şükela:  tümü | bugün
  • 1. giriş

    spinoza’nın siyaset felsefesi onun ontolojik kurgusuyla uyumlu olarak, ondan beslenerek ve onun üzerine kurulur. bu anlamda politik inceleme, teolojik-politik inceleme ve etika birbirinden ayrılmaz bir bütünlük içindedir. fakat odak noktamız siyaset felsefesi olduğundan spinoza’nın geniş kavramsal sözlüğünün sadece siyasetle ilintili olanlarını kullanacağım.

    bu çalışmada spinoza’nın siyaset felsefesini 3 adımda inceleyeceğim. birinci adımda dönemin düşünsel atmosferine paralel olarak kullanılan doğa durumunun spinoza tarafından nasıl yeniden tanımlandığını, doğal hakkın ne olduğunu, doğadaki yalnız insanların karşılaşmalarının ne anlama geldiğini ve politik bir bedene nasıl gebe olduğunu, doğadaki karşılaşmaların doğa halini nasıl aştığını ve politik bedene geçişteki sıçramayı nasıl gerçekleştirdiğini, bu sıçramanın neden bir zorunluluk olduğunu ve nasıl bir yol izlediğini açıklamaya çalışacağım. ikinci bölümde ise doğa durumundan sivil duruma geçişin hangi şekillerle gerçekleştiğini ve nasıl yönetilmesi gerektiğini, her bir yönetim tarzının nasıl uzun süre ayakta tutulabileceğini spinoza’nın bakış açısıyla açıklayacağım. üçüncü bölümde ise spinoza’nın siyaset felsefesinin günümüz dünyasında ne denli uygulanabilir ve güncel olduğunu tartışacağım.

    a. birinci bölüm

    spinoza’nın bugün uluslararası hukukun kurucusu olarak bilinen hugo grotius’tan etkilenmiş olduğu bilinmektedir. grotius hukuku ilahi temellerden kurtarıp doğaya indirmiştir ki spinoza da politik teorisini bu hukuk zemini üzerine inşa etmiştir. spinozayı etkileyen ikinci düşünür hiç kuşkusuz eserleri de cive ve leviathan’ı okuduğu dönemin ünlü siması thomas hobbes’tur. iki düşünürün siyasal kuramları benzerlik göstermekle birlikte birbirlerinden önemli noktalarda ayrılırlar fakat spinoza için de hobbes için de siyasal kuramın temelini şu iki temel önerme oluşturur:

    1. insanlar doğa tarafından kendi yararlarını gerçekleştirecek şekilde koşullandırılırlar.

    2. siyasal düzen ya da devlet, insanı sınırlandıran bir yapı içerse de, akılcı temellere dayandığı için, insan ancak bu düzen içinde yararını gerçekleştirebilir.

    birinci önermede her iki düşünür de hakkı güç ile ilişkilendirir. fakat ikisi arasındaki temel fark hobbes’ta insan hakkını akıl aracılığıyla aramak zorundayken, spinoza’da insan conatus aracılığıyla hakkını arar. bu hak arama meselesi bilinçli bir çaba değil, aksine akıl yahut tutkuyla hareket etsin herkes için doğal bir zorunluluktur. herkes her an yaşamını sürdürmek için yapabileceğinin en iyisini yapmaktadır. ne eksik ne de fazla. ikinci önermede de bu anlamda bir farklılık vardır. iki düşünür de insan aklının kendi yararı için devlete ihtiyacı olduğunu söylerken hemfikirdir fakat hobbes devleti aklın bir çabası olarak görürken spinoza akıllı yahut akılsız her insanda var olan conatusun bir işi olarak görür. zira akıl yoluyla düşünmese dahi her insan az yahut çok oranda kendine zararlı olan şeylerden kaçınırken kendine yararlı olan şeye doğru meyillenir. bu süreç politik bedeni var eden süreçtir. o halde hobbes ve spinoza’nın doğa durumundaki insanın eylemleri arasındaki farkı bilinçli eylem ve bilinçli ve bilinçsiz olarak zorunlu eylem olarak imleyebiliriz. ikinci bölümde bu noktaya tekrar değineceğim.

    bu noktada spinoza’nın doğal hakka dair tanımına geri dönmemiz gerekir. spinoza doğal hakkı şöyle tanımlar “doğal ha ile her şeyin kendileri uyarınca olduğu doğanın yasalarını ya da kurallarını, yani doğanın gücünün kendisini anlıyorum. tüm doğanın ve dolayısıyla her bireyin doğal hakkı gücünün yettiği yere kadar uzanır. o halde bir insan kendi doğasının yasalarına göre yaptığı her şeyi doğanın egemen hakkı uyarınca yapar, ve doğa üzerinde gücü ölçüsünde hakkı vardır.”

    bir diğer biçimde söylenmesi gerekirse ”üstün bir tabii hak uyarınca balıklar suların efendisidir ve büyük balık küçük balığı yer.” bu noktada hak doğrudan doğruya güce ve eyleyebilme kabiliyetine bağlıdır ama dikkat edilmesi gereken nokta bu hakkın üstün bir hak olmasıdır. bu hakkın üstünlüğü ve upuygunluğu tanrıdan gelmektedir zira doğanın hakkı tanrının hakkıdır.

    bu üstün hakkın nesnesi olarak tabii olarak beden belirir. eyleyen, gücü pratikte işleyen araç bedendir. deleuze beden meselesine ayrı bir önem atfeder. ona göre spinoza’nın doğal hakla kastettiği şeyi anlamak için bir bedenin ne yapabileceğine bakmak gerekir. “hak problemini bedenler düzeyinde ortaya koymayı başarırsak, ruhlar açısından da bütün hukuk felsefesini dönüştürmüş oluruz.” deleuze’a göre hem beden hem de ruh kendisi için yararlı olanı arar. bu arayış dahilinde kendisine iyi gelen şeylerle birleşmeye çalışır. kendisini kederle etkileyen şeyle karşılaştığında ise kudreti dahilinde onları yok etmeye yahut kendisi için iyi olacak şekilde onlara yeniden bir form vermeye çalışır. o halde etkilenişler her an conatusu belirlemektedir ve conatus onu belirleyen etkilenişlere bağlı olarak yararın aranmasıdır. beden gidebileceği her yere kadar gider ve bu bedenin hakkıdır. yani hak önceden belirlenmiş, teorik yahut sabit değildir, “hak, kudret ve kudretin gerçekleştirilmesinin birliğidir.”

    doğal hak konusunda anlaşılması gereken bir diğer şey doğal hakkın sadece bir kuramsal varlığının olduğudur. “... insanın doğal hakkı kendi gücü tarafından belirlendiği sürece , bu hak aslında yoktur ya da en azından kuramsal bir varlığı olacaktır çünkü bu hakkın muhafazasını temin etmek için hiçbir yol yoktur.” zira “tabiatta hiçbir tekil şey verilmiş değildir ki, ondan daha güçlü ve daha kuvvetli bir başkası verilmiş olmasın.” o halde doğal hakkı tanımlamaya ne gerek vardır? yahut neden bu kuramsal inşaya ihtiyaç duyalım? bu soruların cevabı için deleuze’u takip edip spinoza’nın siyaset felsefesinin temeli olan karşılaşmalar meselesine bakmak gerekir.

    conatus öteki şeyin varlığı fark edildiği anda harekete geçer. kendisine yararlı ve zararlı olan arasından yararlı olanı aramak için kendisinden farklı bir şeye ihtiyaç duyar. doğa durumundaki insanlar içinse kendisinden farklı olan ve kendisine yarar yahut zarar sağlayacak olan şey siyaset felsefesinin konusu bakımından insandır. insanla olan karşılaşmalar esnasında ise birey tamamen kendi başınadır. bu tekil karşılaşmalar duruma göre bireye neşe verecek ve etki gücünü artırabilecek şekilde olabileceği gibi, bireye keder vererek onun etki gücünü de düşürebilir. herkesin herkese karşı olduğu bu durumda doğal olarak keder veren karşılaşmalar çok daha bol miktarda bulunacaktır. bu noktada conatus -nesnenin doğası gereği- keder veren etkilenişlerden kaçınmaya ve neşe veren etkilenişlere yönelmeye ve onları örgütlemeye çalışır zira doğa durumunu yaşanılır kılmanın tek yolu budur. karşılaşmaları örgütleme çabası kendi gibi olanla ve kendine yararlı olanla bir anlam ifade eder. herhangi bir karşılaşmadan edinilen neşe karşılıklı oldukça bu karşılaşma tekrarlanır, çoğalır ve yarar sağlar. neşeyle etkileyen karşılaşmaların artırdığı etkinlik gücü daha fazla neşeli karşılaşma ve daha fazla yarar sağlar. akılla yahut tutkuyla hareket edilsin fark etmez bu yarar ve neşe algılanır ve idame ettirilir. işe doğa halinden sivil hale geçiş ve bir sözleşme ihtiyacı örgütlenen neşenin ve yararın idamesinin en iyi nasıl sağlanacağı meselesi üzerine şekillenmiştir. bu bağlamda geçiş momenti olarak neşe veren karşılaşmaların çokluğunun ve keder veren karşılaşmaların azlığının örgütlenmesini alırız. fakat bu geçişi asla bir kopuş olarak düşünmemek gerekir. hobbes’ta görülen bu anlayış spinoza’da doğa ve doğadan bağımsız olarak insan anlayışın olmayışı, insanın doğanın bir parçası olarak görülmesi sebebiyle bulunmaz. bu geçiş sadece kendine yararlı olanı arayan insanın deneyiminin bir uğrağıdır.

    peki böyle bir örgütlenmede sözleşmeye yahut hak devrine ne gerek vardır? mademki birlikte mutlu olduğumuz için birlikteyiz o halde neden kendimizden üstün bir güç, egemen yaratıp haklarımızı ona devretmeliyiz? spinoza bu soruyu şöyle yanıtlar: “insanlar güvenlik içinde elden geldiğinde iyi yaşamak için, birlikte hareket etmek zorunda kaldılar. bunu yapabilmek için de her birinin tabii olarak her şey üzerindeki hakkının topluca kullanılmasını ve bu hakkın artık her insanın gücü ve iştahınca değil, topluca herkesin gücü ve iradesince belirlenmesini sağladılar.[...] dolayısıyla çok sağlam bir düzenleme yapıp şu konularda kesin bir söz vermeleri gerekti: her şeyi yalnızca aklın buyruğuna göre yönlendirmek, insana başkasına zarar verebilecek herhangi bir şey önerdiği ölçüde iştahı dizginlemek; kendisine yapılmasını istemediği bir şeyi başkasına yapmamak; son olarak da başkasının hakkını kendi hakkı gibi savunmak.”

    bu şekilde inşa edilmiş bir devlette anlaşılması gereken şey devletin doğrudan doğruya toplum demek olmasıdır. spinoza’da devlet, devleti oluşturan bireylerden münezzeh o bireylerin toplam gücünün kendisi olarak mevcuttur ve tam olarak bu noktada mutlak olması gerekir. devletin mutlaklığı spinoza’nın siyaset felsefesi açısından kritik bir öneme sahiptir, “[...]her yurttaş bağımsız olmayıp sitenin buyruklarına uymak zorundadır ve hiç kimse neyin doğru olduğuna, neyin yanlış olduğuna, neyin ahlaki olup neyin ahlaki olmadığına karar verme hakkına sahip değildir, ama, aksine devletin gövdesi bir biçimde aynı düşüncenin kılavuzluğunu izlemek zorunda olduğundan ve, dolayısıyla, sitenin iradesi herkesin iradesi olarak kabul edilmesi gerektiğinden , site neyin doğru ve iyi olduğuna karar verirse, herkes de bu şekilde karar vermelidir. öyleyse uyruk, sitenin kararlarının çok haksız olduğuna hükmetse bile, gene de bunlara uymak zorundadır.”
    fakat spinoza bütünüyle başka bir akla uymanın bireyin aklına aykırı olduğunu düşünmez. “eğer aklın kılavuzluğunda yaşayan bir insan kimi kez sitenin buyruğu dolayısıyla akla aykırı olduğunu bildiği bir şeyi yapmak zorunda kalırsa, bu olumsuzluk sivil halden sağlayacağı yarar tarafından ziyadesiyle giderilir: bu da aklın iki kötü arasından daha az kötü olanı seçme ilkesiyle aynıdır. o halde, hiç kimsenin, sitenin yasasına göre yapması gerekeni yapmakla aklın buyruklarına karşı eylemde bulunmuş olmadığı sonucuna varabiliriz.”
    bu noktada yine özgürlük sorunu ortaya çıkar. eğer akla aykırı olduğunu düşündüğümüz şeyleri dahi yapmak zorundaysak özgürlük nerededir? spinoza devletin gerçek amacı özgürlüktür derken, reyda ergün spinoza’nın siyaset felsefesini “17.yy’dan günümüze bir özgürlük çağrısı” olarak nitelerken neyi kastetmektedir?
    spinoza “bir insanı aklın kılavuzluğunda yaşadığı ölçüde özgür olarak adlandırıyorum ” der. aklın kılavuzluğunda yaşama şüphesiz farklı durumlarda, aynı conatusun rehberliğinde ve onun için farklı şeyler yapmaktır. konumuz siyaset olduğuna göre aklın ilk siyasi emri nedir? “doğamıza aykırı hislerle hırpalanmadığımız sürece zihnin şeyleri anlamaya çabalamasını sağlayan gücü engellenemez, ve dolayısıyla böyle olduğu sürece zihnin açık ve seçik fikirler oluşturma kudreti vardır.” o halde, upuygun fikirler oluşturmak için ihtiyacımız olan şey sadece zihnin önündeki engelleri kaldırmaktır. “sevinç tutkuya öbür his ve arzular sevgiye zincirlenir. hepsi eyleme gücümüzü artırır ama hiçbiri etkin olacağımız noktaya kadar arttırmaz. ilkin bu hislerin güvence altına alınması gerekir, önce eyleme gücümüzü azaltan kederli tutkulardan kaçınmamız gerekir. aklın ilk çabası budur.”

    aklın ilk çabası o halde doğrudan doğruya bizi örgütlenmeye ve örgütlenmenin birinci vazifesi olan sözleşme ve hak devrine götürür. oluşturulan mutlak politik beden ne buyurursa buyursun akla uygundur zira aklın kendini var edecek, geliştirecek ve böylece bireye etkinlik gücünü artıracak etkilenişler sağlayacak tek zemin devlettir. devletin güvenliği ve devamı için çalışmak aslında bireyin kendi özgürlüğü için çalışmasıdır. “devlete kayıtsız şartsız itaat kölelik değil, biricik özgürlük tarzıdır.”

    peki bu durumda bireye düşen aklını tamamen devlete devredip her eylemi ondan beklemek midir? bilakis, “her devlet eğer istikrarı sağlamak istiyorsa bireylere mümkün olan en fazla düşünce ve ifade özgürlüğünü sağlamak durumundadır.” spinoza bir taraftan devlete mutlak itaati salık verirken öte yandan devletin vazifesini özgürlüğü sağlamak olarak belirlerken bir paradoks içinde değildir. o alışılmışın dışında düşünür ve devletin egemenliği ve bireyin özgürlüğü arasında bir uzlaşma ihtiyacı görmez, zira onlar birbirleriyle çelişmezler. asıl çelişki devletin egemenliği ve bireyin özgürlüğünü karşıt kutuplar halinde düşünmektir. devletin gücü bireylerin gücünün – yani hakkının- toplamına eşit ise o halde bireyin gücü arttıkça devletin de gücü artacaktır. devlet bireylere ne kadar çok özgür ifade hakkı verirse bireyler o kadar büyük bir özveriyle mutlak otoriteye itaat edecek, itaat arttıkça da devlet mutlak gücünü pekiştirecektir. spinoza devletin yıkılmasının asıl sebebi olarak her zaman iç karışıklıkları gördüğünden , devlet kendini korumak için bireye
    hürriyet vermek zorunda kalacaktır.

    spinoza’nın siyaset felsefesinin en kritik noktasına geldiğimizde ise bizi bugün hala geçerliliğini koruyan bir soru karşılar: “insana bırakılan bu düşünme ve düşündüğünü söyleme özgürlüğünün sınırı en iyi devlette nereye kadar genişler?”

    devletin mutlaklığı ve tartışmasız egemenliği gereğince kendisine karşı olan her şeyi yok etmek zorundadır. fakat bir yandan da insanların düşünmeleri ve bir kanıya sahip olmamaları önüne geçilemeyecek, geçilse bile en çok devlete zarar verecek bir eylemdir ki devletin arzulamayacağı bir şeydir. fakat öte yandan düşünceler her zaman devletin düşüncelerine paralel olmayabilir. o halde devlete karşı olan düşüncelerin sahiplerine ne olacaktır? devletin mutlaklığı anlamında yok edilmeleri gerekirken , düşünce özgürlüğü kapsamında serbest bırakılmaları gerekir. “bu iki sav bir tarafta düşünceler ve sözlerin, diğer tarafta ise eylemlerin bulunduğu bir ayrıma dayanan temel bir kuralın uygulanmasıyla uzlaştırılabilir." “şunu da gördük ki devleti, devleti oluşturmak için bir tek koşul zorunlu oldu: tüm karar alma gücü ya herkesin ya bir kaç kişinin ya da tek kişinin eline verilmeliydi. çünkü insanların özgür yargısı çok çeşitlidir ve her insan her şeyi yalnızca kendisinin bildiğini sanır. hepsinin aynı fikri paylaşması ve tek ağızdan konuşması mümkün olamaz. bu yüzden de onlar, her insan yalnızca kendi kafasına göre davranma hakkından vazgeçmeseydi, barış içinde yaşayamazlardı. öyleyse her insan akıl yürütme ve yargılama hakkını değil, yalnızca kendi kararına göre davranma hakkını devretti. demek ki hiç kimse, üstün gücü kullananların hakkını tehlikeye düşürmeden, onların kararına karşı davranamaz. ama tersine, her insan en ufak bir sınırlama olmadan, düşünebilir ve yargıda bulunabilir; dolayısıyla da konuşabilir yeter ki yalnızca konuşmak ve öğretmekle yetinsin; kişisel kararının otoritesine dayanıp devlet içinde herhangi bir değişikliğe niyetlenmeden ya da hile, öfke ve kinle değil yalnızca akıl yoluyla görüşlerini savunsun... örneğin biri herhangi bir yasanın sağlıklı akla aykırı olduğunu gösterirken ve bu nedenle onun kaldırılması için konuşurken, düşüncesini aynı zamanda üstün gücün yargısına sunarsa ve bu arada söz konusu yasanın buyurduğu hiçbir şeye de aykırı davranmazsa, en iyi yuırttaşlardan biri olarak, devletin övgüsünü hak etmiştir. ama tersine bunu yöneticiyi eşitsiz davranmakla suçlamak ve yığınların ona karşı öfke duymasını sağlamak için yaparsa ya da yöneticinin isteğine karşı, bu yasayı kışkırtıcı biçimde kaldırtmaya çalışırsa, hiç kuşku yok, o bir bozguncu ve asidir.” o halde spinoza’da ifade özgürlüğünün sınırları egemenin hakkına dokunulduğu yere kadar genişler. yani bir kitleler aracılığıyla devletin tehdit edildiği, yasaya karşın duruşun yasayı çiğneyerek gösterildiği kısacası devletin mutlak egemenliğinin tehdit edildiği an ifade özgürlüğü bitmiş suç başlamıştır. devletin kendisinin kurallara uyarak eleştirildiği yerlerde dahi yasalarını ve işleyiş tarzını değiştirmediği yerde ne olacaktır peki? bu soruyu cevaplamak için birey ve devletin ilişkisini yeniden hatırlamak gerekir. devlet ve toplum aynı şeydir ve eğer devleti yönetenler kendi uyruklarının eleştirisi dinlemezse devleti zayıflatmaya başlarlar. aynı şekilde eğer uyruk devleti eleştirirken bunu provakatif bir tarzda yaparsa kendi özgürlüğünü tehlikeye atmış olur. birbirleri vasıtasıyla birbirleri için var olan devlet ve birey bu noktada aklın kılavuzluğunda birbirlerini güçlendirir yahut birbirlerini yok ederler. devletin olmadığı yerde birey doğa durumuna yakın bir duruma geri dönmüş ve özgürlük imkanını yitirmiş olur. bireylerin sindirildiği yerde ise devlet zayıflamış ve kendi uyruklarının korkusuyla rahat hareket edemez olmuştur. kısacası spinoza devlet ve birey arasında birbirini hızlandıran yukarıya ve aşağıya doğru hareket edebilen bir spiral kurmuştur. bireyin ve ya devletin aklın kılavuzluğundan çıkması doğrultusunda bu spiral aşağıya doğru ilerleyerek birey ve devlet tekrardan aklın kılavuzluğuna girene kadar acı ve keder yaratacaktır.

    spinoza’da ifade özgürlüğünü “üstün gücün otoritesini ve devletin huzurunu tehlikeye atmadan yargıda bulunma özgürlüğü” olarak özetleyebiliriz.

    b. ikinci bölüm

    spinoza’ya göre devleti yönetmenin sadece üç biçimi vardır. çünkü eğer başka bir yol olanaklı olsaydı şimdiye kadar örneğini mutlaka görmemiz gerekirdi. bu üç yol monarşi, aristokrasi ve demokrasidir. spinoza’nın siyaset felsefesine en uygun olan ve önerdiği sistem demokrasidir. fakat bir devletin huzur içinde yönetilmesi için demokrasi şart değildir. monarşi ve aristokrasiler de eğer gerekli düzenlemeler yapılırsa varlığını uzun bir süre boyunca devam ettirebilir.

    politik incelemede spinoza sırasıyla monarşiyi, aristokrasiyi ve en son olarak da demokrasiyi inceler. bu inceleme sırasında tüm monarşi ve aristokrasi için gerekli düzenlemeleri kaleme almıştır. fakat ömrü vefa etmediğinden mütevelli demokrasinin en iyi şekilde işlemesi için neyin gerektiğini tam olarak söyleyememiştir. bu yüzden spinoza’da demokrasi meselesi bir hayli spekülatif bir hal almıştır. fakat bunu ileride tartışacağız.
    konumuza dönüp spinoza’nın sırasını takip edersek, ideal bir monarşi nasıl olmalıdır? öncelikle hak sadece güçle tanımlandığı için, mutlak egemenlik gibi büyük bir hakkı taşımaya bir kişinin gücü yetmeyecektir. dolayısıyla kral olarak seçilmiş kişi esenliği sağlamak için kendisine dostlar ve danışmanlar arayacaktır. bu durumda ise aslında mutlak monarşi gibi görünen devlet aslında gizli bir biçimde aristokratik olacaktır ki bu yüzden çok kötüdür. ikinci olarak devletler dışardan gelecek müdahalelerden çok içeriden gelecek müdahalelerden korkarlar. kral tek kişi olduğundan ve kendini güvenceye almak isteyeceğinden kendi halkına karşı – özellikle bilge ve zengin olanlara- tuzaklar kuracaktır. üçüncü olarak krallar herkesten çok kendi oğullarından korkarlar. onların halk tarafından sevilmesini ve yeni kral olarak arzulanmasını istemezler. bu sebepten oğullarını onlardan zarar gelmeyecek şekilde yetiştirirler. bu durumda monarşinin ihtiyacı olan şey kurumlardır. monarşinin kurumları öyle bir yapılandırılmalıdır ki hem örtük yapılar açığa çıksın hem de bunlar çokluğa istikrar sağlayacak şekilde dengelensin. bu da bütün korporatizmi ortadan kaldırmak ve son kararın sorgulanmaz birliğini teminat altına alarak muhakeme yetkisini bir halk kurultayına vermek ile mümkündür.
    spinoza danışma kurulu hakkında şöyle söyler: danışma kurulunun başlıca görevi devletin temel yasalarını ayakta tutmak, ve meseleler hakkında kamu çıkarı için kralın hangi kararı alması gerektiğini belirleyecek biçimde görüş bildirmek olacak ve kralın, danışma kurulunun görüşünü duymaksızın herhangi bir meseleyi karara bağlamaya izni olmayacaktır. spinoza’nın ideal monarşisinde danışma kuruluna ek olarak yalnıza hukukçulardan oluşan bir başka danışma kurulu ve bu kurulu denetleyen – büyük danışma kuruluna bağlı bir de komisyon olmalıdır. kısacası “monarşinin ideal bir monarşi olmasının tek yolu tam bir monarşi olmamasıdır” . bu durumda monarkın görevi önemsiz ve işlevsiz midir? “genel bir tarzda, krala sitenin ruhu olarak bakılmalıdır, danışma kurulu ise insanda duyu organlarının kapladığı yeri alacaktır.” böylece spinoza’nın ideal monarşisi monarkın yasama yürütme ve yargı organlarını aynı anda kontrol ettiği ve her meselede tek söz sahibi olduğu bir sistem değil aksine, monarkın sadece temsili bir işlevinin olduğu ve yönetimin yetkin kurumlara bırakıldığı bir sistemdir.

    spinoza’nın aristokratik rejimle ilgili önerisi de aristokrasinin bir tür karma yönetime doğru evriltilmesi biçimindedir. aristokrasi yaşayabilmek için genişleyebileceği yere kadar genişlemelidir. bu genişleme demokrasi biçimine doğru değil, demosun bizzat kendisine doğru bir genişlemedir. soyluların sayısı olabildiğince yükseltilmeli böylece yönetecek olan seçkinlerin arasından çıkacak bir ya da iki kişinin tüm meclisi yönlendirilmesine izin verilmemelidir. spinoza’nın uygun gördüğü rakam yönetilmesi için yüz yetenekli kişinin gerektiği bir devlette en az beş bin soyludur. böylece bu beş bin kişi arasından devleti yönetmeyi hakkıyla başaracak yüz kişi rahatlıkla bulunacaktır. o halde aristokratik devlette egemenlik oldukça kalabalık bir meclise ait olacaktır ve bu meclis halk büyüdükçe aynı oranda büyüyecektir. aynı şekilde soyluların sayısının pleblere oranı 1/50’nin altına düşmemelidir. fakat yasayı yapanların kalabalıklığı ve suça meyletmeleri durumunda devletin çaresiz kalması karşısında ikinci bir kuruma daha gerek vardır. bu kurumun vazifesi devletin temel yasalarına uyulup uyulmadığını denetlemektir. bu kurum üyeleri atmış yaşının üstündeki soylulardan oluşmuş, emrinde bir silahlı güç bulunan ve ömür boyu seçilen sendik ünvanlı kimselerdir. sendiklerin soylulara oranı yine 1/50 olmalıdır. sendiklerin yanı sıra günümüzün bürokrasisinin işlevini yerine getirecek bir kuruma daha gereksinim vardır ki bu kuruma senato denir. senatonun nüfusu soylu nüfusunun 12’de 1’i büyüklüğünde olmalı ve soylular içinden bir seneliğine seçilmelidir. böylelikle tüm soyluların senatör olma umutları var olacaktır. senatonun içinden senatoyu toplantıya çağırmak ve önemli konuların ne olduğuna karar vermek için de ayrı bir konsey seçilmelidir. bu konseyi üyeleri konsül olarak tanınmalı ve yozlaşmamaları için sadece üç aylığına seçilmelidirler. bu kurullar dışındaki yardımcılık sekreterlik gibi memurlar pleblerden seçilmelidir. fakat soyluların kararlarına etki etmemeleri için sadece belli bir süreliğine.

    demokrasi meselesine geldiğimizde ise daha önce de belirttiğim üzere spinoza demokrasi incelemesini tamamlayamadan ölmüştür. bu yüzden bu konu hakkında söylenebilecek her şey spekülasyondur ve her spekülatör meşruiyetini sağlamak amacıyla spinoza’nın siyaset felsefesini en iyi kendisinin anladığını iddia edecektir. bu noktada spinoza ve demokrasi hakkında son sözü etienne balibar’a bırakmak gerekir : bu eser ( politik inceleme) tamamlanamadığı için argüman karar anında, havada asılı kalmıştır.bazı koşullarda monarşi ve aristokrasi “mutlak” olabilir. peki ya demokrasi? görünüşte tesadüfi olan bu boşluk, spinoza spinoza yorumcularını rahatsız etmeye ve onları hayal güçlerini kullanmaya yöneltmeye devam eder. peki, bu boşluğu doldurmak mümkün mü? bu sorunun cevabı tümüyle bu açıklama düzenini nasıl anladığımıza bağlıdır. ne var ki bu metnin birden çok okuması da yapılabilir.”

    c. ııı. bölüm

    spinoza’nın siyaset felsefesi bazı yönleriyle hala güncelliğini korurken bazı yönleriyle ise ciddi bir eleştiriyi hak etmektedir. bu bölümde spinoza’nın hangi yönleriyle kullanımdan düştüğünü ve hangi yönleriyle günümüzün siyasal yaşamını beslemeye devam ettiğini kısaca tartışacağım.

    spinoza’nın siyaset felsefesinde göze ilk çarpan şey metnin tamamen erkekler için ve erkek egemen bir dünyaya yazılmış olmasıdır. bu mesele sadece retorik bir seçim değildir. spinoza açıkça kadınlar ve erkekler arasında mental bir hiyerarşi olduğuna inanarak bu yönde somut öneriler sunmuştur. örneğin; kadınların doğaları gereği mi yok toplumsal düzen dolayısıyla mı erkeklerin yetkesi altında olduğu sorulacaktır. eğer toplumsal düzen dolayısıyla böyleyse, hiçbir sebep bizi kadınları yönetimden dışlamaya zorlayamazdı. bununla birlikte eğer deneyime başvuracak olursak, bunun onların zayıflığından ileri geldiğini görürüz. [...] eğer kadınlar ruhsal güce ve zihinsel niteliklere erkeklerle aynı derecede sahip olsalardı, bu kadar farklı ulus içinde iki cinsin birlikte hüküm sürdüğü ve kadınların erkekleri yönettiği bir ulusun mutlaka bulunması gerekirdi. [...] barış için büyük zarar yaratmadan kadınlarla erkeklerin eşit hükümranlığının tesis edilemeyeceği hiç zorluk çekmeden görülecektir.” görünen odur ki spinoza kadınların sadece fiziksel olarak değil zihinsel olarak da erkeklerden zayıf olduğundan emindir. oysa günümüz toplumlarının bazılarında- kadınların evine kapatılmadığı toplumlarda- kadınlar son derece aktif bir biçimde siyasete ve siyasetle birlikte erkeklere ait olduğu düşünülen her mesleğe girmekte ve başarılarıyla doğru orantılı olarak yükselebilmektedirler. henüz kadınlar tarafından yönetilen bir toplumun hiç olmadığını söylemesi de spinoza’nın günümüz antropologları tarafından ortaya çıkartılan kadın egemen toplumlardan haberdar olmayışıyla elbette ki doğrudan alakalıdır. bu bağlamda spinoza felsefesinin ciddi bir feminist eleştiriye ihtiyacı vardır.

    ikinci olarak eleştirilmesi gerektiğini düşündüğüm mesele spinoza’nın karar alıcıların çokluğuyla alınan kararın doğruluğu arasında bir korelasyon yaratmış olmasıdır. “tek bir kişinin gücü tüm devletin bekasına yeterli olmaz. oysa yeterince kalabalık olduğu takdirde açık bir saçmalığa düşmeksizin aynı şey bir meclis için söylenemez: zira bir meclisin oldukça kalabalık olduğunu söyleyen biri bununla bu meclisin devleti ayakta tutmaya muktedir olduğunu doğrulamaktadır.” bu noktada spinoza’nın fazlaca iyimser olduğunu söyleyebiliriz. “ demokratik bir bütünde saçmalıktan kaygılanmaya hiç gerek yoktur. çünkü söz konusu olan büyük bir birlikse onun çoğunluğunun tek ve aynı saçmalık üzerinde hemfikir olmasına olanak yoktur.” tarihe baktığımız zaman herhangi bir zaman diliminde bir monarkın yönetimi altında bir ulusun refah ve hürriyet içinde yaşadığı dönemlerin olduğunu bildiğimiz gibi, herkesin yönetime katılma hakkının olduğu dönemlerde korkunç sistemlerin kurulduğuna da şahidizdir. üstelik parlamenter sistemlerin hem halkın hem de devletin iradesini parçaladığına carl schmitt dikkat çekmiştir. ayrıca schmitt parlamento ve demokrasi ne kadar çok katılımcılı ve çoğulcu olursa karar verme basiretini o kadar yitirdiğini dile getirir. spinoza bugün yaşıyor olsaydı meclislerin ve kurumların özgürlüğü asla garanti edemeyeceğini kendisi görebilirdi.

    üçüncü husus ise ortak mülkiyet kavramıdır. spinoza: “barışa, dirlik ve düzene katkı bakımından büyük önemdeki bir başka düzenleme, hiçbir yurttaşın gayrimenkule sahip olmamasıdır. öyleyse tehlike aşağı yukarı herkes için aynıdır.” platon’dan marx’a ve bugüne kadar süren mülkiyet tartışması spinoza’da da kendine yer bulur. fakat günümüz ekonomik koşullarında çok küçük olmamak kaydıyla hiçbir devletin özel mülkiyet ve serbest piyasa ekonomisi dışında bir alternatifi yoktur. günümüz rekabetinin mal üretiminden ziyade kültür üretimi üzerinden şekillendiğini göz önüne alırsak, sosyalist yahut özel mülkiyetin olmadığı ülkelerin çeşitliliği üretemediğini görürüz. böylece belki 17. yy için geçerli olsa da günümüzün dünyasında çeşitliliği üretmek için serbest girişimden daha iyi bir yol görünmemektedir.

    dördüncü olarak devletin mutlaklığını ele alalım. spinoza bu konuda da şaşılacak kadar iyimserdir. devlete hiçbir şekilde başkaldırmamak, devletin kurallarını asla çiğnememek gerekir. devlet rasyonel olmalıdır ve akıllı bir birey devletin kurallarını kendisi için izler. fakat yine her gün şahit olunmaktadır ki egemen -özellikle demokrasilerde- kendisini halkın tamamının değil bir kısmının temsilcisi olarak görür. zira halk kendi içerisinde bir bütün değildir. bu durumda egemen kendi tabanının refahı için halkın geri kalanını yok sayabilir ve yine de güçlü bir şekilde ayakta kalabilir. demokrasinin bu paradoksu belli ki spinoza’nın aklından hiç geçmemiştir. bu tarz bir durumda devlete ısrarla itaat etmek, egemenin tebaasına dönüşene kadar baskı ve şiddete maruz kalmak demektir. bu durum ise en azından birinci dünyada kabul edilebilecek bir şey değildir.

    beşinci ve son eleştirim ise uluslar arası şiddet meselesidir. spinoza şöyle der: bir site bir başkasıyla savaşmak ve onu kendi egemenliğine almak için aşırı yollara başvurmak isterse buna hakkı vardır. çünkü savaş yapmak için bu iradeye sahip olması yeterlidir. savaş yoluyla fethedilen ve devlete katılan şehirler devletin müttefiki olarak görülmeli ve lütuflarla bağlanmalıdırlar; ya da yurttaşlık hakkına sahip koloniler oralara yerleştirilmeli ve oralarda yaşayan nüfus da başka yere sürülmeli veya yok edilmelidir.” bu alıntılardan gördüğümüz kadarıyla spinoza’nın savaş karşıtı bir duruşu kesinlikle bulunmamaktadır. bunun yanı sıra hak ve güç denkliği uluslararası arenada da tanınmakta ve uluslararası hukukun var olma ihtimali düşünülmemektedir. oysa bugün savaş yoluyla şehir fethetmek bile yeterince medeniyetsiz karşılanırken bir toprağın üstünde yaşayanları “yok etmek” önerilmesi bile son derece uygunsuzdur.

    ....... devam edecek.
  • ethica and bla bla bla.
    kant okumadan spinozaya bulaşmayın. deleuze falan derken girmişseniz de derhal çkın. spinozusmus olursunuz. eliniz bızırınıza kalır.