şükela:  tümü | bugün
  • sözlük yazarlarının muhtemelen, kısa süreli şöhret olmalarını sağlayan hikayelerdir.

    sene 1998, üniversite 2. sınıftayım. herkesin televole izleyip, kimsenin birbirine itiraf edemediği dönemler. benim televizyonda da yanlışlıkla televole açık kalmış, izlemiyorum tabii ki. tam hatırlamıyorum ama muhtemelen felsefe kitabı filan okuyorumdur. o esnada mankenlere sordukları soruyu duyunca kulak kabartıyorum. fırlama sunuculardan biri mankenlere, "uzun saçlı erkekleri mi tercih edersiniz, kısa saçlı erkekleri mi?" gibi bir soru soruyor. o esnada kısa saçlı erkek figürü olarak brad pitt bozması bir adamı gösteriyorlar, ekran değişiyor ve bir anda televizyonda istiklal caddesinde yürüyen ben gözüküyorum. afallıyorum, birazdan sunucunun çıkıp "ehe ehe, yayın ekibimizin hazırladığı bir şakaydı, herkes kendisini görüyor aslında" demesini bekliyorum, sonradan bunun teknik olarak mümkün olamayacağını algılıyorum. ciddi ciddi uzun saçlı erkek figürü olarak beni kullandıklarını anlıyorum. görüntü arka çaprazdan çekildiği için, yüzüm tam gözükmüyor ki, aksi taktirde "oha lan adamdaki tipe bak, yapımcının akrabasıdır kesin" şeklinde ithamlara maruz kalacağımı düşünüyorum. elimde sigara, ayaklarımda halı saha maçlarında kullandığım spor ayakkabım, üzerimde ise lise döneminden kalma eski kot pantolonum ve üniversiteye başlarken aldığım kaşe paltom var. o paltoyla o kadar bütünleşmiştim ki, omuzları geniş gösteriyor diye, kıçımın terlemesine aldırmayıp, mayıs ayına kadar kasar, üzerimden çıkarmazdım. o paltonun bana bir takım kapılar açacağına inancım tamdı ama bu kadarını da beklemiyordum. eğer ki bu olağandışı durumun sebebi o palto değilse, muhtemelen yayın ekibinde şöyle bir diyalog geçmiştir.

    - birazdan yayına gireceğiz uzun saçlı erkek görüntüleri geldi mi?
    + ahmet bey, arkadaşlar görüntü almayı unutmuşlar.
    - hay ben sizin... elimizde ne var peki?
    + kaybolan gençlik belgeseli için daha önceden çektiğimiz görüntüler var.
    - neyse, hiç yoktan iyidir.

    neyse, önce demet şener'e soruyorlar, demet şener, kısa saçlı erkekleri tercih ettiğini söylüyor, egom tavan yapmış, direkt üstüme alınıyorum, genlerimdeki x kromozomum aktif hale geliyor ve 'hahayyt, seni kimler beğensin' diyesim geliyor, ama demiyorum. akabinde ebru şallı'ya soruyorlar, kendisi uzun saçlıları tercih ettiğini söylüyor. içimden 'hislerimiz karşılıklı diyorum'. ancak sonradan görüntüleri izleyip beni görünce, verdiği cevaba nasıl pişman olmuşsa artık, kendine eş olarak potansiyel kel harun tan'ı seçti kızcağız.

    akabinde telefon çalıyor. babam arıyor.

    "ulan deyyus, biz seni okumaya gönderiyoruz, sen elinde sigarayla sokaklarda serserilik yapıyorsun." diye epey bir azarlıyor. bir şeye çok kızmış ama ne olduğu tam belli değil.

    telefonu annem alıyor.

    "evladım, sen aç mı kalıyorsun oralarda? çok zayıflamışsın, dikkat et kendine" diyor.

    bu ve benzeri birkaç tavsiyeden sonra telefonu kapatıyorum. ebru şallı'nın 'uzun saçlı' derken ki dudaklarını büzüştürdüğü anı gözümde canlandırıp, yatıyorum.

    artık saçlarım kısa, arada bir hala istiklal'de turluyorum. en büyük hayalim, olur da bir gün bana doğru yönelmiş bir kamera görürsem, çekmeyin kardeşim, çekmeyin diye kamerayı elimle kapatmak ve hemen ardından "daha evvelden rezil ettiğiniz yetmedi mi ibneler, şimdi de jonny depp'in uzun saçlı haliyle karşılaştırıp, iyice itin götüne mi sokacaksınız beni" diye höykürmektir. o andan sonra inanıyorum ki, hayatımda yepyeni bir sayfa açılacak.
  • 94-95 civari. anneler günü için edirne tv de çekilcek bir programa arkadaşım, bir başka arkadaşını da getirmesi istenerek davet edilmiş.o da ilk başta başkasını çağırsa da ona ulaşamadığından beni çağırmıştı. studyoya geldiğimde, ortamda bir sürü çocuk bulunduğunu gördüm; oysa ki daha özel bir şey bekliyordum. bir iki koltuk ve yastıklardan oluşan stüdyoda, öndeki yastıklardan birine beni oturttular. pazar günü yayınlanıcak programı, cuma günü çekmeleri nedeniyle, çekimden önce bir çok kez, anneler günü bitmiş, hediyelerimizi almışız gibi davranmamızı istediler. kameraya bakmamak gibi standart uyarıları da yaptıktan sonra çekim başladı.

    sunucu abla anneler gününün anlam ve önemini belirten konuşmasını tamamladıktan sonra sırasıyla ortamdaki çocuklara anneler gününde neler yaptıklarını, annelerine ne hediye aldıklarını sordu. ben ise bu sırada kameraya bakmamaya çalışarak, ne aldığımı söylesem diye düşünüyordum. o an da garip bir özgürlük duygusu içimi kapladı. anneme herhangi bir şey almış olabilirdim. "araba, ev, hatta gemi" bunun gibi fantastik düşünceler kafamda dolaşıyordu. sıra her an bana gelebilirdi; ama ortamdaki şirinlik muskası kızın maşallahı vardı annesiyle neler yapmış neler, nasıl da sallıyordu.

    ve nihayet sunucu, beklenen soruyu bana sordu.

    -evet sen ne yaptın anneler gününde?
    -çiçek aldım.
    -aa öylemi ne çiçeği?
    -gül
    -başka ne yaptınız?
    -gezdik, dolaştık.

    -ayşe senin anneler günün nasıl geçti?
    -bizde annemle birlikte...sonra...çok eğlendik
    vs vs

    bu muydu lan? kameraya bakmamak için boşluğa baktım, uzun süre aynı yere baktığımı düşünüp etrafı taradım. öyle kasılırken de bir yandan mutlu gözükmeye çalışıp, hediyeleri ve annemle yaptıklarımızı düşünürken, anneme aldığım fantastik hediyeler havuzundan, çıka çıka "çiçek" çıkmıştı. o da gül, yüz kişiye sorsan sekseninin aklına ilk gelen çiçek. annemle yaptıklarım ise akla hayale sığmayacak gibiydi "gezmek, dolaşmak". reyting değerimin düşüklüğünü gören sunucu da çareyi diğer konuğa geçmekte buldu. benim de küçük yaşta başlayan televizyon kariyerim, çok kısa sürdü.
  • sene 96-97 lise zamanlarım. okulda bir telaş var ama anlam veremiyorum zira nöbetçilik denilen bir izolasyon uygulanıyor şahsıma. neyse sonra apar topar otobüslere bindirdiler bizi. otobüste ibo şova gidiceğimiz öğrendim. suratımdaki ifadeyi keşke ölümsüzleştirebilseydim ( o zaman dijital makine kameralı telefon yok tabi varsa da biz de yok. ) şok üstüne şok. mp3 playerımız yok ama walkmanimiz var. onda da sepultura albümü var yani öyle de metalci bir gencim. stüdyoya geldik. konuklardan bir gülşeni hatırlıyorum. tıfıl o zaman yeni albümü çıkmış pijamayla koşturuyor. hemen arkalara konuşlandık tabi. ama okulumla müthiş gurur duymama neden olmuştur program. zira ibo nun çekimi durdurup hadi kızlar kalkın oynayın demesine hiç bir surette yanıt verilmemiş bön bön izlemeye devam edilmiştir.
    (bkz: bu da boyle bir anımdı.)
  • televole malzemesi olarak basarmistim bunu. kendimle gurur duydugumu soyleyemeyecegim.

    gunes en tepede, sicak mi sicak bir gun. ben de arkadaslarla yapilabilecek en iyi seyi yapmistim ve buyukcekmece'deki aqua marine'e gitmistim.
    hava sicak, yakiyor her seyi. boyle olunca biz de havuzdan cikmiyoruz, aquaman olmusuz tam manasiyla. derimiz burus burus olmus. havuzdan ciktigimizda da kaydiraklara gidip ruzgarla suyu birlestirip serinliyoruz, bir yandan da deliler gibi egleniyoruz cocuklugumuza donuyoruz. kisaca oldukca guzel bir gun ama iki manyak biz nereye gitsek oraya bizimle geliyor. manyagin tekinin omzunda bir kamera, digerinde mikrofon. havuzun tam ortasindayken sesleniyor mikrofonlu eleman. "bi gelsene birader" diye. inatla cikmiyorum havuzdan, sonra bas bas bagiriyor, "sana diyorum uzun sacli". ho? "evet, sana gelsene bi". ho? "gel gel". lolipop vericek sanki, ben de niye cikiyorsam cikiyorum havuzdan, elmali olsa bari.
    neyse efendim ben boyle havuzdan tum hismimla, yakiciligimla, seksiligimle cikiyorum. soylemesi ayiptir saclarim te gotumde, boyle sular akiyor uclarindan. kassiz vucudum yay gibi gerilmis. ovvv, oyle boyle degil yani. neyse tokami cozuyorum ve bir yandan saclarimi sikarak suyunu akitmaya calisirken herifcegiz sormaya basliyor.

    adin ne? okuyor musun? su guzel mi? niye geldin? kiminle geldin? kiz arkadasin yok mu niye saplarla geldin? niye yok? kizlara soralim ister misin? "hisss sen gelsene bir sey sorucaz" diye kizlari rahatsiz ederken agzi da durmuyor sormaya devam ediyor. kac kilosun? boyun kac? zayif degil misin? kizlar bu yuzden yuz vermiyor olmasin?
    dumurdan dumura suruklendigim bu kisacik anin sonunda birden bire ayni basladigi gibi bitti roportaj.
    necisin, hangi kanal falan diye de sormadim, zaten sinir olmusum, niye sorayim. serefsiz, sanane benim kilomdan, boyumdan, gotumden, basimdan, kiz arkadasimdan?
    neyse bu olay c.tesi mi ne yasaniyor, aradan birkac gun gecti ve ben de sinavlara hazirlaniyorum. o sirada sozde entel ne kadar arkadasim varsa teker teker aramaya ve hatta cemkirmeye basladi. "ooo haci sekil yapmissin", "televizyona cikiyorsun ve haber vermiyorsun" falan diye. ben kendimi gormedim, o siralarda merak da etmedim nasil ciktim acaba diye ama bu program o kadar cok izleniyordu ki o siralar, okula gidiyorum hademeler bile gelip "abi guzel ciktin gecen gun televizyonda, kiz arkadas bulursun artik" diye kendilerince dalga geciyorlar. profesorlerden bile laf atanlar oldu, varin gerisini siz dusunun. hadi bunlar bir sekilde beni taniyanlar veya her daim gorenler.

    bir de tatile gittigimde daha onceden hic tanimadigim kizlar tanidi beni. "sen o televolede saclarini sikan uzun zayif cocuk degil misin?" diye. simdilerde merak ediyorum acaba bu kadar infial uyandiracak sekilde nasil verdiler benim ciktigim kismi? nasil bu kadar dikkat cekici oldu? altyazida ne yaziyordu ulan? iste aqua parkin en uzun dingili mi yaziyordu? abazanlarla takilan universite ogrencisinin drami mi yaziyordu? ne ulan? ne?
    aradan en az 4-5 sene gecti nadir de olsa hala arada bir cikar bu televoleden taniyorum seni mevzusu. eksi sozlugun bir zirvesinde cikmisti misal. nasil bir beyin yikama metodu kullaniyordu yahu bu herifler? nasil kazimislar beni zihinlerinize? ne gereksiz bir sey koymussunuz kafaniza?
  • ilk televizyonumuz 37 ekran küçük tüplü bir televizyondu. ben de küçüktüm o zamanlar . zorlanmadan üzerine çıktım televizyonun. neredeyse deviriyordum aleti. ama şimdiki çocuklar bizim kadar şanslı değil. lcd ve plazma televizyonlar da arttığı için artık öyle her televizyona çıkılamıyor maalesef. ip üzerinde durmak kadar zor bir iş bu.

    buna heveslenen arkadaşlara, buzdolabını denemelerini tavsiye ederim. hem daha güvenli hem daha eğlenceli.
  • genelde cevval muhabirlerin zorlaması sonucuyla oluşan, aman inşallah kimse görmez çekincesi taşımanıza rağmen, aksi gibi inadına tüm tanıdıkların "hehe televizyona çıkmışsın?" diye takılmalarına yol açan tesadüfler zinciridir..
    üniversite* 3. sınıftayım, "amaan kim üç saat üst üste ergonomi dersine girecek şimdi?" düşüncesiyle, ortadaki dersi ekip* sonradan geri dönmek niyetiyle yemekhane civarlarında* öylesine takılıyoruz. bu arada ortalarda serseri mayın gibi gezinen lig tv muhabiri ve kameramanı dikkatimizi çekiyor, sonra gözgöze geliyoruz; hemen o an "çok acelemiz var" modunda anlamsız hareketlerle ortamdan uzaklaşmaya çalışsak da çok geç, artık muhabirimizin kurbanı olmuşuzdur bir kere. emin adımlarla yaklaşıp, çok kısa, genel konular üzerine bir ropörtaj olacağını, beş dakika bile sürmeyeceğini vs söyleyip beni ikna ediyor; farkındaysanız beni diyorum, çünkü o günkü bölüm "kızlar ve futbol"muş*, kısacası diğer arkadaş kurtuluyor. kısa bir adın ne, hangi bölümdesin vs faslından sonra, hangi takımı tutuyorsun sorusuna beşiktaş cevabını vermemin ardından asıl sınav başlıyor: nedir bu beşiktaşın hali?*, sence nasıl oynasalar daha iyi olur? vs vs.. ben tabii bu arada, "hani sadece 5 dakikaydı??" düşüncesiyle boğuşarak minimal konsantrasyonla ve maksimum saçmalıkta teknik* tavsiyeler verirken; sadist muhabirimiz soru yağmuruna devam ediyor: "peki tanıdığın beşiktaşlı futbolcuları sayar mısın?" cümlesiyle bir anda, rastgele numarası okunup sözlüye kalkmış ilkokul öğrencisi psikolojisine bürünüyorum, aklıma sadece o zamanlar popüler olan nobranlı reklamdan dolayı, alakasız bir şekilde nobre geliyor, onun dışında bir tek beşiktaşlı oyuncu hatırlamıyorum. bunu anlayan gıcık muhabir; "o zaman beşiktaştaki, en beğendiğin oyuncu, en yakışıklı oyuncu, en iyi oynayan oyuncu??" diye sorular sıralıyor tabii.. hayır anlamıyorum, genelde tüm beşiktaştan zaten bir kişiyi sayabilmişim, özel kategorilere geçince hafızamın açılacağını falan mı düşündü nedir yani? tabii, ben her soruya, artık battı balık yan gider düşüncesiyle, ısrarla; "e o zaman o da nobre" diyorum, bu arada bir allahın kulu da şu kıza sufle vereyim de daha fazla rezil olmasın demiyor*. sonuçta ortaya her soruya nobre diyen hayran bir kız profili çıkıyor, okulda uzun bir süre bunun geyiği dönüyor, ben her ne kadar "aman canım kaç kişi görebilir ki diye kendimi kandırmaya çalışsam da" murphy kanunlarını kanıtlarcasına çekimler de pek bir popüler oluyor. kıssadan hisse, uzaktan görünen her kameranın arkasında sizi rezil etme dürtüsüyle yanıp tutuşan bir muhabir vardır, aman dikkat..
  • 14 ya da 15 yaşındayım. animasyon işine başlamışız ufaktan. sağda solda işler çıkıyor palyaçoluk falan yapıyoruz. para datlu gelmiş tabii. sağa sola ne kadar iş varsa koşturuyorum. işte o ara bana bi telefon geldi.

    - s7evin çok güzel bir iş var.
    - nedir baba?
    - kostümlü animasyon yapacaksın, televizyonlar falan da gelecek. büyük tanıtımın parçasısın yani.
    - aha şahane. kostüm ne?
    - kaplan olacaksın usta. yeni bir cips markası geliyor. onun maskotu bu hayvanmış. iş 6 saat ama güzel parası var.
    - tamadır k.i.b, öpt, bye.
    - slm, asl, pls.

    böyle bitti konuşma. neyse gün geldi ben mekana gittim. hakikaten büyük bir hazırlık var içeride. orada biriyle konuştum, beni işin sahibine götürdü. bir baktım kadın eski türkiye güzeli özlem kaymaz. nutkum tutuldu tabii. konuştuk falan. neyse bana bir yer gösterdiler, temmuz sıcağında adamın iflahını ziken kostümü giymem için. giydim çıktım. özlem hanım gelenleri karşılıyor, ben yanındayım. her şey şahane sıcağı saymazsak. sonra ortam kalabalıklaştı, medya yığıldı. ardı ardına fotoğraflar çekiliyor. o sırada akın sel bana yaklaştı - ki o zaman sanırım televole ile alakalı bir muhabir gibi bir şeydi - ve bana;

    - hacı alsana özlem'i kucağına. hem bize görüntü çıkar, hem şenlik olur.
    - olmaz abi. özlem hanım kızar.
    - yok ben konuşurum. sen taşıyabilir misin?
    - taşırım ama sen konuş.

    hakikaten gitti akın hatunun yanına konuştular. sonra özlem hanım geldi, "yapalım" dedi. bir anda iman gücü ile aldım kucağıma. ondan sonrası kıyamet. üst üste çekilen fotoğraflar, kamera kayıtları vs. 10 dakika kucağımda kaldı. bir sağa dönüyorum, bir sola dönüyorum. şaka gibi.

    iki gün sonra tüm gazetelerde vardım kaplan olarak. yok "kaplan güzeli kaçırdı", yok "cips yerine onu yedi" vs. bir de televolelere falan çıktım aynı şekil. acayip ünlüyüm ama bir tane tanıyan yok. çok bekledim "işte o kaplan" diye haber olmayı ama olmadı.

    kısfmet.
  • yaş 9 ya da 10. aterilerin en meşhur zamanları ve çocukların ateri salonlarına girmesi yasak. bir arkadaş çok oynardı orada, gel mel dedi çağırdı, bende meraktandır gittim. içeriye girdim havasız, nasıl ter kokuyor. sanki ateride değil de gerçekte kavga ediyorlar. hayatımda ilk defa girmiştim ateri salonuna. e param da yoktu yanımda, sadece seyrediyordum etrafı. bir gürültüdür, kahkahadır, çat çut! joystick sesleridir kopartıyor içerisi. saftirik saftirik bakınıyorum millete, oyunlara filan. oraya buraya gezinirken, giriş kapısının oradaki makinanın başında bir kalabalık gördüm. merak ettim, gittim neyi seyrediyorlar bu kadar heyecanlı bunlar diye baktım. baktım da ne göreyim? "karı soymaca" diye tabir ettikleri oyun. bir sürü eleman makinanın başında toplaşmış, heyecanlı heyecanlı seyrediyorlar "bırakk ben soyucam! bırak ben sokucam!" bağırışıyorlar. osbir çekecekler neredeyse başında. e bende o zamanda cinselliği yeni yeni keşfetmeye başladığımdan çok meraklıyım bu tür şeylere ama bir o kadar da korkuyorum, utanıyorum. çaktırmadan elemanların arkasında durdum, kalabalığın arkasından seyretmeye başladım ürkek ürkek.

    tam o sırada bi gürültü koptu. herkes kaçışmaya başladı çığlık sesleri, bağrışma sesleri filan ne oldu ne bitti derken içeriye bir kamera daldı ve bütün karmaşanın ortasında ben, atlıların önünde kalmış saftirik çocuk bakışıyla kala kaldım. çocukların oynaması yasak ya, polisler basmış salonu, yanda da bir tv kanalı kameramanı, muhabiri, "bakın işte yasak olmasına rağmen çocuklar ateri salonlarında" filan tarzı bir haber yapacaklar, herkes oraya buraya kaçışıyor, dışarı çıkıyorlar, bir ben orada hareketsiz saf saf bakınıyorum ve önünde durduğum makine'de karı soymayaca!

    herneyse kurtulduk daha sonra oradan bir şekilde, ama televizyona çıktıysam diye korkuyorum. "karı soymaca'nın önündeydim.. ya çekmişlerse, ya evdekiler görürlerse.." filan diyorum. sonra eve gittim, alt komşu'nun çocuğu bizdeydi, benden yaşça büyüktü.. bu dedi "popara seni televizyonda gördük! ehehehe seni gidi seniii!" filan diyerek durumu ima edip beni yerin dibine sokmuştu. aslında korkulacak utanılacak bişey yok ama.. öyle olmuştu..

    velhasıl kelam, karı soymacanın önünde yakalanmıştım yani kameraya.
  • evvel zaman içinde, ben henüz bir talebe ve beş parasızken (talebelik bitti, parasızlık baki kaldı. o ayrı bir hikaye) arkadaşlarla oturmuş sıkılıyorken içimizden bir dahi çıkıp "lan bir resim sergisine davetliyim ben. gidelim oraya beleşe içki içeriz kokteyl ayağına falan" dedi. e haliyle atladık hepimiz, tek geçtik bu beleş içki fikrini ve ışınlandık hemen sergi salonuna. girdik içeri, benim daha önce birkaç resim sergisine daha gitmişliğim var benzer iğrenç nedenlerle, o yüzden yabancılık da çekmedim pek. kaptık votka vişnelerimizi dağıldık entellektuel kalabalığın arasına, insan taklidi yapıp votkalarımızı yudumluyoruz. resimlere bakıyoruz uzun uzun bir bok anlıyormuş gibi falan, her şey iyi gidiyor o ana kadar. ta ki izmir'in yerel kanallarından mikrofonlu bir hanım ve kameraman salona dalana kadar. bunlar tek tek konuşuyorlar tüm resim dostlarıyla, fikir alışverişinde bulunuyorlar sergi hakkında ve lanet olsun ki durmadan daha da yaklaşıyorlar saklandığım köşelere. bunlar geldikçe ben kaçıyorum çünkü söyleyebilecek hiçbir şeyim yok o mikrofona. ne diyebilirim ki "valla resim mesim götümde değil ama votka sıkıymış" mı diyeyim, yada " bence ters asmışlar bu resmi" diyebilirim en fazla çünkü resim bilgimin derinliği ancak bu kadar benim. neyse kaçışım bu insanların da dikkatini çekiyor olsa gerek ki kovalamaya başlıyorlar beni sergi etrafında, allahtan ortada kocaman masa gibi bir şey var doğruca gelemiyorlar yanıma. dönüp duruyoruz onun etrafında. ben artık tempoya dayanamayıp atıyorum kendimi dışarıya, az bir süre sonra arkadaşlarım da akıyor arkamdan. ben o akşam elinde kadeh, bir yandan hızlı hızlı içerek kameralardan kaçan adam olarak kanalın haberlerini süsledim mi bilemiyorum ama süslediysem bile haber başlığı şu şekildeydi muhtemelen;
    "kolpa sanat aşığı kameralarımıza yakalandı"