şükela:  tümü | bugün soru sor
  • "reddedilemeyecek bir felsefi teklif" alt başlıklı çetin balanuye kitabı. ayrıntı yayınları'ndan henüz çıkmış.

    tıpkı mutluluk gibi “kendiliğinden istendik” ya da “kendi başına iyi” türde bir kavram olan “sevinç” konusunu didik didik inceleyip "sevince dönüşmüş bir varlık" olabilmeyi başarmış spinoza'yı rehber kılan balanuye, kitabında sevinç duymakla yetinmeyip sevince dönüşmeyi başarmamız gerektiğini ileri sürüyormuş: "sevince dönüşmek olanaklıdır ve bunu gerçekleştiren herkes hem kendisi hem de başkaları için en iyisini yapmış olur."

    acayip ilginç bir kitaba benziyor.
  • en yakın zamanda okumak istediğim kitap. zira benim böyle hocam olsa elini sıcak sudan soğuk suya sokmam, kitap yazmışsa da hemen alır okurum. gönül ister ki oturup kitabı konuşalım derste ama simdilik maalesef...

    tabii önce etika okumadan okunmaz bu kitap. zira spinoza için sevinçler, kederler başka şeyler...
  • spinozanın gol sevinci nereden geliyor diye okudum kitabın yazarı hakkını helal etsin.
  • bu gün aldığım kitap. ulan yine mi spinoza derken birkaç satır okudum. zarif, güzel bir dil, sayın yazar belli ki hem türkçeyi iyi biliyor hem de spinoza'yı. ismini daha önce duymamam benim ayıbım. (bkz: çetin balanuye)

    bi on dakka karıştırdım kitabı, baktım sarıyor, ucuz da, aldım gitti. babasıyla olan bir hikayesini anlatıyor, üniversiteye giderken ellerini siğiller kaplamış, doktorlar bir türlü çare bulamamış, babasının kocakarı tıbbıyla kendisine uyguladığı tedaviyi ve ertesi gün bu illetten kurtulmasını anlatıyor. tabi aslında bu tip inançların yersizliğini, bunun bir mucize olmadığını.... da.
    sanırım tanrıya değil ama spinoza nın tanrısına inanıyor yazar, yani aslında olmayan bir tanrıya ya da isterseniz doğaya...

    bize reddedemeyeceğimiz bir felsefi teklifte bulunuyormuş. kederli ve acı dolu dünyada insanın kendini bir tür sevince dönüştürebileceğini iddia ediyor, bunu da spinoza'nın yardımıyla yapacağını...
    kitap elbette salak bir kişisel gelişim saçmalığı değil.
  • bu hafta okudum, akıcı anlaşılır bir dilde ,spinoza'yı gündelik hayatta yaşadığımız tecrübelerle buluşturabilmiş.son zamanlarda okuduğum güzel kitaplardan.
  • çetin balanuye'nin okuması lezzetli eseridir. spinoza'nın bizlerden yıllar evvel keşfettiği gerçeklerin aslında hayatımızı ne kadar konforlu hale getirebileceğini gözler önüne sermekte bu kitap. aşkıncılık, insan merkezci özgür iradecilik ve erekselcilikten kurtulan bir zihnin artık nefret, kin, keder gibi duygularla kirlenemeyeceğini ve dolayısıyla bu temizliğin bizi ''sevince'' ulaştıracağını söylemekte. gerçektende bu eskimiş düşünce kuruntularından kurtulmak bizi öfke duymak yerine anlamaya yönlendirmektedir. fakat kitap neden üzülmemeliyiz veya nasıl mutlu olmalıyız sorusuna yanıt vermek konusunda eksik. belirlenimci bir düşünce tarzıyla nasıl ''öfkenin'' anlamsız bir duygu olduğunu keşfediyorsak aynı yöntemle ''mutluluk'' veya ''üzüntü'' gibi duyguların da anlamsızlığına ulaşmamız kaçınılmazdır. geriye tek bir insan modeli kalıyor:
    (bkz: nötr)
  • güzel bir kitap aslında ama üstteki yazarın da dediği gibi kişiyi nötr olmaya itiyor. zira öfkeyi anlamsızlık olarak etiketlersek diğer duyguları da bu şekilde etiketlememiz mümkün. öfke gibi kötü duyguları uzaklaştırma açısından iyi hissetmek ile paralel bir kitap diyebilirim. ama iyi hissetmek'te formlar ve çeşitli terapilerle kişi aktifken, bu kitapta yazarın kişisel deneyimlerinden hareketle pasif bir okuma yapıyorsunuz. buna rağmen dili güzel ve de gayet ikna edici. tabii bunda spinoza'yı temel almasının etkisi büyük.

    gene de okuyan bünyeye göre değişecektir. durağan ve duyguları yoğun hissetmeyen bir insan, duygularını anlamsız olarak etiketledikten ve buna ikna olduktan sonra ömür boyu nötr kalabilecekken, benim gibi tez canlı ve değişken biri maksimum iki ay sonra mutlaka özüne dönecektir. şimdiye kadar çok fazla şey okumuşumdur. çok da yenilikçi bir insanım, sadece kendi tarzıma yakın olanları değil özellikle ruhuma aykırı şeyleri söyleyenleri okuyorum. ama azami miktar etkili oluyor. zira insanın özü kolay kolay değişmiyor. en fazla bir miktar şekillendirebiliyorsun o kadar.
  • bi çırpıda okunabilecek bi eser. bunu elbette kavramları açarken yazarın eseri başından geçen olaylar/deneyimler ve kitap/film gibi orneklerle bezemesinin tesiri çok. aslinda hayat ne kadar bitmek bilmeyen acilar izdiraplarla dolu olsa da hayatı katlanilabilir/yaşanılabilir kılmak için "sevince dönüşme"nin bi imkan oldugunu gösteriyor. bunun modern zamanlara özgü acelecilikle gerçekleşmeyeceğini dingin bi halin oluşumu ile vucuda geleceğini belirtiyor. daha çok kitap bireysellik özelinde yoğunlaşsa da toplumsal durum için de onerilerde bulunuyor.
    sonuc olarak karşılaştığımız bazi durumlarda conatus(var kalma çabası)umuza, karşıdakine tepki olarak gösterdiğimiz ofke, kin, nefret, haset vs. gibi kederlenmemize yol açacak duygu durumlarından kurtulmamızın ancak ve ancak yalnız "anlama" ile çözüme kavuşacağını söylüyor. yani boyle bi durum hasıl olduğunda -ilk olarak- vidyoda kızına araba sürmeyi öğreten babanın sabırsız ve ne diyeceğini bilemez bi halde nalet olsun (bkz: sebebi neydi ki) tepkisini gülerek anımsayarak gevşeyebiliriz. ayrıca ikiz terzinin hikayesi enfes.
  • bir çırpıda bitirdim.

    aslında önce spinoza’nın ethica adlı eserini okumak, sonra üzerine cila olarak bunu okumak daha iyi olabilirdi belki ama neyse böyle de iyi oldu.

    *

    kitap sevinç duygusunun geldiği gibi kaybolup gitmesi yerine onu kalıcı kılmayı sorgulamış. sevinç duymakla yetinmeyip sevince dönüşmeyi anlatmış.

    böyle bakınca “kendine yardım” kitapları gibi gözükebilir ama değil.

    işte bu konuları didik didik inceleyen benedictus spinoza’nın görüşünü didik didik incelemiş yazar.

    *

    dünya görüşlerimizin temelini oluşturan varsayımlar var. spinoza sevinç düşmanı bu varsayımları (din, günah korkusu…vb) tek tek ortaya çıkarmış ve onları sevinçli başka varsayımlarla değiştirme yoluna gitmiş.

    *

    yazar kendi başına gelen bir olayı anlatmış. ellerinde siğiller varmış. babası ellerine dokunup dua etmiş, ertesi gün siğiller geçmiş.

    mucize gibi gözüküyor olabilir ama esasen olan plasebo etkisi.

    “iyileşeceğine yönelik güçlü bir inanç ve beklentinin geliştiği bazı vakalarda, hastanın durumunda tıbbi müdahalenin marifeti olmayan bir iyileşme ortaya çıkabilmektedir.”

    örneğin; ikinci dünya savaşı’nda yaralanan askerlere artık verecek morfin kalmayınca doktorlar morfin diye tuzlu su vermişler. onu morfin sanan yaralı askerlerde iyileşme gözlenmiş.

    yazar için de benzer bir şey olmuş, ama altında tıbbi açıklaması da var:

    ödül beklentisi içinde olduğumuz her durumda (örneğin, iyileşme beklentisinde) beynin dopamin salgılamaktan sorumlu bölümü etkinleşiyor, artan dopamin salgısı bağışıklık sisteminde yer alan beyaz kan hücrelerini baskılıyor, zamanla beyaz kan hücreleri azalıyor ve siğil denilen tümör dokuları kayboluyor.

    iskender de bir savaşta savaşı kaybedeceğini düşünüp umutsuzluğa kapılmış. uykusunda gördüğü rüyayı bir yorumcuya yorumlatmış. rüya yorumcusu savaşı kazanacağını söylemiş ve iskender gerçekten savaşı kazanmış. yani “sevinçli motivasyon”

    “elimizden en sık tutan duygu keder ise şayet, onunla el ele gideceğimiz yolun sonunda, bizi yenilgiden başkası bekliyor olamaz. oysa sevinç ve coşku, hemen her zafer yolunda atılmış en doğru ilk adımdır.”

    *

    kendimizi zihin ve beden diye ayırmamamız gerektiğini söylüyor spinoza. “ona göre gerçekliğin ‘düşünce’ ve ‘madde’ diye birbirinden tümüyle farklı iki kaynağı yoktur. doğa/tanrı, olmakta olan ne varsa onun ‘tek’ kaynağıdır ve sonlu varlıklar bu tek kaynağı türlü biçimlerde kavrayabilirler. bu farklı kavrama biçimlerinden biri ‘zihinsel’ yani düşünce yoluyla gerçekleştirilen soyut, cisimsiz ya da tinsel bir kavrayıştır. diğer kavrayış biçimi ise ‘maddi’ yani fiziksel yollardan gerçekleştirilen, somut, cisimli ya da bedenli bir kavrayıştır.”

    ayrıca tanrı ve doğayı da ayırmıyor spinoza. ikisini bir görüyor.

    tanrı’yı da aşkıncı bir yaklaşımla bütün evreni ve varlıkları aşan, en üstte görmüyor.

    *

    benim için en civcivli konu: özgür irade.

    spinoza’ya göre özgür irade sahibi değiliz. tanrı/doğa da değil. tanrı/doğa kendi zorunluluklarını yerine getiriyor. insan da başka bedenlerle (başka bir insan olabilir, hayvan olabilir, bitki olabilir…vb) karşılaşıyor ve onlardan etkileniyor.

    özgür irade şöyle tanımlanıyor kitapta: “bir varlığın eylemlerindeki ilk, tek ve belirleyici nedenin kendisi olması”

    örneğin;

    a ve b adında iki farklı birey olduğunu düşünelim. a, b’yi itiyor. b düşüyor. b’nin düşmesi özgür iradesi ile olmadı diyebiliriz rahatlıkla. çünkü eylemi gözlemledik.

    a, b’ye oyunu x partisi’ne vermesi içn propoganda yaptığında ve b oyunu x partisi’ne verdiğinde ise bunun özgür iradesiyle olduğu zannına kapılıyoruz. halbuki yooo.

    yazar da diyor ki: “gözlemlenemez etkileşimlerin sonucu olan gözlemlenebilir eylemlerimize özgür iradenin bir seçimi diyoruz.”

    kendi seçimimiz olmayan pek çok davranışımızı kendi seçimimiz sanarak davranışımıza gerekçeler uyduruyoruz.

    deneyler yapılmış. örneğin bir hastanın başına, rızasını alarak elektrotlar yerleştirilmiş. uzaktan kumanda ile gönderilen sinyaller sayesinde hastanın başını oynatması sağlanmış. hasta, başını neden çevirdiği sorulduğunda “bir ses duydum.”, “yatağın altına bakacaktım.” gibi şeyler söylüyormuş. “yorumcu beyin” deniyormuş buna.

    yani zihnimiz bize sürekli hikaye anlatıyor. en büyük hikaye de özgür irade olabilir.

    bu konuda bir kitap için (bkz: incognito)

    seçimlerimizin patronu olmadığımız gerçeğiyle yüzleşmek spinozacı bir sevinç olabilir.

    *

    spinoza’ya göre yanılsamalarımızdan özgürleşmemiz gerekir. örneğin insan olarak kollarını kanatmış gibi kullanıp uçamayacağını bilirsen uçamıyorum diye üzülmezsin.

    *

    evrenin eşsiz bir tasarım olduğu ile ilgili olarak da yoo yok öyle bir şey deniyor. çünkü “bu evreni tam olarak neyle kıyaslayarak onun kusursuz bir düzene sahip olduğunu söyleyebiliriz?”

    bu konuda bir kitap için (bkz: the god delusion)

    *

    mutluluğa ulaşmak/ilerlemek gibi kavramların evrende olmadığını anlatıyor kitap.”evrende hiçbir varlık tekrar eden (yinelenen) devinimler dışında hep ileriye denecek türde bir ulaşma çabası içinde değildir. ne rüzgarın, ne yağmurun, ne sincapların ne de her mevsim bir oraya, bir yeniden buraya göç eden kuşların özel bir ulaşma ereği vardır: var-kalmak için çabalamanın sıradan hali! yaşama direncinin gerektirdiği zorunlu yer değiştirmeler…varlıklar arasında yalnız biz kederli insan varlıkları, ‘ulaşmak’tan ‘ilerleme’yi anlarız.”

    var kalmak için örneğin okul bitiren, ayrıca yabancı dil öğrenen bir kişi, diğer yanda okul bitiren ayrıca iki yabancı dil öğrenen bir kişi. ikincisi daha etkin bir güce dönüşmüş ve bu açıdan var kalma çabasını güçlendirmiş. var kalma çabamızı çeşitlendirerek sevinçli duygularımızı arttırırmışız. aynı zamanda etkileme gücümüz de artarmış.

    *

    peki toplum içinde nasıl sevinçli, erdemli kalacağız? spinoza'nın nasıl sorusuna verdiği yanıt şöyle:

    1- doğa/tanrı’ya karşı sevgi, olumlama ve merak tavrını olabildiğince çoğalt.

    2- bu tavrın insanlar arasında olabildiğince yayılması için etkide bulun.

    3- etkide bulunmanın en iyi yolunun, her insanın kendi karşılaşmalarına taraf olan tekil şeyleri akılları yettiğince bilmelerine ve eyleme güçlerini artırmalarına olanak verecek bir toplumsal özgürlük için çalış.