şükela:  tümü | bugün
  • aslen "türkiye'nin öğretmen sorunu"dur ve etraflıca tartışılması gerekmektedir.

    öncelikle kendimi tanıtayım.

    konu sözlükse, sanıyorum 2001'den beri ekşi sözlükteyim. aşağı yukarı huzursuz ve çükü sorunsalı yıllarından beri yani. ilk yazarlığımı da 2004'te elde ettim, özel mesajdan birine "çük kafalı" dediğim için uçuruldum. (bkz: sözlükte ben eskilerdenim tribi).

    konu öğretmenlikse; annem babam öğretmen olduğu gibi dedem öğretmen okulunda pedagoji dersleri vermiş biri, öğretmen olan anneannemle birlikte çıkardıkları bir hayat bilgisi kitabı var. kardeşim, teyzelerim ve kuzenlerim dahil sülalede neredeyse herkes öğretmen, nişanlım da öyle. kendim de eğitim fakültesi mezunuyum, 3 farklı eğitim fakültesini kapsayan bir süreçte pedagoji alanında lisansüstü eğitim gördüm.

    ad hominem için yeterli altyapıyı oluşturabildiysem devam edelim.

    geçen yüzyılın sonlarına doğru sol siyasetle yollarını ayırmış, 80'lerden beri neoliberalizm ile hayatını birleştirmiş ve beraberinde getirdiği paçozlaşmayı (bkz: filistenizm) üvey evladı olarak kabul etmiş, son 10 yılda da giderek muhafazakarlaşan / anti-demokratikleşen ülkemizin; bu garip ideolojik iklime rağmen ortaya koyduğu takdire şayan bir kültürel çıktı olan ekşi sözlük'ün "ortalamalaşma" hikayesi sanıyorum 2010 ve sonrası yıllara rastlıyor. elitist çağrışımı bir kenara koyacak olursak ortalamalaşma ile kast edilen ne? toplumun farklı kesimlerinden giderek daha fazla temsilciye rastlanabilir olması diyebiliriz. en basitinden sözlükte artık gençler olduğu kadar yaşlılar ve hatta çocuklar da var. öğrencilerin ve it profesyonellerinin yanı sıra artık polisler, avukatlar, doktorlar, akademisyenler, devlet memurları; hatta sıklıkla ana avrat sövdüğümüz taksiciler ve emlakçılar bile var aramızda. cehaletten beslenen sağ politikanın egemen olduğu bir düzeni oluşturan, ve ne yazık ki giderek paçozlaştığı gibi gelir dağılımı uçurumu da büyüyen toplumda her kesimden insanın fikirlerini megafonla ilan edebileceği bir ortama dönüşen ekşi sözlükte doğal olarak gözlenen fenomenlerden biri de mesleki koşullar ve bunun sonucu elde edilen hayat standartları ile ilgili tartışmalar. bunlar, amiyane tabirle, iki kategoride ele alınabilir:

    a) "kimin siki büyük" tartışmaları:
    en başta maaş olmak üzere; çalışılan iş ve pozisyondan, sahip olunan araç ve bunun kilometre başına yakıt tüketimine, banka hesabındaki dolar miktarından düğün için ne kadar masraf yapıldığına; kaç ülke gezildiğinden yılbaşı gecesinde ne yapıldığına kadar; instagram çağının getirdiği hayat tarzı pornografisinin en güzel örneklerine artık sözlükte de rastlanabiliyor. bireylerde kontrol odağının * giderek içe doğru kaydığı teknokapitalist dünyada geceleri kafayı yastığa koyduğunda rahat uyuyabilmek için * herkes topluluk önünde mastürbasyon yapmak zorunda hissediyor.

    b) "bizim başımız kel mi amına koyim" tartışmaları:
    yine yukarıda açıklanan sebeplerle, özellikle istihdam koşullarının berbat durumda olduğu ve proleteryanın sindirildiği bir ülkede yaşayan birey, hayata bir anlam katma çabası ve geceleri daha rahat uyuyabilme arzusuyla kendi içinde yer alan adaletin bu mu dünya isyan mekanizmasını devreye sokuyor.

    saate bakıyor, gece 2. günlerden pazar. sivrisineğin ısırdığı ve kaşıntıdan uyutmayan topuğunu kaşırken ertesi gün kaç saatlik uykuyla işe gitmek zorunda olduğunu hesaplıyor. sonra sözlüğe giriyor ve yazıyor:

    - öğretmenlerin 3 aylık sefalarının başlaması
    - öğretmen maaşları derhal yarı yarıya düşürülsün
    - öğretmenleri yazın taş ocaklarında çalıştırmak
    - öğretmen rahatlığının insanları çıldırtmıyor oluşu

    ve öğretmenlerimiz elbette boş durmayıp karşılık veriyor:

    - kudur.
    - çekemeyen anten taksın.
    - çeşme'den yazıyorum, çatlayın.
    - kutsal mesleğimize dil uzatıyorlar.
    - gene öğretmen düşmanları gelmiş.
    - bizim ne suçumuz var, sistem bomboksa.
    - çok istiyosan sen de öğretmen olaydın.
    - evde zapt edemediğiniz boklu veletleriniz-

    bakın, sözlükteki öğretmen sorununun odak noktası tam da burası. yukarıdaki tipten cevapları veren eleştirel düşünme becerisinden yoksun paçozların (ve bunları yetiştiren paçoz aileleri, paçoz öğretmenleri ve nihayet * bunları mezun eden eğitim fakültelerinin paçoz akademisyenleri de unutmamak gerek) bırakın 3 ay, 15 gün bile tatil yapması; bırakın 3000 lira, 500 lira bile kazanması insanları haklı olarak öfkeden çıldırtıyor.

    yani sorun şöyle özetlenebilir: entelektüel, kozmopolit, işini layığıyla ve severek yapan/yapabilecek -ve ne yazık ki azınlığı oluşturan öğretmenlerin; çok daha iyi çalışma koşullarını hak ederken; boktan bir müfredat, aşağılık idareciler, hantal bürokrasi, yetersiz altyapı, kabına sığmayan çocuklar, cahil veliler ve mahrumiyetle dolu bir yaşam çevresiyle cezalandırılması (o da şansları yaver gidip atanabilirlerse tabii). terazinin bir kefesinde bu var.

    diğer kefede ne var? sözlükteki "öğretmen şikayetlerine" yukarıda listelediğim tepkileri verecek tiynette; salla başı al maaşı kafasında; aklını özgürleştirememiş; kendini gerçekleştirememiş; bırakın eğitim felsefesi yürütmek gibi bir kaygı taşımayı, orta sınıf ahlakından başka ahlak, araçsal rasyonaliteden başka rasyonalite bilmeyen; örgütlenme ve direnişten bihaber; ne bir yabancı dil konuşabilen, ne bir yabancı arkadaşı olan; tastamam "öğretmenler odası" materyali tipler. ek gösterge, norm kadro falan çok iyi bilirler de paulo freire kimdir, ivan illich kimdir, hannah arendt kimdir bilmezler. sorsan "mesleki gelişim için okuma yapıyor"dur ama (bu da, aralarından idealist taklidini en iyi yapabilenlerin kendini iyi hissetmek için dandik "popüler pedagoji" yayınlarını takip etmesine tekabül ediyor). bu süreçte en iyi ihtimalle okudum diye kasım kasım kasıldıkları, en kötü ihtimalle de kpss'de hakkında soru çıksa iyi kötü cevaplayabilecekleri tolstoy'un eğitimle ilgili görüşlerini de bilmezler mesela. sorsan ezbere eğitime karşıdırlar, ama en büyük ezberci kendileridir. üstelik bu saydıklarım, bırakın öğretmenleri, eğitim fakültesi akademisyenlerinin çoğu için de geçerlidir.

    sorsan "bizi çekemeyenler bizi aşağı çekeceğine kendileri niye daha iyi şartlara sahip olmak için çabalamıyor"dur, ama sahip olduğu hakların sikindirik bir kpss'ye montafon ineği gibi çalışması, kimileri en yakın arkadaşları olan diğer adayları egale etmesi ve nihayet de bir mülakatta heyetin hoşuna gidebilecek cevapları vermesi sonucu kendine altın tepside sunulduğunu unutmuştur. örgütlü mücadeleden anladığı şey, twitter'da #atanamayanöğretmenler hashtag'ini sdfjsdhfjsd şeklinde paylaşmak olan adam, çabayla ilgili proleter arkadaşlarına ders vermektedir. son kertede özel sektörde her zaman için çok daha ağır şartlarda çalışıp çok daha az para alan ve tatil yapan meslektaşları için bir şeyler yapmak akıllarının ucundan geçmez. bir yaralı parmağa işemezler, zaten her koyun kendi bacağından asılır.

    hal böyleyken, kamuda öğretmenlik ve getirdiği hayat standartları; bu mesleği icra edenlerin çoğunluğunu oluşturan kifayetsiz ve maneviyatsız paçozlar için bizlerin vergisiyle ve adaletsizce sunulmuş bir nimet. ve sözlük haklı olarak buna isyan ediyor. "öğretmen düşmanı" olduğu için değil, "çekemediği" için değil.

    kiminiz bu imkanları hak etmeyecek kadar adi herifler olduğunuz için, kiminiz de türk eğitim sistemiyle cezalandırılmayı hak etmeyecek kadar güzel insanlar olduğunuz için.

    sorumluluk elbette yalnızca öğretmenlerde değil. bahsettiğim gibi, türkiye'de belli bir sosyopolitik konjonktür var, takip edilen hatalı eğitim ve öğretmen istihdam politikaları da üzerine tuz biber ekiyor. eğitim fakültelerinde, milli eğitim bakanlığında son derece önemli kadroları hem cahil hem ihtiraslı sözde akademisyenler ve bürokratlar tarafından ele geçirilmiş durumda. karl marx'ın sözünü hatırlayacak olursak: "eğitimcileri kim eğitecek"?

    fakat bunların hiçbiri öğretmenlerin ellerini yıkayıp "bu tablo benim suçum değil" şeklinde kendilerini aklamaları için yeterli değil. "ampır ampır", " idealist" konuşmalar duymak, "felsefe kastırmak" istemiyorduysan bu mesleği seçmeyecektin, overlokçu olacaktın mesela en temizinden.

    ad hominem'e başvuracak arkadaşlar için peşinen söyleyeyim: yanıldığım yahut fazla acımasız konuştuğum noktalar olabilir ancak unutmayın ki eğitim konusunda çoğunuzdan çok daha fazla şey okudum, çoğunuzdan çok daha fazla düşünüyorum ve çoğunuzdan çok daha fazla öğretmen tanıyorum.

    şimdi aranızda kendine öğretmen diyen ve vicdanın/mantığın kırıntısını dahi taşıyan birileri varsa onları özeleştiriye davet ediyorum. sizi çekemiyor falan değilim, çünkü sizin yaptığınız tatili (neredeyse) ben de yapıyorum, sizin aldığınız maaşı aşağı yukarı ben de alıyorum. öyleyse bu kadar şeyi neden yazdım ben?

    tavsiyemi isterseniz de; mesleki gelişimi, popüler pedagojiyi, kamu eğitimi modellerini, öğrenme çıktılarını falan da bir kenara koyun. sınıftan içeri "prof. dr. ahmet" ya da "ahmet öğretmen" sıfatlarıyla değil, yalnızca "ahmet" olarak girip kendini dinletebilecek, anlatabilecek ilginç bir şeyleri olan, duyduklarını ilginç bir perspektiften süzen bir insan olmaktan bahsediyorum. yine tatilinizi yapın, yine umarsızca gezin, şezlongdan hamağa atlayın ama unutmayın ki siz 657'li bir memur ve bir öğretmenden çok daha fazlasısınız, mesleki unvanınız ve kadronuz olmadan da bir insansınız ve paçozluk insana yakışmıyor.