şükela:  tümü | bugün
  • merhum ulus baker hoca’nın enfes çevirisiyle, önce öteki yayınevi ve ardından bu günlerde makyaj malzemesi satıcısı kabalcı yayınları arasında çıkmış bir adet gilles deleuze kitabı olup, gilles deleuze’ün 1972 ilâ 1986 yılları arasında verdiği derslerin bant kayıtlarının deşifre edilmesinden oluşuyor ancak, ulus baker öyle biz dizmiş ki bu dersleri, kronolojinin dışına çıkmış ancak, baruch spinoza gibi gayet derecede zor ve gilles deleuze gibi söylemi (yazını da böyledir, şizofrenik) gayet geniş bir alana yayılan iki filozoftan birinin diğerini şerh etmesine değil de farklı bir yöntemle anlatmasına dair ‘çok zor’ bir kitap, biraz daha anlaşılabilir olmuş. bu açıdan, uzun süre ali akay tercümeleriyle idare etmek zorunda olanlar için, devasa bir okyanustur ulus baker tercümeleri.

    kitap, toplamda 11 ders notundan oluşuyor ve spinoza’nın etika’sı üzerine (hassaten deleuze’ün hayran olduğu 4. ve 5. kitap üzerine elbette) çokça sarfı mesai harcanmış derslerden oluşuyor. deleuze, bu dersleri öyle garip bir metotla işlemiş ki, bazen durup, “her şey yolunda değil mi?” diye sormayı da ihmal etmiyor. kitap, ders bant kayıtlarının deşifresinden müteşekkil olduğu için, arada gülmekten gözlerden yaşlar getirecek kadar komik pasajlar da var ancak, fevkalade zor bir kitap. cevher (spinoza cevherleri), varlık, duygu, duygulanış, ahlak, süre, ödev, işlev ve teoloji ile örülü bir kitap.

    ancak, sağlam bir spinoza’cı olan deleuze, bu kitapta fazlasıyla âşık ve taraflı duruyor. sağlam bir nietzsche ve spinoza hayranı olan deleuze’ün, spinoza ve nietzsche arasında bağlantılar (hatırlanacağı üzere deleuze köksap’ı da kendi düzleminde, yani içkinlik düzlemi içerisinde kavramsallaştırmıştır) bir harika.

    gerçekten, çok zor bir kitap bu, boğucu.. ama yavaş yavaş içine girdikçe bir şeyler belirmeye başlıyor, sonra çok ağır adımlarla ilerlenebiliyor, gayet zorlu bir yol. gerekli midir? işte bu yüzden sorular farklı tonlar taşırlar ve gerekli olup olmadığı gerekli değildir bu kitabın.

    bunun yanında zaten bu kitabı (ve her kitabı) ezberlemek ya da deleuze seviyesinde bir spinoza okuması yapabilmek değildir önemli olan. burada önemli olan ritimlerdir, ‘ritim yakalamak’ asli amaç olmalıdır.
  • kitapta herşey çok düzgün, anlaşılır. spinoza ustaların dili ve üslubu ile ( gilles deleuze, ulus baker) müthiş işlenmiş. ancak gilles deleuze, belli ki öğrencilerine daha çoğunu vermek istiyor ve bunun için hassasiyetleri var ki spinoza'da halkın anlayabileceği felsefe gibi bir iddaa var. o halde öğrencilere doğru intikal ettirilmeli endişesi var. ancak anlatım bu kadar netken birçok yerde deleuze'ün "sanırım buraya kadar sorun yok", "sanırım bunu anladınız", "bunu anladığınızı zannediyorum" gibi endişeli bir şekilde öğrencilerini yoklaması beni öğrencileri ve avrupadaki eğitim konusunda kuşkuya düşürdü, ya da ulan ben mi çok biliyorum anlamadım. bu adamlar ens, sorborn falan buralarda ders veriyorlar ee öğrenciler de o minvalde, hayret..

    edit: bir takim dis mihraklar ın uyarısı üzerine yaptığım küçük bir araştırma üzerine gecikmeli de olsa belirtmek de yarar var ki, bu dersler vincennes üniversitesinde verilmiştir. dışarıdan da talebeler alan ve bir nevi açık üniversite olan bu okulun öğrencileri seçkin felsefe öğrencierinden vesaire oluşmamaktadır. işbu nedenle kitabın dili daha basittir, ancak belirtmek de yarar var ki ben kabalcı yayınevinin yerinde olsam sorbonne ve diğer paris üniversitelerinde verdiği derslerin de dökümanlarını çevirir ve yayınlardım.
  • deleuze'ün spinoza'daki 'keder' duygusu ve bununla beslendiğini söylediği iktidarlar arasında gayet makul bir köprü kurduğu; duygular, duygulanışlar, ebediyet ve karşılaşmalar üzerine şaşırtacak denli kolay okunabilecek ders notları. spinoza'nın o ağır kapısını aralayabilmek için iyi bir fırsat..
  • "...ölçüde"lerin kitabıdır. olduğu ölçüde, olabildiği ölçüde, büyük ölçüde, belli ölçüde, geniş ölçüde, önemli ölçüde...

    benim için diğer her "...ölçüde"den daha çok, yalın ölçüdedir. spinoza, deleuze ve baker; karşılaşmaların dibine vurduklarında, bağıntıların ve çözüntülerin upuygun* idealarına hakim olduklarında, hakikat yolunda en zor karşılaşmayı yaşayıp, bu karşılaşmadan mercek ustası olarak ayrılmayı başardıklarında hikaye de kendiliğinden akmaya başlar. kollar sıvanır. yanlarına nietzsche'yi de alarak, oz büyücüsü karakterlerinin kol kola girip şarkılar söylediği yola çıkılır. konu çok "bizden" veya daha doğru bir deyişle "bizim" olduğundan, araya girebilecek her şey "bize" katılım göstermek zorundadır. tanrı bile. aksi düşünülemez. ihtiyaç da yoktur zaten. yeğinlik, 2.5-3 saatlik bir müzikal bittiğinde, "ee daha yeni başladık" tepkisini verdirtecisine akar gider. kudret; keskin şapkalı, koca burunlu, yemyeşil özden kaçar durur. finalde onu da alt edecektir. bu alt ediş, epik olmaz. yanlış olmasın. kudret, özü çamaşır makinesine atar ve kısa program düğmesine basar. öz, aynı çamaşır makinesinde birkaç kez yıkanır, ezeli ve ebedi olarak makineden çıkar. öz yine giyilir de, makineden çıktığı andan itibaren artık öz olmaz, kudret olur.

    spinoza üzerine onbir ders'ten hiçbir şey kazanmasam, spinoza'nın hassasiyetle kullandığı sonsuz* ve sınırsız* mefhumlarını, deleuze'ün bu mefhumların bir ve aynı şey olmadığına dair sorgulamasını ve baker'in onları, bir şeyi üç dubleden sonra kısaca anlatabilen akşamcı tadında anlatmasını sanırım hiç unutamam. bunca yıldır, birbirinin aynısı zannedilen ama aralarında sadece benzerlik olan kavramları düşünmek için geometriye başvuruyorsam sebebi platon olmamıştır. ha bir de gregory bateson ile tanıştırmışlardır.

    iyi karşılaşmalardan sonra şükran duymak iyidir. insanı daha güzel bağıntılara sokar, anlık duygulanışları iyi kılar. düşünmeden bu bağıntıya giriniz sevgili suser.
  • anlaşıldığından itibaren okunması feyzalınan derslerdir.. kısa kısa not düşmek için alıntıladım.. yalnız dersler bir bütündür parçalara bölmek bambaşka birşeye dönüştüre bilir.

    birinci ders

    fikir-duygu ilişkisini sunmanın daha az yüzeysel ikinci tarzı:
    fikrin son derecede basit bir karakterinden yola çıktığımızı hatırlıyorsunuz.
    fikir, temsil ettiği ölçüde bir düşüncedir; temsili
    olarak bir düşünme tarzıdır ve bir fikrin nesnel gerçekliğinden
    bu anlamda bahsetmekteyiz. yalnız, bir fikrin sadece nesnel bir
    gerçekliği yoktur; terminolojiye bağlı olarak, biçimsel bir ger-
    çekliği de vardır....gündelik hayatımız yalnızca birbirlerini
    takip eden fikirlerden oluşmaz. spinoza ""automaton" terimini
    kullanır; der ki biz ruhsal otomatlarız; yani fikirlere bizim sahip
    olmamızdan daha fazla, fikirlerdir kendilerini bizde olumlayan.
    fikirlerin böyle birbirlerini takip edişinin yanında ne olmaktadır?

    ikinci ders

    öz ebediyet biçimi altında kendine aittir,
    duygulanış anlık olma biçimi altında öze aittir, duygu ise süre
    biçimi altında öze aittir. ama bir geçiş nedir? bir geçiş ne olabilir?
    çok mekânsal kalan bir fikirden çıkmamız gerekir. bütün
    geçişler diyecektir spinoza - ve bu da onun duygular kuramının
    temeli olacaktır - bütün geçişler; burada "gerektirir" terimini
    kullanmıyor, anlayın ki kelimeler son derece önemlidirler -
    duygulanışa dair bize diyecektir ki her duygulanış bir duyguyu
    gerektirir ve kuşatır; ama kuşatılan ile kuşatan kesin olarak aynı
    doğaya sahip değildirler. her duygulanış, yani belli bir anda
    belirlenebilir her durum bir duyguyu, bir geçişi kuşatır, sarıp
    sarmalar. ama geçişin kendisi - neyi sardığını soruyorum, neyin
    sarılmış olduğunu sormuyorum; neye dayandığını soruyorum,
    ne olduğunu soruyorum ve spinoza'ya ilişkin cevabı onun tarafından zaten verilmişti: kudretimin azalması ve çoğalması idi..

    üçüncü ders

    mutlak olarak sonsuz, yani bütün sıfatlara sahip olan
    tek bir töz vardır, ve yaratılmışlar denen şeyler, yaratılmış de-
    ğildirler, bu tözün tarzları veya var olma tavırlarıdırlar. demek
    ki bütün sıfatlara sahip ve ürünleri tavırlar var olma tarzları olan
    tek bir töz var. o andan itibaren, eğer bunlar bütün sıfatlara sahip tözün var olma tarzlarıysalar bu tavırlar tözün sıfatlarında var
    oluyorlar demektir. sıfatlarda bulunuyorlar demektir.
    buradan çıkabilecek bütün sonuçlar doğrudan beliriyorlar
    zaten. tanrının, tözün sıfatlarında hiçbir hiyerarşi söz konusu
    değildir. niçin? çünkü eğer töz bütün sıfatlara eş ölçüde sahipse,
    sıfatlar arasında hiyerarşi yok demektir, biri ötekinden daha
    değerli değildir. başka terimlerle söylersek, eğer düşünce tanrının
    bir sıfatıysa ve uzam da tanrının ya da tözün bir sıfatıysa,
    düşünce ile uzam arasında hiçbir hiyerarşi olmayacaktır. tözün
    sıfatları oldukları andan itibaren bütün sıfatlar aynı değere sahip
    olacaktır. henüz soyut bir alandayız. bu içkinliğin spekülatif
    halidir..

    dördüncü ders

    sorun neye inanılıp inanılmadığı değil, bu
    kudretler dünyasında yaşamınızı sürdürmeye nasıl çabalayaca-
    ğınızda. yeğinlik dediğimizde eğer bu değilse hiç önemli değil,
    çünkü bu nicelik tipi önceden belirlemiştik, bu değildi. daha
    kudret üstüne bir tartışma yürütmenin hangi bakımdan önemli
    olduğunu değerlendirmek gerekiyor. kaçınılması gereken yanlış
    anlamalardan en önemlisi, spinoza'nın bize sanki - ve sonra
    nietzsche'nin de - sanki şeylerin kudret istediklerini söylediklerini
    sanmaktır. elbette eğer kudret formülü öz ise, bu özellikle
    şunu dememektedir - bu formülün söylemek istemediği bir şey
    varsa o da şöyle bir formüldür: "her şeyin istediği iktidardır".
    hayır, her şeyin istediği iktidardır bu meseleyle hiçbir alakası
    olmayan bir formüldür. ilk olarak son derece banaldir. ikincisi
    apaçık yanlış bir şeydir. üçüncüsü spinoza'nın söylemek istediği
    katiyen bu değildir. spinoza'nın söylemek istediği bu değildir
    çünkü bu budalaca bir şeydir ve spinoza budalaca şeyler
    söyleyemez. bu şu demek değildir: ha, işte herkes; taşlar, insanlar,
    hayvanlar gitgide daha fazla kudrete sahip olmak isterler,
    iktidar isterler. hayır bu değil! işin böyle olmadığı biliniyor
    çünkü bu kudretin bir istem nesnesi olduğu demek değildir ...tarihsel bakımdan namuslu olmak için şunu da ekliyorum:
    daha antik çağda bile bir tür doğal hak eşittir kudret fikrini çok
    zayıf ve ürkek bir tarzda arayıp tespit edebilirsiniz. ama bu arayış
    boğulacaktır. bunu bazı sofistlerde, bazı kiniklerde bulursunuz.
    ama modern çağda patlak verişi hobbes ve spinoza ile
    olacaktır.

    beşinci ders

    hayvanlar ya da insanlar hakkında bir etolojiden bahsettiğinizde
    nedir söz konusu olan? en kısıtlı anlamıyla etoloji pratik
    bir bilimdir, ama neyin pratik bilimi? var olma tarzlarının pratik
    bir bilimi. varlık tarzı saf bir ontolojinin bakış açısından tam da
    olanların, var olanların statüsüdür...

    altıncı ders
    ilk olarak, kudretin bakış açısından, aklı başında insanla deli
    arasında herhangi bir ayrım veya fark gözetmenin hiçbir nedeni
    yoktur. bu ne demektir? onların aynı kudrete sahip oldukları
    anlamına mı geliyor? hayır, aynı kudrete sahip oldukları anlamına
    gelmiyor, her birinin kendi başlarına, kendi kudretlerince
    gerçekleştirdiği anlamına geliyor. yani her biri kendi başlarına
    varlığını sürdürmeye, varlığında direnmeye çabalıyor. demek
    ki kudret açısından her biri doğal hakka göre kendi varlığında
    direnmeye çabalamaktadır.... aklı başında insanın
    duyguları, delinin duygularıyla aynı değildir. böylece bütün akıl
    problemi spinoza tarafından daha geniş olan duygular probleminin
    özel bir kısmı haline getirilecektir. akıl belli bir duygu
    tipidir. bu çok yeni bir şeydir. aklın fikirlerle tanımlanmayaca-
    ğını söylemek gibidir - elbette akıl fikirlerle de tanımlanır. ama
    belli bir tip duyguya ve duygulanmanın belli bir varlık tarzına
    dayanan pratik bir akıl da vardır. bu, aklın son derece pratik bir
    sorununu ortaya atar...var olan her şey kendi hesabına varlığını gerçekleştirir. o
    kadar. bu anti-hiyerarşik düşüncedir. en, uç durumda bu bir tür
    anarşidir. varlık içinde olanların bir anarşisi vardır. bu ontolojinin
    temel sezgisidir: var olanlar kendi hesaplarınadır. taş,
    kaçık, akıllı, hayvan, belli bir bakış açısından, varlığın bakış
    açısından kendi hesaplarına vardırlar. her biri kendi hesabına
    vardır, ve varlık insan için de taş için de deli için de akıllı için
    de aynı anlamda söylenir. bu çok güzel bir fikirdir. bu çok vahşi
    bir dünya türüdür. bu filozoflar oradan geçerek siyasi alanla
    karşı karşıya geliyorlar. ama siyasi alanla karşılaşma tarzları
    bu türden bir eşit varlık, anti-hiyerarşik varlık sezgisine bağlıdır
    kesinlikle........................................

    yedinci ders

    bireyin sonsuz sayıda
    parçadan bileşik olduğu fikri ne demektir? nedir bu parçalar,
    kısımlar? bir kez daha bu spinoza'nın en basit cisimler adını
    verdiği şeydir: her cisim sonsuz sayıda çok basit cisimlerden
    oluşmuştur. ama nedir bu çok basit cisimler? çok belirli bir
    statüye varmıştık; bunlar atomlar, yani sonlu cisimler olmadıkları
    gibi belirlenmemiş şeyler de değillerdi. peki neydiler? ve
    bu noktada spinoza on yedinci yüzyıla aittir. bir kez daha on
    yedinci yüzyıl düşüncesinde beni gerçekten çarpan şey, o çağın
    en zengin kavramlarından biri, hem metafizik hem fizik hem de
    matematik vesaire bir kavram olarak edimsel sonsuz mefhumu
    hesaba katılmadıkça bu düşüncenin asla yakalanamayacağıdır.
    ama edimsel sonsuz ne sonludur ne de belirsizdir...... elimde sonsuzca küçük parçalardan
    oluşan sonsuz bir toplam var, ama hangi görünüm altında bu
    sonsuz toplam bana aittir? hangi bakımdan çok basit cisimlerin
    sonsuz toplamı şu ya da bu bireye aittir? bu anlaşıldı, sonsuz bir
    toplamım var, ve bu sonsuzca küçük kısımların toplamı. ama
    hangi biçimde bu sonsuz toplam bana ait oluyor?...............çok
    basit cisimler gerçekten sonsuzca küçük olsunlar, yani ne şekle
    ne büyüklüğe sahip olsunlar. o andan itibaren sarkaç modeli artık
    işlemeyecektir ve hareket ile dinginlik ilişkisini tanımlayan
    şey bir titreşim olamayacaktır. buna karşın başka bir yol vardır,
    ve sonra siz de başka yollar bulabilirsiniz - emin olun ki
    bulabilirsiniz. öteki yol şu olabilir: bir kez daha soruma geri
    dönüyorum - sonsuzca küçük olduğu varsayılan terimler arasında
    hangi tipten ilişkiler mümkün olabilir...............yitip gitmekte, kaybolmakta olan
    sonsuzca küçük sonsuz sayıda parçalardan oluşmaktayım. bu
    iyi. aman dikkat edin bu parçalar beni karakterize eden belli bir
    ilişki altında bana aittirler, beni oluşturmaktadırlar. ama beni
    karakterize eden ilişki, bu diferansiyel ilişki veya dahası bu
    toplam - bir toplama işleminin sonucu değil, diferansiyel ilişkilerin
    bu türden bir bütünleştirilmesi, beni oluşturan sonsuz sayıda
    diferansiyel ilişki olduğundan: kanım, kemiklerim, etim,
    bütün bunlar her türden diferansiyel ilişki sistemine göndermektedirler.
    beni oluşturan bu diferansiyel ilişkiler yani beni
    oluşturan sonsuz koleksiyonların gerçekten bana, başka birine
    değil, bana ait olmasını sağlayan bu diferansiyel ilişkiler — sürdükleri
    ölçüde, çünkü her zaman artık sürmeme riskleri vardır,
    eğer parçalarım başka ilişkilere girmeye zorlanırlarsa, benim
    ilişkimi terk edip giderler. ha... ilişkimi terk edip giderler. bir
    kez daha: ölüyorum! bu bir sürü şeyle ilgilidir

    sekizinci ders

    bir adamın kolunu kaldırıp hançeri kavrayıp bütün kolunu yukarıdan
    aşağıya hızla hareket ettirdiğini ele aldığımız zaman,
    vurma eylemi insan vücudunun yapısı bakımından kavranabilen
    bir erdemdir." erdem kelimesini kötüye kullanıyor değildir. bu
    bedenin kudretinin gerçekleştirilmesidir, bedeninin yapabildiği
    bir şeydir, yapabildiği şeylerden biridir. bu insan vücudunun
    potentia'sının, eylem halindeki kudretinin parçasıdır. ve yine
    tam da bu sayede erdem denen şey de budur. "demek ki o zaman
    bir adam öfke ya da nefretle (yani bir tutkuyla) hançeri kavrayıp
    kolunu hareket ettirmeye belirlendiyse (tutku tarafından zorlandıysa)
    bu, ikinci bölümde gösterdiğimiz gibi tek ve aynı eylemin
    bir şeyin herhangi bir imgesiyle birleştirilebileceği anlamına
    gelir... spinoza bize çok tuhaf bir şey söylemektedir. eylemin imgesini
    bir şeyin imgesine bağlayan çağrışımın, bağın eylemin
    belirlenimi olduğunu söylemektedir. eylemin belirlenimi işte
    budur. ..neron annesini öldürür. annesini öldürürken neron eylemini,
    ilişkisi eylemi tarafından çözülüp dağıtılan bir varlığın imgesine
    doğrudan doğruya bağlamıştır: annesini öldürmüştür. demek
    ki birincil çağrışım ilişkisi, doğrudan çağrışım ilişkisi eylem
    ile ilişkisi bu eylem tarafından bozulan bir şeyin imgesi arasındadır.
    orestes annesini öldürür çünkü o da agamemnon'u öldürmüştür,
    yani orestes'in babasını öldürmüştür. annesini öldü-
    rürken orestes kutsal bir intikamı gerçekleştirmektedir. spinoza
    buna bir intikam demezdi. spinoza'ya göre orestes eylemini,
    ilişkisi bu eylem tarafından dağıtılacak klytaimnestra'nın imgesine
    değil, klytaimnestra tarafından dağıtılan agamemnon'un
    ilişkisine bağlamaktadır. annesini öldürerek, orestes, ilişkisini
    babasının ilişkisiyle yeniden birleştirmektedir. spinoza bize
    şunu demektedir — tamam, özel bir bakış açısından, sizin ve
    benim bakış açımızdan her zaman aynı anda hem birleşme hem
    de çözülme ilişkileri vardır. ama bu iyiyle kötünün birbirine karıştıkları ve ayırt edilemez hale geldikleri anlamına mı gelir?
    spinoza hayır diye cevap verir, çünkü özel bir bakış açısının
    mantığına göre her zaman bir öncelik olacaktır. kâh ilişkilerin
    birleşmesi doğrudan, çözülmesi ise dolaylı olacaktır, kâh aksine
    çözülme doğrudan, birleşmeyse dolaylı olacaktır. spinoza bize
    şunu der: dolaylı bir çözülüp dağılma getirse bile doğrudan bir
    birleşme getiren bir eyleme "iyi" diyorum; ve dolaylı bir birleşme
    getirse bile doğrudan bir çözülüp dağılma getiren bir eyleme
    ise "kötü" diyorum...spinoza'nın yine de razı olduğu bir şey var - bizler hepimiz
    filozof olmadığımız için, kavrayış gücümüz sınırlı olduğu için
    hep bazı işaretlere ihtiyacımız olacak. işaretlere hayati olarak
    bağlıyız çünkü dünyada ancak pek az şeyi kavrıyoruz. spinoza'nın
    toplumu doğrulaması da böyledir. toplum hayat için
    vazgeçilmez olan asgari sayıda işaretin göstergenin, sembolün
    kuruluşudur. kuşkusuz boyun eğiş ve buyruk ilişkileri vardır,
    eğer bilgi sahibi olunsaydı ne boyun eğmeye ne de buyurmaya
    gerek kalırdı. ama ne var ki çok sınırlı bir bilgi vardır, demek
    ki buyruk verenler ve boyun eğenlerden istenecek tek şey bilgi
    meselelerine karışmamalarını istemektir. ...

    dokuzuncu ders

    bireyliğin farklı boyutlarını incelemek için, on yedinci yüzyıl
    felsefesinde sonsuzluk temasını ve bu sonsuzun sunulduğu biçimi
    ele almaya çalışmıştım. bu çok net olmayan bir tema ve
    orada bu birey kavrayışının, bu sonsuzcu birey kavrayışının
    doğasına ilişkin temaları ortaya koymak isterdim. spinoza buna
    eksiksiz bir ifade verir ve on yedinci yüzyılın çeşitli yazarlarında
    parçalar halinde bulunan bu temayı sonuna kadar yutar. spinoza'nın
    sunduğu şekliyle bütün boyutlarıyla birey hakkında üç
    şey söylenebilir. birincisi, o bir ilişkidir. ikincisi, o bir kudrettir.
    ve sonuncusu, o bir tarzdır. ama çok özel bir tarz. iç tarz diyebileceğimiz
    bir tarz...ikinci nokta, birey kudrettir (potentia). bireyciliğin ikinci büyük
    kavramı budur. artık ilişkilere gönderen bileşim değil, potentia'
    dır. "modus intrincecus” ise ortaçağda çok sık olarak görürsünüz,
    bazı geleneklerde gradus adıyla rastlarsınız. bu ise derecedir.
    iç tarz ya da derece.
    bu üç temada ortak bir şey vardır: bunlar yüzünden birey töz
    değildir. eğer o bir ilişkiyse bu onun töz olmadığı anlamına gelir
    çünkü töz bir ilişkiyle değil, bir temayla ilişkilidir. töz terminus'tur,
    yani bir terimdir. birey eğer kudretse yine töz değil demektir,
    çünkü temel olarak töz olan şey biçimdir. tözsel denen
    biçim budur. son olarak birey bir dereceyse yine töz değildir.
    çünkü her derece derecelendirdiği bir niteliğe gönderir, her derece
    bir niteliğin derecesidir. oysa bir tözü belirleyen şey bir
    niteliktir, ne var ki bir niteliğin derecesi töz değildir.
    görüyorsunuz ki her şey bireyin bir töz olmadığı sezgisinin
    etrafında dönüp durmaktadır...............platoncu idealizme karşı belli bir teknolojik duyarlılıkla birilerinin
    karşı çıktığını duymak şaşırtıcı değildir - bu aristo'dur.
    ama aristo'yu ele alırsanız yunan optik dünyasının dokunmaya
    başvurması çok basit bir kuramda iyice belirginlik kazanacaktır.
    burada tözün, ya da duyulabilir tözlerin, biçim ile
    maddenin bir bileşimi olduğu, ve esas önemli olanın biçim olduğudur.
    biçim ise hududuna bağlanmıştır, ve aristo'nun sü-
    rekli olarak çağırdığı örnek heykeltıraştır. heykelin bu optik
    dünyada büyük bir önemi vardır; bu optik bir dünyadır ama
    heykelde biçim dokunulabilir bir hudut tarafından belirlenmektedir.
    her şey sanki görülebilir biçimin dokunuş dışında düşü-
    nülemeyeceği gibi olup bitmektedir. ....sanat bir mekân sanatı olmamalıdır, mekânın uzamsallaştırıldığı
    bir sanat olmalıdır. bizans sanatı ile onlardan biraz
    önce gelen plotinus'un ışık üzerine metinleri ile apaçık bir bağ
    vardır. orada olumlanan şey aynı sınır kavrayışıdır. bir hudut-sınır
    vardır, bir de eğilim-sınır. bir mekân sınırı vardır, bir
    de mekânlaşma sınırı.....

    onuncu ders

    her şeyin apaçık olduğunu anlayın, burada çok fazla ayrıntıya
    girmek istemiyorum, yalnızca hissetmenizi isterdim: bu her
    şeyden önce uzamda yayılabilir parçalarımız olmasından geliyor.
    uzamda yayılabilir parçalarımız olduğu ölçüde upuygun
    olmayan fikirlere mahkûmuz. neden? çünkü: sonuçta uzamda
    yayılabilir olan parçaların düzeni nasıldı? bir kez daha birbirlerinin
    dışındadırlar, sonsuzdurlar: nihai parçalar olan en basit
    cisimcikler, hatırlıyorsunuz bu en basit cisimciklerin hiçbir iç-
    sellikleri yoktur, her zaman dışarıdan belirlenmiştirler. bu ne
    demektir? darbelerle, şoklarla. başka bir parçadan gelen şoklarla,
    darbelerle. ..yüzmeyi bilmemek bir dalgayla karşılaşmanın
    insafına kalmak demektir. o zaman bir taraftan elinizde dalgayı
    oluşturan su moleküllerinin sonsuz toplamı var; bu bir dalgayı
    oluşturmaktadır ve o zaman ben şunu diyorum: bu bir dalgadır
    çünkü "moleküller" adını verdiğim bu en basit cisimler - aslında
    bunlar en basit cisimler değildirler, su moleküllerinin de ötesine
    geçmektedir, su molekülleri daha şimdiden bir cisme aittirler;
    suyun bedenine okyanusun bedenine vesaire... ya da bir selin
    bedenine şu ya da bu nehrin bedenine. birinci türden bilgi nedir
    burada? gidiyorum, kendimi suya bırakıyorum, birinci türden
    bilgideyim: suya atlıyorum, ve çırpınıp durmaya başlıyorum.
    ne demektir çırpınmak? çırpınmak, bu çok basit - kelime çok iyi
    gösteriyor, görülüyor ki bunlar dışsal ilişkilerdir: dalga kâh
    vücudumu dövüp durur, kâh alıp götürür; bunlar darbelerin,
    şokların etkileridirler: yani oluşan ve çözülen ilişkilere dair
    hiçbir şey bilmiyorum, yalnızca dışsal parçaların etkilerine
    maruz kalıyorum. bana ait olan parçalar hırpalanıyorlar, darbe
    alıyorlar, suya ait parçaların darbelerine maruz kalıyorlar. o zaman
    kâh gülüp duruyorum, kâh ağlıyorum, yakınıyorum çünkü
    dalga ya hoşuma gidiyor ya da beni zor bir hale sokuyor, sürekli
    olarak tutku duyguları içindeyim: anne dalga beni dövüyor! iyi.
    "anne, dalga beni dövüyor" bu birinci türden bilgide kaldığınız
    sürece sürekli olarak atacağımız çığlıktır - çünkü bu sürekli
    söylenecektir..............birbiriyle çakışan iki ebediyet
    vardır, ikili bir ebediyet vardır: beni karakterize eden ilişkinin
    veya ilişkilerin ebediyetliği, ve beni oluşturan özün, tekil özün
    ölüm tarafından etkilenemeyecek olan ebediyeti. ve dahası, bu
    düzeyde biraz önce okuduğum beşinci kitaptaki metinde söylendiği
    gibi, bu düzeyde karşıtlık ya da çatışma mümkün değildir.
    neden? çünkü bütün ilişkiler yasası uyarınca sonsuza dek
    birleşirler. her zaman her yerde birleşen ilişkiler vardır ve öte
    taraftan bütün özler diğer bütün özlerle uyum gösterirler. bütün
    özler tüm diğer özlerle uyum içindedir çünkü saf yeğinlik dereceleridirler....

    onbirinci ders

    şimdiye kadar demiş olduklarımızı gözden geçirirseniz burada
    bir sorun vardır çünkü kendinize spinoza'nın nasıl bütün
    duygulanışların ve duyguların, özün duygulanışları, etkilenmeleri
    söyleyebildiğini sorarsınız. bu, bir tutkunun bile özün bir
    duygulanışı olduğu anlamına gelir....eğer bana ait olan bazı parçalan, bedenime ait olan bazı par-
    çaları, sözgelimi derimi oluşturan parçaları ele alırsam; bana şu
    ya da bu ilişki altında ait olan deri parçacıklarını ele alırsam:
    benim derim. derim ki sürekli olarak başka dışsal parçaların
    etkisi altındadırlar: derim üzerinde etkide bulunan her şey, hava
    parçacıkları, güneş parçacıkları... çok basit bir örnek düzeyinde
    açıklamaya çalışıyorum.....hatırlıyorsunuz, öz bir kudret derecesidir. bu öze belli bir
    hareket ve dinginlik oranı tekabül eder. var olduğum sürece bu
    hareket ve dinginlik oranı bana söz konusu ilişki altında ait olan
    yayılabilir parçalar tarafından yerine getirilir. bu ne demektir?
    ethica'da kavramların tuhaf bir kayması vardır - sanki spinoza'nın
    iki söz dağarcığı varmış gibi. ve bu anlaşılıyor - çağının
    fiziği yüzünden böyledir. bazen kinetik bir söz dağarcığından
    dinamik bir söz dağarcığına sıçrar. iki kavramı eşdeğer kabul
    eder: hareket ve dinginlik oram ve etkilenebilme gücü ya da
    duygulanabilme, etkilenebilme yatkınlığı. bu kinetik ve dinamik
    önermeleri neden eşdeğer kabul ettiğini sormak gerekir. neden
    beni karakterize eden bir hareket ve dinginlik ilişkisi aynı zamanda
    bana ait olan bir etkilenebilme gücüdür?
  • piyasadaki butun baskilari tukenmis ve maalesef artık yeni baskısı yapılmayan kitap. sanırım hiçbir kitabı bu kadar aramadim. hicbir kitapçıda yok. ne idefix'te ne de d&r'da var. ne de sahaflarda. gecen ay beyoğlu sahaf festivaline sırf bu kitap için gittim. orada da bulamadım. beyazıt' taki sahaflardan umudu çok zaman önce kesmiştim zaten.
    e kitaba karşı çok mesafeli biri olmama rağmen nihayetinde orada buldum. ama okuyamiyorum. beyazit'ta bir fotokopiciden basmasini istedim gecenlerde. bir kaç güne geçecek elime. nihayet " tanrı ya da doga." diyen adama kavuşacağım. ethica mi? ona daha var. daha mı?
  • nedir bir duygulanış (affectio)? tam anlamıyla gözkapaklarınızın ağırlaştığını görüyorum... yine de bütün bunlar pek eğ-lenceli şeyler. ilk bakışta, spinoza'nın metnini doğrudan doğ-ruya kabul edersek, duygulanışın bir fikirle hiçbir alakası yok. ama bir duyguyla da alakası yok. affectus'un eyleme gücünün varyasyonu olduğu belirlenmişti. peki nedir bir duygulanış? ilk belirlemede, bir duygulanış şudur: bir cismin, bir bedenin, başka bir cismin eylemine maruz kaldığındaki durumudur. ne demek bu? "güneşi üzerimde hissediyorum", ya da "üzerinize konuyor bir güneş ışını"; bu bedeninizin bir duygulanışıdır. nedir bedeninizin bir duygulanışı? elbette güneş değil, ama güneşin sizin üzerinizdeki eylemi ya da etkisi. başka terimlerle söylersek bir etki, bir sonuç; ya da bir bedenin başka bir beden üzerinde eyleyişi. elbette kendi fiziğinin gerektirdiği nedenlerden dolayı spinoza uzaktan eylem diye bir şeye inanmadığı için ona göre eylem her zaman bir temas gerektirir ve bu bedenlerin bir karışımıdır. duygulanış iki bedenin, iki cismin bir karışı-mıdır; öteki üzerinde eyleyen dediğimiz bir bedenle berikinin izini alan başka bir bedenin. bedenlerin her karışımına duygulanış denir.