapmasına saygı duyup bir şey demiyorum. ben bu eylemler zincirini izlerken onun çayına şeker atıp karıştırmaya başladığını görüyorum. ilk yudumunu temkinli bir şekilde alıp bana bakıyor. gülümsüyorum (yine);

    -nasılsın?

    gülümsüyor (yine). sonra akıp giden bir sohbet başlıyor. cinsel çekimin oluşturduğu enerjiyi hissediyorum. bu tek taraflı da değil üstelik. bertaraf etmeye çalışmıyorum. doğru kullanıldığı sürece her türlü enerji verimlilik sağlar. benim için hissettiğim arzu cümlelerime yansıyor. konuşurken kurduğum cümlelerin istikrarlı yapısı, kararlı anlatımı ve etkileyici olduğundan emin olduğum vurguları, tonlamaları… bunların hepsindeki sıradanlıktan uzak nitelikler onun yüzünde mikro mimikler oluşturuyor. genel olarak sakin bir yapısı olmasa çok daha fazla heyecanlanabilir ve bunu dışa vurabilirdi. ama muhtemelen o zaman da benim ilgimi çekmezdi.

    edebiyat, felsefe ve sanat ağırlıklı konuları oluşturduğundan biraz ağırlık kazanıyor hukukumuz da. entelektüel profili tanımak ya da sınırlarını çizebilmek her zaman daha güvenilir gelir insanlara. bir netlik kazandırır. ben bilgiye hiçbir zaman kitabi biçimiyle itimat etmedim. asla o şekilde de kullanmadım. o yüzden gerçekten derin bir donanımı olsa da beni pek ilgilendirmedi. ama ifade ediş biçimi ve bildiklerini yorumlayıp harmanlamış olması beni etkiledi. yine de bu sohbetin sonunun geldiğini biliyorum. sorun şu ki onu hala arzuluyorum;

    -karnın acıktı mı?
    -aslında biraz acıktım.
    -sohbete dalınca çok çay da içtik tabii. gidip bir şeyler yiyelim mi?
    -olabilir.
    -aklında bir şey var mı?
    -yok. senin?

    tutup da denmez ki şimdi; “sen!”

    gülümseyerek başımı “hayır” anlamında sallıyorum. hesap ödeniyor tüm bunlar olurken ve çıkıyoruz. yakınlarda bir yere oturup yemek yiyoruz. o sırada akan sohbet daha yüzeysel ve eğlenceli oluyor. biraz daha yakınlaşıyoruz. ben daha dominant, o daha feminen bir havaya bürünüyor. ikimizde cinsel kimliklerimizi yakınlaştırıyoruz. bunun böylesi dolaylı ve dolambaçlı olması gerekir miydi? hayır. hele de istek ortadayken… ne kaybederiz ki? hem bu sonu bilinen bir filmi izlemekten de beter; sonu bilinen bir filmi çekiyorum. binlerce kez çekilmiş olan bir film üstelik.

    -seni istiyorum.

    bana bakıyor. şaşırıyor. mikro ifadeleri ele veriyor onu. ama güzelliğinin de farkında; kolay kolay dışa vurmayacak beklemediği durumlarda gösterebileceği tepkileri…

    -peki, şöyle diyeyim o zaman; sen de beni istiyor musun?

    bu netlik hoşuna gidiyor. bir rutini kırıyorum. kendimde de onda da. ama aynı zamanda “büyüsü bozulmak” denen saçmalıktan da rahatsız. kendiliğinden olsa? mesela, bunu söylemek yerine onu beklemediği bir anda öpsem? ya da yan yana yürürken belime dolasa elini ve asla sevgili olmayacakken sanki olacakmışız gibi davransak? dudağının kenarında bir şey kalsa? kaşımda bir toz parçası görmüş olsa? birbirimizi birbirimize bir şekilde mönü tadımı kıvamında sunsak önce? ama çaktırmadan! çünkü ergenlik dönemini geçmiş iki yetişkin ve yabancı insan olarak asla bu dokunuşların ne anlama geldiğini bilmeyiz!

    aklımdan bunlar geçerken onun gözlerine bakıyorum sadece. bunu bilerek mi yapıyor? bakışlarına müthiş derecede hakim. dalıp gitmiyor, odağını kaybetmiyor, uzun süre kontak kuruyor olmaktan rahatsızlık duymuyor, kaçmıyor, kızmıyor… susuyor! sıkılıyorum. abartmayalım; cevabı basit bir soru sordum. sıkılmaya başladığımı belli edecek kadar derin bir nefes alıyorum gözlerinin içine baka baka;

    -evet. ama çok değil.
    -çok olması gerekmez. bana gidelim.
    -olur.

    kalkıyoruz. eve gidene kadar hiç konuşmuyoruz. eve girince de hiç konuşmuyoruz. etrafı incelemesine yetecek vakti tanıyorum. minimal bir yaşamım var ve fazla eşyadan nefret ederim. bu yüzden pek vakit almıyor evi taraması. son anda, odanın en karanlık köşesin kalmış olan bir ucuz tablo dikkatini çekiyor. gidip tablonun önünde bir süre duruyor. hafif ve enstrümantal bir şarkı açıyorum. iki kadeh vodka koyuyorum. birini ona veriyorum. birbirimize hiç bakmıyoruz bu sırada.

    -çok güzel.

    bunu söylerken başka bir boyuttan seslenir gibiydi. içindeki kırılgan ve yalnız tarafına dair bir kanal açılmış gibi. onu orada bırakıp gidip yatmak istiyorum. o kadar huzurlu görünüyordu ki bozmak istemiyorum. resimdeki fırça darbelerini tek tek inceliyor. nazik ve ustalık eseri olan her ayrıntı onu biraz daha fazla bakmaya zorluyor. burada entelektüel bir perspektiften bahsetmiyorum. burada tam olarak estetik anlamda bir bağ kuruluyor. bunu bozmak istemiyorum. onu orada bırakıp sabaha kadar o tabloyu izlemesine izin vermek istiyorum. hatta bir kenarda durup aralarında kurulan bağın derinliğini gözlemlemek istiyorum. bacaklarımın arasındaki ısıl arzular yerini bu yabancılaşmaya bıraktıkça tuhaf bir huzur da duyuyorum. o anda bir şey yanıyor kafamın içinde. adı. adını bilmiyorum. adını hiç sormamış olduğumu fark ediyorum. bu kadına dair bölük pörçük birkaç detaydan başka bir şey bilmediğimi… o da beni bilmiyor.

    bilinmeze duyulan tuhaf merak kasıklarıma vuruyor beynimden. eğer gücü elimde tutar ve kontrol edersem bencil bir ev sahibi olurum. dahası onu tedirgin eder, yabancı bir ortamda olmasına rağmen kendine çizdiği alanın dışına çıkmaya onu zorlayarak budala bir diktatör gibi davranmak her şeyden önce artık misafirim olan birine karşı yapmayacağım bir terbiyesizlik. alçakgönüllü olmak kalıyor geriye. ben de öyle yapıyorum ve kontrolü onun ellerine bırakıp onu rahatsız etmeden tabloya bakıyorum.

    bir süre daha duruyoruz orada. doyuma ulaşana kadar izliyor. eşzamanlı olarak ya da farklı farklı anlarda vodkalarımızı yudumluyoruz. aramızda tuhaf bir bağın oluşmaya başladığını seziyorum. kendimi tamamen bırakıyorum. onun bilinçdışı yönlendirmelerine kendimi açmak için tüm konsantremi ona yöneltiyorum. müzik ve loş ışığın daha fazla yardım etmesi mümkün olmayacak bir noktaya geliyor. odanın içinde öyle bir harman oluyor ki her şey kiraz ağacının tablodan bizi izlediğini düşünür hale geliyorum.

    o sırada voltajın düşmesi yüzünden abajurun titreyen ışığı ikimizin de gözlerine çakıyor. aynı anda başımızı abajura yöneltiyoruz. melodram misali bir gök gürültüsü duyuluyor ve hiç beklemeden yağmur başlıyor. her şey bir anda gürültülü ve ıslak bir hale geliyor. playlistin ritmi yükseliyor. her şey keskin bir hal alıyor. bir anda orada kendimizi karşı karşıya bulmuş ve yapacak tek şeyimiz “çiftleşmek”miş gibi öpmeye başlıyorum onu. hiçbir tedirginlik duymadan elimizdeki kadehleri bırakıyoruz. benimki halının üstüne düşüp kırılmaktan kurtuluyor ama onun kadehi parke zemin için bile yeterince narin olduğunu gösteriyor. bütün bunların ne vodkayla ne de tablo ile ilgisi yok. bütün bunlar müzik ya da gök gürültüsü yüzünden de olmadı. voltajın düşmesi ne kadar normalse kediyle konuşmuş olmam da o kadar normaldi.

    bütün bunlar her şey yüzünden oluyor. bütün bunlar iki yabancının isimlerini sormayı bile unutacak kadar kontrolü bırakıp ezbere bildikleri kimliklerini terk ettikleri bir yerde başlıyor. aciz iradelerin tanrısal bir güce ihtiyaç duymayacakları kadar güçlenebildikleri bir anda bütün mekanizma “ama” ve “acaba”lara rağmen işlemeye başlıyor. her şey soluk soluğa bir hız kazanıyor. öpüşmenin ıslak ve tutkulu temasına eller dahil olmuyor. erojen bölgelere aç bir hayvan gibi saldırmak yerine yüzlerimizde ve saçlarımızda dolanıyor ellerimiz. o noktada belli ediyoruz bunun sert olacağını. ellerimiz vahşi!

    upuzun saçlarımı avuçluyorum ve onu dizlerinin üzerine çöktürüyorum. o soğuk ve kendinden emin bakışlarında bir hırs görüyorum. arzunun getirdiği ve kendi ellerimle vermiş olduğum rolünün sebep olduğu bir hırs… hükmediyorum ve teslim alıyorum. pantolonumu çözüp dilini kasıklarıma dayarken… her zerresini ıslattığı erkekliğimin, gırtlağını yırtmak ister gibi bastırdığını hissederken… başını iyice geriye eğip beni bacaklarının arasına doğru çektiğinde teslim alınmış bakışları, bir dağın zirvesi olmuş bakışlarımın altında ezilirken…

    o anda anlıyorum. bu gördüğüm, şu anda olan… bu hırs… bu arzu! şehvet! aslında hiçbir şey görmüş değilim bu haliyle… çok daha fazlasını yapabilirim. bir kadının içinde dans edecek kadar centilmen olup onu dövmekten beter edecek kadar hırçınlaşabilirim. bunların hangisini seçeceğine kendisi karar verir ve bu konuda bir istisna tanımaz. bilmediği şey; benim de sınırlarımın bir bakışta görülebilecek bir noktada olmadığı. onu kıskıvrak sıkıştırıp acı eşiğinin nerede olduğunu merak ettirebilirim. kaç saniye nefessiz kalacağını hesaplattırabilirim. ve dahası, onu hep sevmiş ve ömrümün sonuna dek sevecekmişim gibi sarabilirim. tüm bunlar ikimizin de doğasında var üstelik, hiçbiri strateji değil…

    tüm bunlar o kadar hızlı geçiyor ki aklımdan onunla arama giremiyor. onu tekrar saçlarından yakalayıp üstümdekileri çıkardığında ve ağzının içini dilimle doldurmaya başladığımda, sırrını teslim etmiş dudakları aralanıyor ve dişlerinin buyurgan baskısı hissediliyor. açlığını doyurmaya yetmeyecek olan bu öpüşmeler yüzünden belli ki fazla oyalanmayacak. öyle bir av hikayesine dönüşüyor ki bu kuşatılmış hissediyorum. kendi bedenimin içinde tutsak kalıyorum. bedenim de onun elleri arasında tutsak kalıyor. ya da dudakları… ya da dişleri…

    belinden aşağı doğru inerken genişleyen kavisler ve kalınca basenleri beni memnun ediyor. kocaman kalçalarına aynı anda iki elimle sert bir şekilde şaplak indirirmem, yüzündeki hain sırıtışa engel olmuyor. canının bir parça yandığını görmekten hoşnut. bunu bildiğim için açığa vuruyorum her detayı. hemen kızarıyor teni, bunu da biliyorum. orada anında kan toplanmaya başladığını gözlemliyorum. yanaklarına, ama en çok da bacaklarının arasına da hücum ediyor kan. bir anda ters çeviriyor ve ortadaki sehpaya doğru eğiyorum onu. dimdik! sert! ve içindeyim! hiç acele etmiyorum. sert bir darbeyle girdikten sonra belinde oluşan çukurda, dümdüz duran sırtında ellerim geziniyor. bel boşluğunda incelere kavislenen hatlarının kalçalarına doğru genişlemesi yine ilkel bir şehvete dönüşüyor ellerimde. bir çığlığı zor zapt ediyorum ve ağzını kapatıyorum. aynı anda o da hızlanmaya başlıyor içimde. saçlarından tutup başımı geriye çekiyorum. solukları daha keskin bir hal alıyor. iki yanından kavradığım belini sımsıkı tutup hiç durmadan çarpıyorum. ter ve tenin gürültüsünde yükseliyoruz.

    zirveye yaklaştığımız sırada onu sehpanın üzerinden alıp yere eğiyorum iyice. önce üçgen şeklini verdiriyorum. sonra bunu da değiştirip dört ayaküstünde bırakıyorum onu. hepsi vaat edilmemiş ama verilmiş bir itaat içinde gerçekleşiyor. en sonunda içinden çıkıyorum ve sırtının üzerine bırakıyorum tüm şehvetimi; kendimi de yere, yanına… o tavana bakarken ben de yattığım yerde başımı aksi yöne çevirmiş tabloya bakıyorum. bu sadece bir ön sevişme olabilir. bu gece daha birçok kere sevişebiliriz. henüz kırılmamış kadehlerde daha fazla vodka da içebiliriz. tekrar karnımız acıkabilir, sohbet edebilir ya da uyuyabiliriz. ama ne yaparsak yapalım bir daha asla o kadar yakın olmayacağız; o tablo’nun karşısında olduğumuz andaki kadar birbirimize yakınlaşamayacağız.

    bir kedinin arsızlığı yüzünden neler oldu? kalabalığın içinde onca yabancıdan iki tanesi birbirlerine yakın düştüler. sakalın ardından bir çift dudağın sırrı ele verildi. şekersiz çayın yalnızlığına şekerli bir çayınki eklendi. kiraz ağacının yaprak dökümünü gösteren bir resim yalnızlıktan gelen tedirginliğimizi üstümüzden silkeledi. ve tüm bunlar şimdi kader mi? burada yan yana yatmış, farklı yönlere bakan ama aynı şeyleri hisseden iki yabancı var. birbirlerini bu denli iyi anlamaktan rahatsızlık duyan iki yabancı…

    kalkıyor. kıyafetlerini toparlıyor ve giyiniyor. kımıldamıyorum bile. anlıyorum onu. o da beni anlıyor. bu kadar doğal ve kontrolsüz olmak doğamızda yok. ikimizin de beyninin bir köşesi çoktan açıklama bekleyen sayısız sorusuyla isyana geçmiş durumda. bununla benim yanımda başa çıkamaz. ben de onun yanında… kapının önüne gidip ayakkabılarını giyiyor. beni şehvetiyle yerde öylece yerde bırakmak konusunda en ufak bir kararsızlık yaşamıyor. ben de hiç zahmet etmesini istemiyorum zaten. kapıyı açıyor. bir an duruyor, bakmasam da hissediyorum;

    -adın ne senin?

    gülümsüyorum;

    -memnun oldum, diyorum sadece.

    gülümsüyor;

    -ben de, diyor.

    sonra çıkıp gidiyor.

    tuhaf bir ayrımın eşiğinde kalıyorum; birini kaybettiğinde duyulan hüzün ile biriyle uyanan hissi kaybettiğinde duyulan hüznün arasında… kiraz ağaçlarının çiçek açtığı anlar ile yaprak döktüğü anlar arasında… ikisi de öyle güzel ki…