şükela:  tümü | bugün
  • bir kaç saat önce cnbcede yarım yamalak(sonu ve başını izleyemedim) izlediğim film. filmin sonunu izleyememiş olmam son anlarda babamın odaya girip aynen söyle bir muhabbet açmış olması:

    [filmin sonuna geldiğimizi düşünüyorum, 3 adamında bir odada yıkıntılar arasında otururken yağmur yağdığı sahne]
    baba - oğlum bu ne? vampir filmimi yine?
    ben - hayır baba
    [baba yabancı dilde söylenenleri duymuştur]
    baba - alman filmi herhalde savaş filmimi
    ben - hayır baba rus filmi
    [yağmur yağmaya başlar]
    baba - kominist filmi yani? belli baksana yağmur bariz yapay
    ben - bilmiorum baba! hem ne alakası var, izliyorum bi sn ya!
    [yağmur durur]
    baba - işte kominist filmi belli hemen bitti suları ancak bu kadar yetmiştir
    (bkz: nası yani)
  • --- spoiler ---

    totaliter bir toplumda iz sürücü (stalker) olarak bilinen bir rehberin, bir yazar ve bir bilimadamını (fizikçi) herkesin isteklerinin kabul edildiği özel bir odası bulunan bölge’ye götürmesinin hikayesidir film. bölgeye sadece yazar ve bilim adamı gitmez filmin fazlasıyla gerçekçi akışı (ağır ve gündelik zaman dilimine eş) izleyiciyi de bölgeye götürür.
    film fazlasıyla seyrek bir insan kalabalığının yaşadığı, sanayileşme sonucu bir çöplüğe dönmüş, insanların yüzünde umutsuzluğun kolayca okunabileceği (restoran’ın sahibi, trenin geçişi sırasında kapıyı açan adam), normal gündelik hayatını sürdüren insandan çok bu gündelik hayatı denetleyen inzibatların bulunduğu bir şehirde başlar.

    şehirdeki/filmdeki tek mutlu karakter yazarın stalker ile buluştuğu noktada yazarla konuşan kadındır. dünyada hala ilginç bulduğu şeyler olduğu için mutludur. yazarla konuşmasında yazarın “sevgilim, dünyamız çok sıkıcı. bu nedenle, telepati ya da hayaletler ya da uçan tabaklar da yok ya da bunun gibi dünya kesin kanunlarla yönetiliyor ve çok sıkıcı.” argümanına verebilecek bir cevabı vardır: “bermuda şeytan üçgeni’ne ne diyeceksin? onu da mı reddedeceksin?” hayata tutunabileceği, yaşamını keyifli kılabileceği bir şeyleri vardır, ve bu yüzden bölge’ye yaşamı sürdürmek için umudun bulunabileceği bu yere gelmek istemesine rağmen götürülmez.

    bu diyalog filmi baştan sona kat eden u/mutsuzluğun ne olduğuna dair fazlasıyla ipucu doludur, umutsuzluk yaşadığın şeylerin gerçek olduğunun farkına varmış olmaktır. hayali, imgesel olanı elinden kaçırmış ve bunun karşılığında salt gerçeklik içinde yaşayanlar bölgeye gitme ihtiyacı içinde olanlardır. zira, somut gerçeklikle mutlu olmak imkansızdır. yazarın restoranda antika eserler üzerine yaptığı konuşma neden somut gerçeklikten keyif alınmayacağına dair muazzam bir analizdir:

    “müzede sergilenen antika bir çömleği düşünün. zamanında yiyecek artıklarını saklamak için kullanılıyordu. ama şimdi evrensel hayranlığın bir nesnesi. özlü örüntüsü ve biricik biçimiyle herkes oh’larla ah’larla izliyor! ve birdenbire hiç de antik olmadığı anlaşılıyor. dalgacı biri onu arkeologlara yutturmuş. sadece eğlence için. görüldüğü gibi tuhaf, hayranlık ölüyor.”

    yazarın bu konuşması neden gerçeğin değil de, imgesel olanın mutlu kıldığı üzerine muazzam bir örneklemdir. (gerçekliğinin hiç de önemli olmadığı) ilk halinde vazo, insanlar için bir hayranlık nesnesi, onları mutlu kılan bir araç iken, vazo aynı vazo olmasına rağmen gerçekliğinin ifşa edildiği imgesel’in ortadan kalktığı durumda alelade bir vazodan başka bir şey değildir, kimsenin hayran olmadığı ilgiye değerbulmadığı bir vazodur. keyif ölmüş yerini gerçeğin soğuk rutinliğine bırakmıştır.

    restorandan sonra yazar ve profesor dibine kadar gerçekliğe batmış dünyadan stalker’in eşliğinden kaçmaya çalışırlar, etrafta öylesine dolaşan tek bir kimse yoktur, görünen insanlar sadece görev başında olan tiplerdir. bu durum şehri fazlasıyla gerçekçi kılar. o kadar ki, izleyici dahi kendisini bir an önce şehrin dışına atmak arzusu ile doludur, gerçek ve rutin olanla bu kadar yüzleşmesi onun için dayanılmazdır. görevlileri atlattıktan sonra rayların üzerindeki bir araca bindiklerinde ve bölge’ye doğru yola çıktıklarında gerçek olan arkada bırakılmıştır. fakat gerçekten imgesel olana geçiş ilk anda algılanmayan bir şeydir, ve filmin (kasvetli halden çıkıp) renkli bir hal alması bir süre gerçeklikle yaşamaya alışan izleyici tarafından algılanmaz. (yönetmen bunu çok iyi başarmıştır, imgesele geçiş anından önce izleyici uzun bir süre yazarın kafasını görür/izler, mekandan bir süre uzak kalan izleyici bir an gerçek mekanın nasıl bir şey olduğunu unutur, imgesel mekana geçtiğinde gerçek mekanı hatırlaması biraz süre aldığından doğal olarak yeni mekanın farkına biraz geç varacaktır.)

    imgesel mekan bütün canlılığıyla, yaşama sevinciyle karşılarındadır; kuşlar öter, hayvan sesleri duyulur, doğanın sesi kolayca dinlenebilir. stalker’in beraberindekileri bırakıp çayırların arasına uzandığı sahne imgesel olanın gerçek karşısında (mutluluk söz konusu olduğunda) nasıl da keyif verici olduğunu fazlasıyla ıspatlar. bu esnada stalker’ın elinde dolaşan minik böceği izlemek filmin en keyif verici anlarından biridir. fakat ortada bir gariplik vardır, iki bölge arasında böylesine muazzam fark varken, böylesine herşey ortadayken yazar ve profesörun kuşkuculuğu ile karşılaşırız. imgesel olanın hiçbir şekilde kabul edemeyeceği bir kuşkuculuktur bu.

    stalker’in çayırlara yatmak için yanlarından ayrıldığı sahnede profesor bölgenin hikayesini yazara fazlasıyla gerçekçi bir üslüpla anlatır, neden sonuç ilişkisi bu anlatısında muazzam bir şekilde işler ve vardığı sonuç fazlasıyla ürkütücüdür: “kimbilir üzerine titredikleri ne tür bir zırvaydı?” bölge’de bütün dileklerin gerçekleştiği bir yerin olduğuna dair hayalin köküne bundan daha fazla kibrit suyu dökecek bir sonuç olamazdı. bölgeye dair bu ilk kuşku değildir elbet, yazar bunu daha önce açığa vurmuş, yolculuğa başlamadan önce konuştuğu kızın “fakat sen demiştin ki bölge üst bir uygarlığın ürünüdür” sorusuna “yine de sıkıcı olmalı” diye cevap vermişti.

    bölgenin imgelerle fazlasıyla dolu olduğu stalker’ın bölgeye dair anlattıklarında açıkca görülür, bölgenin kurallarından bir adım dahi uzaklaşmak bölgenin lanetine neden olacaktır (kısa süre sonra anlaşılır ki bölgenin laneti, kurallarına uymayanları gerçeğin soğuk yüzüyle muhatap etmektir). sürekli yapılmaması gereken şeyler ve sorulmaması gereken sorular vardır, bunların yapılması halinde bölgenin büyüsü, imgeselliği kaybolacak geriye gerçeğin (aslında bölgede hiçbir haltın olmadığı gerçeğinin) soğuk ve katlanılamaz yüzü kalacaktır. tıpkı vazo örnekleminde olduğu gibi, bölgenin aslında normal alelade bir yer olduğunun farkedilmesi bütün imgeselliğini elinden alacaktır. bu yüzden stalker ısrarla rehberliği altındakileri bölgenin kurallarına uymaya davet eder.

    yazarın stalker’in sözünü dilemeyip kendi bildiği yoldan gittiği ve odaya yaklaştığı sahnede bir ses duyulur “dur! kıpırdama”, oradaki hiçkimseye ait olmayan bir sestir bu. fazlasıyla ürkütücü, ve gerçeğe dibine kadar iman etmiş olan yazarı bile bir anda imgesel olana çeken bir ses. yazar bu sesi duyunca geri döner. bu ses imgesel olanın sesidir, yazarın bilinmeyen bir mekana doğru yaklaştıkça içinde hızla artan merakın ona dillendirdiği ses. orada ne olduğuna dair bilinmezlik ve bunun yol açtığı merak ve meraka eşlik eden stalker’ın anlatıları, korkular, yazarı durduran sese dönüşmüştür. yazar ilk kez imgesel olanı kabul eder ve geri döner. bu ses izleyicinin sesidir de. (tıpkı jacob’s ladder’daki “rüyana devam et” sesi gibi, filmin dışından belli belirsiz bir yerden gelmiştir)

    fakat bu ses yazar için yeterli olmamıştır, ısrarla imgesele dahil olmaktan kaçar. ardından stalker’in sesinden (uzun bir alıntıyı hak eden) şu cümleleri dinleriz:
    “inanmalarına izin ver. ve tutkularına gülmelerine izin ver. çünkü, onların tutku dediği gerçekte duygusal bir enerji değil, ruhları ve dış dünya arasında bir sürtüşme. ve en önemlisi, kendilerine inanmalarına izin ver. izin ver çocuklar gibi çaresiz olsunlar, çünkü güçsüzlük muhteşem bir şeydir ve güç, hiçbir şey. insan doğduğunda güçsüz ve uysaldır, öldüğünde ise, katı ve duyarsızdır. bir ağaç büyürken hassas ve esnektir, ama kuruduğunda ve sertleştiğinde ölür. sertlik ve güç, ölümün refakatçisidirler. uysallık ve güçsüzlük, varlığın canlılığının dışa vurumlarıdır. çünkü katılaşan hiçbir zaman kazanmaz.”

    bilgi ve gerçek, inanmanın karşısında acziyetin ve çaresizliğin kaynaklarıdır. bunlar imgesel olanı ortadan kaldırıp, somut gerçekliği ürettiklerinden ölüm/ yani herşeyin sonu gelmiş demektir. stalker bu yüzden inanmaya sığınır, inanın ki imgesel “oyun”una başlayabilsin der beraberindekilere. böylelikle imgesel olana geçişin anahtarını verir: inanmak.

    fakat yazar da, profesor de inanmanın çok uzağındadırlar, sorgulamalarına, imgeselin altını oyacak sorularına devam ederler. stalker bölge’deki en büyük kozunu oynar, bölgedeki en ürkütücü yola, tünele aralarında inanmaya en az eğilimli olan yazarı öncü olarak yollar. bilinçli bir tercihtir bu, kurada hile yaparak yazarın öncü olmasını sağlamıştır. tünelin getirdiği korkunun yazarın iman ettiği mantıklılığı (beraberinde getirdiği gerçekliği) elinden alacağını ve onu en mantıksız görünen şeyi bile kabul ettirebilecek inanmayla tanıştırabileceğini düşünür.

    fakat stalker’in unuttuğu bir şey vardır, görmek aslında korkunun hiç de korkulası bir şey olmadığını anlamaktır, bu yüzden yazarın korkunun içinden geçmiş olması ona korkulacak hiçbirşeyin olmadığını tekrar tekrar kanıtlar. stalker’in her çabası başarısızlıkla sonuçlanır. odanın önünde beraberindeki inanmaları gerektiğine son bir kez uyarır, aksi durumda odanın hiçbir işe yaramayacağını belirtir: “eşikteyiz bu hayatınızdaki en önemli an. şunu bilmelisiniz ki en derindeki dilekleriniz burada gerçeğe dönüşecek. en önemli dileğiniz! istırabın doğuşu! bir şey söylemeye gerek yok. yalnızca yoğunlaşmalı ve tüm hayatınızı anımsamayı denemelisiniz. insan geçmiş hakkında düşünürken, daha sevecen oluyor. ve en önemlisi, en önemlisi, inanmak zorundasınız!”

    fakat başaramaz, yazar tüm gerçekçiliğiyle karşısındadır: “senin içini okuyabiliyorum! insanlar umurunda değil! sadece para kazanıyorsun, acımızı kullanarak! para bile değil. kendini eğlendiriyorsun burada. her şeye gücü yeten tanrı gibisin burada. sen, ikiyüzlü alçak, kimin yaşayacağına ve öleceğine karar veriyorsun. düşünüyor! şimdi neden iz sürücülerin odaya girmediklerini anlıyorum. bu güçten, gizemden, otoritenizden zevk alıyorsunuz!”

    bölgeden geri dönülür, rehberlik yapılanlar gerçeklikleriyle gittikleri yerden gerçeklikleri ile geri dönmüşlerdir. stalker hınç doludur: “kendilerini entellektüel sanıyorlar, bu yazar ve bilim adamları! … bir amaç için doğduklarını ve talep edildiklerini sanırlar! … böyle insanlar bir şeye inanabilir mi?” filmin sonu stalker’in kızının masanın üzerindeki 3 bardağı izleyişi ile biter. kırmızı sıvı dolu bardak profesorü temsil eder, içinde garip nesneler bulunan kavanoz yazarı, büyük ama boş olan bardak ise stalker’ı.. masanın üzerinde hepsi hareket halindedir, fakat masadan düşen en son harekete geçen olmasına rağmen büyük bardaktır. stalker imgeselini kaybetmiştir.

    sinema tarihinin en büyük entelektüalizm eleştirisidir film, pozitivizmi yerden yere vurur, hayatın bütün tadını elden alan kötü bir lanettir, gerçek arayışı içinde boğulan ve gündelik hayatı bir karabasana çeviren entelektüelizme reddiyedir. her keyifli/ilginç/heyecan verici olan şeyin makul bir açıklamasını bulmaya çalışan, açıklandıktan sonra tüm keyfi ortadan kaldıran bir lanet. en nihayetinde, sovyetlerde fazlasıyla etkisini gösteren entelektüalizmin muazzam bir eleştirisidir.

    --- spoiler ---

    edit: hiçbir kaynak göstermeden bu yazıyı alıntılayan "www.divxforevertr.com" sitesini kınıyorum.
  • lanetli denilebilecek bir tarkovsky filmidir. ilk olarak görüntü yönetmeni* tarkovsky ile anlaşamayıp filmin ortasında çekip gitmiş. yine de tarkovsky durmayıp filmi kendi başına devam ettirmiş. bütün dış mekan çekimleri tamamlandığında ise filmin yanlış tabedildiği ortaya çıkmış. çekimlerde o dönem için sovyet rusya'da olmayan bir kodak film kullanılıyormuş, ama laboratuvarda bunun farkına varmayıp her zamanki gibi işlemişler. sonuçta bütün filmler yanmış. aslında bu yanlşılık tarkovsky'nin hoşuna bile gitmiş, çekimler boyunca sık sık yaptıklarını beğenmediğini söylüyormuş. kimilerine göre filmler yanmasa bile, projeyi terk edecekmiş. haliyle yok olduklarını duyunca sevinmiş, bunu bir fırsat olup görüp film için tekrar bütçe ayarlamış. yeni bir görüntü yönetmeniyle* tekrar çekimlere başlamış. her gün senaryoyu yenileyerek bütün dış çekimleri baştan almış. laboratuvar hatasıyla yanan filmler yıllar sonra gerçek anlamda alev alarak yanmış ve onları saklayan editörün de canını alarak tamamen yok olmuş. filmin insan sağlığına "etkisi" bu kadarla kalmamış. zone çekimlerinin yapıldığı yer kimyasal madde üreten bir fabrikanın hemen yanındaymış. bu fabrika bacasından sürekli olarak beyaz tozlar püskürtüyormuş, filmin içinde de bu tozları bizzat görebiliyoruz. nehirde akan ve kar gibi yağan şey o beyaz şeyler konfeti değil, bildiğimiz zehirli atıklarmış. set ekibindeki bir çok kişinin yüzü şişmeye başlamış, çekimler uzadıkça huzursuzlanmaya başlamışlar. oyuncular giderek artan sıkkınlığında gerçeklik payı da var diyebiliriz. maalesef bu zehirli atıklar yalnızca alerjiyle kalmamış, tarkovksy de dahil olmak üzere filmde çalışan üç kişi* ilerleyen yıllarda akciğer kanserinden ölmüş. bunlara tarkovsky'nin çekimler sırasında* kalp krizi geçirmesini de eklersek tam olacak sanırım.

    peki değmiş mi? kusursuz bir film olmuş!
  • internette kurcaladığım bir forumda filmdeki "köpek" üzerine, "bence yönetmenin kara mizah duygusunu temsil ediyor", "bence hayatın zorluklarına karşı yılmadan güçlenmektir o köpek", "abi bence dünya dışı zeki varlıkların adeta göstergesi" gibi yorumlardan sonra birinin yazdığı;
    "filmdeki köpek setteki güvenliğin eksikliğini temsil etmektedir, lakin senaryoda olmamasına bir köpek sete girip çekimlerde gözükmüştür, yönetmen de çok sevip filme eklemiştir."
    metnini okuyunca içimin bir garip olduğu, kendimi aptal hissetmeme neden olan filmdir.

    izlediğim en iyi filmlerin arasında girmiştir o ayrı...
  • "bilincim dünyada vejeteryanlığın hüküm sürmesini istiyor. bilinçaltım ise sulu bir et parçası için kıvranıyor... peki, ben ne istiyorum?" (filmden)
  • sözlükte anonim olmadığım için adımı soyadımı, kimlik bilgilerimden de linkedin hesabımı bulan, telefon numaram rehbere kayıtlı olmadığından eski işyerime telefon açıp kredi borcum olduğunu söyleyerek cep telefonu numaramı öğrenen, gecenin bir yarısı gizli numaradan arayarak ödümü patlatan, tüm bunları anlatıp bir de üstüne şarkı dinletmek isteyen pezevenge stalker denir.

    stalkerlar aramızda yaşar ve normal insan taklidi yaparlar, hatta bazıları sözlük okuru ya da yazarıdır. insana gecenin bir yarısı internetten biber gazı siparişi verme ihtiyacı hissettiren meczuplardır.
  • ana temalarıyla bu kült filmi madde madde ele almaya çalıştım;

    1. tema.. bölge

    filmin merkezi temalarından birini oluşturan ‘bölge’, izleyicinin dakikalar boyunca merakla ulaşılmasını beklediği ve içine girildiği anda sahneye bir anda birbirinden güzel renkleriyle yansıyan şaşırtıcı bir yerdir. peki, varır varmaz dünyanın en çıplak ve dokunulmamış haliyle karşımıza çıktığı bölgeyi, ‘gerçek’ dünyadan ayıran özellikler nelerdir? öncelikle bölgenin tekinsiz yapısına değinerek başlamak gerekir. gerçek dünyanın iç karartıcı, yabancılaşmış, siyah-beyaz görüntüsünün yanında bir cenneti andıran bölgenin aynı zamanda hiç de güven arz etmeyen, etrafı tehlikelerle çevirili bir mekan olduğu; izleyiciye hem ses, hem efektler hem de bölgenin erbabı ‘izsürücü’nün hareketleri yoluyla hissettirilmektedir. belki de söz konusu durum, “barikatları aşarak ‘gerçek öteki’ ye uzanma” yolculuğunun bir sembolü olarak yorumlanabilir. film boyunca vurgulanan engelleri aşma, zorluklarla bölgeye ulaşma ve bölgenin hassas ve tehlikeli yapısı gibi pek çok kavram, bölge kavramının 'simgesel bir çerçeve olmadan, gerçek içinde dolaysız bir temas' kurulabilen tek yer olarak resmedildiği yönünde yorumlanabilir:

    zizek şöyle diyo mesela bu konuda: … "gerçek içinde dolaysız bir temas olacak şey midir? gerçek ötekiyle kurulan temas bünyesi gereği kırılgandır –bu tür her temas son derece hassas ve kırılgandır-. ötekine sahiden uzanma her an öteki’nin mahremiyet alanına şiddetli bir tecavüze dönüşebilir. […] inceliğin hüküm sürdürüğü, insanın duygularını açıkça ortaya sermesinin en büyük kabalık olarak görüldüğü bu evrende her şey söylenir, en acılı kararlar verilir, en hassas mesajlar iletilir – gelgelelim bütün bunlar resmi bir konuşma kılığına bürünerek gerçekleşir" (zizek,kırılgan temas, 2011, sy.17).

    bölge ile kurulan bu bağlantı filmin merkezi konumunda yer alan pozitivizm eleştirisini doğrular gibi görünmektedir. pozitivizmin alışılageldik, belirli yapısından bu tür tekinsiz bir alana geçiş, yazarı da profesörü de etkilemiş görünmektedir. ancak onların hissettikleri izsürücü’nün huzur ve aidiyet duygusundan çok, belirsizliğin verdiği rahatsızlık duygusu gibi görünmektedir. modernizmin sanatçıdan, filozofa, sıradan insandan, bilim insanına kadar herkese dayattığı temel duyguların aksine, burada asap bozucu bir belirsizlik söz konusudur. yollar uzamakta, kestirme yollar kullanılamamakta, sakince hareket etmek ve çevredeki her şeye itina göstermek gerekmekte ve dolayısıyla tüm bunlar yazar ve profesörün ‘huzurunu’ kaçırmaktadır. zygmunt bauman’ın “akıl, müphemlik ve duraksamanın yeminli ve yenilmeyeceği umut edilen düşmanıydı” sözü; aynı zamanda yazar ve profesör’ün bölge ile bir ayara gelmesini -yani bu iki düşmanın karşılaşmasını- da nitelendirir gibidir.

    bölgenin genel görünümü tıpkı kendi dünyamızın, el değmemiş doğanın, gerçekliğin, yani esas yuvamızın hasar görmüş ve sonunda terk edilerek ıssızlaşmış bir hali gibidir. sanki bir güç insanoğlunun doğaya verdiği zarara dur demek için bir göktaşı çarpması bahanesiyle bölgeye el koymuş ve en azından orayı renklerini kaybetmeden önce kurtarmayı başarmış gibidir. izsürücünün bölgeye varır varmaz ilk sözleri “işte geldik, yuvadayız” olur. coşkulu ve mutludur. çaresizce yazar ve profesörün de aynı coşku ve mutluluğu hissedip hissetmediğini anlamaya çalışır. oysa onlar olay ve olgular karşısındaki modern dünyaya özgü tutumlarını sürdürürler. ikisi de oldukça şüpheci ve çekimserdir. bir hakikat arayışı olarak yorumlayacağımız bu yolculuğu deneyimleyen üç kişi, gerçekliğe yönelik üç farklı bakış açısını bu süreçte de sergilemeyi sürdürürler. izsürücü bir süre sonra, yazar ve profesörü yalnız bırakarak kendisini bölgenin kollarına bırakır ve uzun bir süre doğayla iç içe, upuzun otların arasında bir ayin, bir ibadeti andıran görüntüler eşliğinde uzanır. diğer iki karakterle paylaşamadığı bu coşkuyu kendi başına yaşayacaktır. yüzündeki mutluluk duygusu onun bölgeye olan koşulsuz aidiyetini göstermek ister gibidir.

    2. tema.. 'yazar' karakteri

    yazar, nereye gittiğini, ne istediği bilmeyen biri gibi görünmektedir. o popüler bir yazardır ve toplumsal anlamda kabul gören her şeye sahip biri gibi görünmektedir. yazar hakkında ilgi çeken önemli noktalardan biri profesörle arasında geçen şu diyalogda kendini gösterir:

    profesör: ne hakkında yazıyorsunuz?
    yazar: okurlar hakkında. açıkçası hakkında yazılacak başka bir şey yok.
    profesör: en azından birileri hiç bir şey hakkında yazmalı.
    (yazarsa soruyu duymazdan gelir)
    yazar: peki siz ne iş yaparsınız? bir kimyager misiniz?
    profesör: daha çok bir fizikçi.
    yazar: bu çok sıkıcı olmalı. gerçeği aramak.o gizleniyor ve siz de onu aramaya devam ediyorsunuz. bir yeri kazarsınız – eureka!- çekirden protonlardan meydana gelir.diğerini kazarsınız- harika! abc üçgeni, a, b ve c’nin toplamına eşittir.benim için durum biraz farklı.gerçeği ararken gerçeği keşfedeceğime onun değiştiğini görüyorum.çok derine daldım. özür dilerim. en iyisi adlandırmamak.

    bu diyalog yoluyla özellikle yazar karakterini daha yakından tanıma fırsatı bulurken aynı zamanda filmin içeriğindeki anti-pozitivist temayla da yeniden karşılaşmış oluruz. tarkovsky, tarihsel ilerleme sürecinde kendisine ve doğaya yabancılaşan insan olgusuna tüm filmlerinde yer verirken, batı’ya hakim olan ilerlemeci görüşü her fırsatta eleştirmektedir. eleştirisinin merkezinde ise söz konusu düzenin insanları manevi duygularından uzaklaştırması bulunur. ona göre “batı demokrasisi üzerinden insanlara verilen özgürlük ve güvenceler, bir şekilde onları manen çok, çok güçsüzleştirmiştir” (şiirsel sinema, ed. gianvito, 2009, sy. 177). sanat anlayışına da yansıyan ve sanatçının kendisine bakışını da çarpıklaştıran bu düzen, örneğin italyan rönesansında egoları ve hırsı temsil etmektedir (a.e.).

    sanatın manevi misyonunu yansıtan ve güçsüzlüğü öven izsürücüye eşlik eden bir karakter olarak yazar, hem şan şöhret ve para kazanmaktan hoşlanan hem de içerisinde duyduğu manevi eksikliği gidermek zorunda hisseden, kafası karışık biridir. o, profesör ve izsürücü, hakikat arayışına dair bir bütünü oluştururlar. ancak özellikle izsürücü ve yazar arasındaki çatışmanın; literatürde, bu çerçeve içerisindeki bir bütünün içinde yer alan ‘şizoid görünümlü bir başka bütün’ olarak yorumlandığı da görülür. bu bakış açısına göre yazar ve izsürücü, tarkovsky’nin birbiriyle devamlı çatışma içindeki yanlarına tekabül etmektedir

    3... izsürücü

    izsürücü ise yazarın yukarıda sözü edilen varoluşsal sorgulamalarını geride bırakmış ve yaşamın bir amacı olması gerektiğine dahi inanmayan, yalnızca hakikati arayan ve umut eden biridir. tarkovsky röportajlarından daha önce de alıntılandığı üzere, yönetmenin yazardan sonra kendisiyle en çok özdeşleştirdiği yanı budur. tarkovsky’nin “benim iyi tarafım, ayrıca en az gerçek tarafım” diyerek tanımladığı izsürücü, ilk bakışta insanda bir acıma hissi uyandıran, zayıf bir karakter görünümündedir. bu zayıflığın yönetmen için ne anlama geldiğini ve söz konusu görüntünün ardındaki gerçekleri anlayabilmek için daha detaylı bir analiz yapmakta fayda var. çünkü güç ve güçsüzlük dendiğinde belki de stalker’ın en önemli temalarından birine değinmiş oluruz. filmin en uzun ve en çarpıcı tiratlarından biri, izleyiciye bu konu hakkında epey bilgi sağlamaktadır. izsürücü, yazar ve profesör için duaya benzetebileceğimiz bir yakarışta bulunurken onlar için şu sözleri sarf etmektedir:

    "izin ver, planlanan her şey gerçekleşsin. inanmalarına izin ver. ve tutkularına gülmelerine izin ver. çünkü onların tutku dediği gerçekte duygusal bir enerji değil. ruhları ve dış dünya arasında bir sürtüşme. ve en önemlisi kendilerine inanmalarına izin ver. izin ver çocuklar gibi çaresiz olsunlar. çünkü güçsüzlük muhteşem bir şeydir. ve güç hiçbir şey. insan doğduğunda güçsüz ve uysaldır. öldüğünde ise katı ve duyarsızdır. bir ağaç büyürken hassas ve esnektir ama kuruduğunda ve sertleştiğinde ölür. sertlik ve güç ölümün refakatçisidir. uysallık ve güçsüzlük, varlığın canlılığının dışavurumlarıdır. çünkü gönlü katılaşan, hiçbir zaman kazanmaz."

    görüleceği gibi, izsürücünün bu güçsüz, ağlamaklı görünümü bir tesadüf değildir. onun bu hali, seyirciye güçsüzlüğün gücünü, katılığın insan doğasına ve hakikatine verdiği zararı yansıtan bir araçtır. izsürücü günümüz modern dünya anlayışına göre ‘güçsüz’ biridir. umudu arayan, ağlayan, umut eden, insanlık için hala yapılacak bir şeyler olduğuna inanmak isteyen biri. tarkovsky’nin de dediği gibi belki de herkes için en çok olmak istediğimiz ancak en az gerçek olan yanımızın bir sembolü gibidir izsürücü. ancak o modern dünyanın güçsüzü iken, bölgeye geçtikten sonra içinde bulunduğu ortama çok daha hakim ve yazar ve profesöre kıyasla çok daha olgun ve sorumluluk sahibi bir görünüm sergilemektedir. ne de olsa bölge "iktidar ve onun aygıtları için ölümcül bir yer, izsürücü gibi film bağlamında hakikat rehberleri diyebileceğimiz insanlar içinse bir tür yaşam alanıdır"

    yazar ve profesör bölgede bir çocuk gibi mızmızlanırken ve yazar yürüyüş sırasında çevresindeki otları çekiştirerek söylenirken izsürücü çok sinirlenir ve şiddetli bir ses tonuyla onu uyarır. nasıl ki modern bireyler kendi dünyalarına ait olan, kariyer, meslek, para ve benzeri faktörlere büyük saygı duyuyor ve onların şakaya gelmeyecek şeyler olduğunu düşünüyorlarsa; izsürücü de bölgede, içinde bulundukları doğal ortamın nasıl büyük bir saygı gerektirdiğini özenle vurgular ve kendisinden beklenmeyecek bir şiddetle bu saygısızlığa tepki gösterir. öyle ki elindeki demir çubuğu şiddetle yazara fırlatacak kadar sinirli bir tepkiye dönüşmektedir bu öfke. izsürücü korumaya çalıştığı o hakikatin, umudun, doğanın, el değmemiş ne varsa her birinin bekçisi gibidir. diğerlerinin büyük önem atfettiği ‘gerçek’ dünyada ise her yerin ona hapishane gibi geldiğini daha filmin başında karısıyla olan diyalogunda duyarız. o bu dünyaya ait biri değildir; bir misyoner, bir hizmetkardır. bu onun, tarkovsky’nin sanata ve sanatçıya yüklediği anlamı yeniden hatırlatan bir özelliğidir.

    4.. profesör

    profesör, tarkovsky’nin de ifade ettiği üzere; yönetmenin kendisini özdeşleştirmekten kaçındığı bir karakter olarak, modern bireyin sınırlılıkları ile bu üçlemenin içinde yer almaktadır. herkes kadar ‘normal’ olan, herkes gibi önyargıları olan ve belki de bilindik düzene dahil bir bilim insanı olmanın getirdiği sıradanlığı resmeden bir yapıya sahiptir. gizeme ve bilinmeyene öyle tahammülsüzdür ki alan’ı bombalayarak tüm sırlarıyla birlikte tarihe karışmasını istemiştir. özel yaşantısında yaşadığı sorunlar, ansızın çalan telefonda yaptığı görüşmede iş arkadaşı ile konuşma biçimi, modern toplumun tek düze ve mutsuz yaşantısını süren tipik bir bilim insanını tasvir eden özelliklerden bazılarıdır.
    profesör üç karakterin ilk kez bir araya geleceği buluşma noktası olan bara ilk gelendir. o, dakik ve düzenli bir birey özelliği sergileyen hareketleriyle tipik bir bilim insanıdır. elinde çantası ile sakin ve sessiz bir biçimde barda beklerken kapıdan izsürücü ve körkütük sarhoş haliyle yazar girdiğinde duyduğu rahatsızlık hissedilebilmektedir. izsürücüye yazar için “o da bizimle mi?” diye sorarken, bu sorumsuz davranışları ne denli onaylamadığını gösterir gibidir. izsürücü ise ona “dert etme, ayılır. onun da gitmeye ihtiyacı var” derken sanki sanatçısından bilim insanına tüm entelijansiyanın hakikati hatırlamaya ve onunla buluşmaya ne denli ihtiyacı olduğunu hatırlatır gibidir.

    profesör bu yolculukta; kurdeleleri somunlara bağlama, yolu kontrol etme ve benzeri teknik görevleri yerine getirirken, daha güvenli hareket etmek için manevi güç gerektiren özel bölgelere geçişle ilgili işleri yazar üstlenmektedir. öyle ki izsürücüye göre yazar seçilmiş kişidir. aldığı tüm risklere rağmen, bölge onu yalnızca uyarmakta, adeta odaya geçmesi için aşılması gereken engeller konusunda ona yardım etmektedir. kafası ne denli karışmış olursa olsun sanatçının bilim insanına kıyasla gerçeğe ulaşmaya daha yakın olduğu söylenebilir. umut sanatta ve sanatçıdadır. onun kendisini bulmasında; amaçsızlığını ve güçsüzlüğünü fark ederek bir hizmetkar gibi yaşamasında sayısız fayda vardır. aynı yoldan bilim insanı da geçecektir elbette ancak görünen o ki ona yol gösterecek olan da hakikatin peşine düşen sanatçı olacaktır.

    böylece tarkovsky, yazar ve bilim adamı ile hem pozitivizm eleştirisi kapsamında sanata dair görüşlerini yansıtma fırsatı bulur hem de genel olarak modern toplumun ilke ve değerlerini içinde barındıran bireysel özelliklerin bir tasvirini yapar. pozitivist anlayış hem yazarın hem de profesörün, gerçekliğin durmadan değişiyor olmasından nefret etmesine yol açar. çünkü söz konusu donanım bireylere; insan, doğa, toplum gibi olgulara yönelik genel geçer kurallar ve doğrusal bir ilerleme anlayışı kazandırır ve bunun aslında mümkün olmadığı ortaya çıktığında pozitivist toplumda birey, kendi gerçeğini neyin üzerine kurmuş olduğunu ve o güne kadarki inançlarını sorgulamaya başlar. tarkovsky’nin hem yazar hem de profesör örneğinde özellikle maneviyat yoksunluğuna dikkat çektiği görülmektedir. onlar doğanın renklerine, mucizelere, rüyalara inanmalarını imkânsız kılan siyah beyaz bir dünyada yetişmiş bireyler olarak elde ettikleri yazarlık ve profesörlük statülerine rağmen umutsuzdurlar. belki de daha zorlu koşullarda yaşayan ve çalışan bireylerden onları ayıran şey, söz konusu düzen içerisinde her şeyin ne denli anlamsız olduğunu görebilme olanağı kazandıran yaşamlara sahip olmaları ve her şeyi elde ettikleri anda aradıkları şeyin aslında bunlardan hiç biri olmadığını fark etmeleridir. yazar film boyunca daha sıkıntılı görünür; çünkü o bir sanatçıdır ve belki de hissettiği manevi boşluk karşısında daha savunmasız ve öfkeli hissetmektedir. profesör ise görece ılımlı tutumu ile gerçeğe yaklaşmaya daha gönüllü görünse de ilerleyen bölümlerde gerçek niyetinin odayı yok etmek olduğu ortaya çıkar. bu tutum, belki de genel olarak bilim camiasının gizemden ve metafizikten duyduğu korku ya da rahatsızlığın bir örneği olarak görülebilir.

    daha fazla uzatmamak gerekirse..

    filmler hakkında o filmin yönetmeninin gıyabında yorum ve açıklamalarda bulunmak oldukça zordur. ancak tarkovsky çok büyük bir yönetmen olmasının yanı sıra iyi de bir yazardır ve geriye bıraktığı pek çok röportajın yanı sıra kendi başına kaleme aldığı yazıları ile sinema ve sanat alanında onu anlamaya çalışan takipçilerine pek çok mesaj bırakmıştır. tarkovsky denince akla gelen maneviyat, hakikati arama, sanat ve benzeri konular onun bakış açısı ile yeniden hayat bulmuş, onu yalnızca iyi bir yönetmen olmanın çok daha ötesinde bir mertebeye ulaştırmıştır.

    tarkovsky eserlerinde; sanatçıyı ileri ya da geri yönde bir taviz vermeden, yüzünü doğrudan doğruya hakikate yöneltmeye ve bu yolda bir hizmetkardan fazlası olamayacağını kabullenmeye davet eder. o, belirli bir kitleye ulaşmak için belirlediği bu yoldan taviz vermemiş, tabiri caizse tam bir hakikat adamıdır. bu nedenle muhtemelen hayranlarının büyük bir kısmı da söz konusu hakikatin peşine düşmüş bir takım ‘güçsüz’lerden oluşmaktadır. tarkovsky’nin bakış açısı modern sanat anlayışıyla örtüşmemekte, dolayısıyla bu durum, onun sineması hakkında hayranı kadar eleştireninin de bol olduğu bir tartışma zemini yaratmaktadır. ancak görünen o ki, sanatın ne olduğu ve sanatçının kim olduğu yönündeki tartışmalar sürdükçe tarkovsky bu tartışmaların bir parçası olmayı her daim sürdürecektir.
  • uzak adlı n.b.c filminde porno film seyrederken birden bu filmden bir sahneye geçiverir kahramanımız yakalanmamak için...
  • --- spoiler ---

    "neydi o ? göktaşı mı? kozmik uçurumun sakinlerinden bir ziyaretmi acaba? bir yol yada diğeri, küçük ülkemiz, bir mucizenin doğuşunu gördü: the zone (bölge). oraya derhal asker gönderdik, dönmediler. sonra polis kordonuyla bölgeyi kuşattık. belkide doğru olan buydu : ama bilmiyorum"

    içlerinde 'başka dünyaların' varlığına inanan, inançlarıyla yaşayan, mutsuz , bi yere kadar umutsuz insanlardır , izsürücünün (stalker) peşinden umuda (mutluluğa) ulaşmak isteyenler hep isteyenler, sadece isteyenler. yaşamla aralarındaki bu bağlarını ise bu tüketilmeyen son umuttan alanlar.

    "...dur demiştim sana. bölge çok karmaşık bir sistemdir. tuzaklarla dolu ve ölümcül. insanlar yokken burada neler olup bittiğin bilmiyorum. ama biri ortaya çıktığı anda herşey hareketlenir. eski tuzaklar görünmez olur ve yenileri ortaya çıkar.güvenli sanılan yerler geçilmez olur. şimdi yolunuz kolay, şimdi ümitsizce gerekli hale geldi. bu bölge, kaprisli bile görünebilir. ama yaptığımız bu. insanların yarı yolda durmak zorunda kalıp geri döndükleri bile olmuştur. hatta bazıları kapının eşiğinde öldü. ama burada olup biten herşey bize değil, bölgeye bağlı.

    - yani iyi olanların geçmesine ve kötülerin ölmesine mi neden oluyor?
    + bilmiyorum. sanırım tüm umutlarını yitirmiş olanların geçmesine izin veriyor. iyi yada kötülerin değil; fakat zavallıların. ama nasıl davranmaları gerektiğini bilmiyorlarsa , en zavallıları bile ölür."

    oysa eşiğe gelindiğinde, ne yazar geçebilir eşikten, ne fizik prof.ü, nede görünüşte zavallı olan , gerçek umutsuz diyebileceğimiz stalker.
    hepsinin dünyayla aralarındaki son bağ olan o dokunulmamış umuda ihtiyaçları vardır. yazarın tek varlığı yazarlığı, bilim adamınında bilimidir elindeki. mucizenin varlığıyla yüzleştiklerinde, tükenen herşeyin ardından, yaşamayı göze alamazlar, gerçek zavallılar değildirler çünkü. " vicdan, acı gibi şeyler hep uydurmadır , evet. " ve bu uydurmalara ihtiyaçları vardır,anlamın varlığına olan inançlarına, kaderlerini yaşamaya ihtiyaçları vardır.

    eşiğe geldiklerinde, umuda ihtiyacı olmadıklarını, odaya(en derinlerindeki isteklerinin gerçekleşeceği yer) inanmadıklarını söylerler, kendilerini kandırmak için, stalkerın elindeki tek şey olan inancıyla oynayarak yaparlar bunu. kendi inançlarını korumak, korkularını saklamak için, stalkerı inanan olmakla suçlarlar, kendi ellerindeki umudu tüketmeye yanaşmadıkları halde..
    stalkerın ise, eşiği geçebilecek cesareti yoktur, onun kaybedebileceği, vicdani yükü, dünyayla bağı ise, karısı ve kızının varlığıdır.

    "izin ver planlanan herşey herşey gerçekleşsin.
    inanmalarına izin ver.
    ve tutkularına gülmelerine izin ver
    çünkü onların tutku dediği gerçekte duygusal bir enerji değil,
    ruhları ve dış dünya arasındaki bir sürtüşme.
    ve en önemlisi kendilerine inanmalarına izin ver,
    izin ver çocuklar gibi çaresiz olsunlar,
    çünkü güçsüzlük muhteşem birşeydir; ve güç hiçbirşey."

    sonunda hepsiyle birlikte stalker da evine döner,anlam aradığı kitaplık dolusu kitaplarının önünde, inancıyla oynanmış halinin müthiş yorgunluğunda, acıyla haykırırken, bu 'arayan' haliyle, ebedi bir mahkumdur, inancıyla kendine kilitli bir mahkum.

    tersi olsaydı olabilseydi, ve tüketilseydi son umutta; sisifos gibi, anlamsızda katlanılabilseydi dünyaya, başka bi özgürlük sarabilirdi heryanı.
    gerçek varoluşa ulaşılır,yada ölümden sonra ki gerçek yaşam kalırdı geriye.
    olamadı.

    filmin sonu, stalkerın sakat kızı , herşey onda saklı belkide.
    oda kendi içinde saklı ışığıyla,gözleriyle fark yarattı dünyaya, ve gözleriyle varoldu, gözleriyle mümkün kıldı umudu ve mucizeyi...

    ve o gözler, biz çırpınan ölümlülere bir hediyeydi, biz; esaretinin farkında olmakla lanetlenen esirlere kırpılan bir göz bir yerde..

    --- spoiler ---
  • umudun, mutluluğun, hayallerin, sürekli değişken parametreler tarafından belirlendiği, en kısa yolun en kolay yol olmadığı, ulaşıldığında değerinin azaldığı, aslolanın yolculuk olduğu, ve bu noktada, yol gösterenin değil, yolcu olduğunu anlatan tarkovski yapıtı.