şükela:  tümü | bugün
  • divan edebiyatından fırlama karpuz yanakları, kiraz memeleri, portakal kabuğu bacakları, kivi gibi tüyleri olan kızdır azizim. ne güzeldir o gülüşü, hak edenedir tabiki. elalemin derdi olmuştur bu kız, demekki zamanında iyi koymuştur. ah mon cherie, ah...

    bunaltıcı iş gününün bitişiydi, masamın üstündeki telefonum ıslak bir vibratör gibi titremişti. arayan, güzeller güzeli fransız kız arkadaşım michelle'di. üstün eğitim almış, bakımlı, sımsıcak gülümsemesi olan, zevkleri jazz sınırlarında gezen hayat dolu bir kız michelle. saçları öyle güzel kokar ki sevişirken çekmeye kıyamam. alsace-lorraine kömürü gibi kapkaradır, bir şey anlatıyormuş gibidir saçları, anlatırken tam konunun özüne varır, küt kesilir orada. çene hizasında kesilmiş cesur saçlar...

    sevgilimin aşk kokan ellerini kavrar gibi kavradım telefonumu. iş çıkışı eve geçmeden starbucks'tan dark roast kahve alalım diyordu. çok kahve tüketen bir çift sayılmazdık ama gece sevişmelerimiz uzun sürdüğünde kafein ihtiyacımızı karşılamak için kana kana içiyorduk kahve şelalemizden. baharın yaklaşmasıyla bu gecelerin sayısı artıyordu, klasik üçüncü dünya savaşı senaryosuna uygun kahve stoklayacaktık. kahve konusunda anlaştıktan sonra "yaa ilk sen oral yap", "hayır sen!" nidalarımızla gecenin açılışını kimin yapacağını klasik bir çift gibi konuşuyorduk.

    yarım saat sonra michelle'i fransız elçiliğinden almış bahçeli starbucks'a doğru yola koyulmuştum. ankara'nın soğuk üfleyen dudaklarından üşümüş olsa gerek, kadınımın vajina kırmızısı ellerini arabanın klimasını açarak ısıttım. alfa erkek özelliklerim burada da yakamı bırakmıyordu, kadınımı korumak, ısıtmak istiyordum. iki elini de bacaklarımın arasına sokarak penisimin sıcaklığından faydalanmaya başladı asil fransız kızı! oh mon dieu! "kahve aldıktan sonra bir şeyler yapm..." derken, işaret parmağıyla dudağımı kapatıp "tais-toi!" diye kulağıma fısıldadı michelle, bir yandan da kulağıma sıcak nefesini üflüyor, ruhunu bana dinletiyordu.

    bahçelievler'e vardığımızda umut verilip de seviştikten sonra terk edilmiş gibi duran boş bir park yerine arabayı bırakıp starbucks'a doğru yürüdük. bir yandan da gerard depardieu'nun son çıkışlarını edebi bir şekilde tartışıyorduk, bizim üstün genital bölgelerimize bunlar yakışırdı. bahçeli starbucks'a vardığımızda otomatik kapı bizi sıcak bir açılışla karşıladı. siparişimizi verdikten sonra beklemeye koyulduk.

    michelle'e, oturabileceği boş bir masa arıyordu sevişken gözlerim. bir homurtu dikkatimi çekti, kolonun arkasındaki masadan geliyordu ses. artarak sevişti iç kulağımla. tabiatından kopup gelmiş yaban domuzu sesini andırıyordu. homurtu git gide yükseldi. o sırada gözlerim arkadaşlarıyla birlikte oturan şişman kıza ilişti. sesler bu kızdan geliyordu. kilosundan olsa gerek gülerken ilginç sesler çıkarıyor, bıyığı ve kaşları yüzünde hilale üçlü çektiriyordu. ürpererek michelle'i dürttüm. kahveleri incelerken ürkütmüştüm onu, sarsılarak işaret ettiğim yöne doğru baktı. "merde!" fışkırdı ıslak dudaklarından istemsizce. gördükleri karşısında o da benim gibi şok geçiriyordu. dörtlü arkadaş grubu masanın çevresine kurulmuştu. iki kıvırcık ve uzun saçlı rocker erkek, bir kızılşın na-bakire görünümlü kız ve homurtuların vajinaya bürünmüş hali o kız...

    bu şişman ve bıyıklı kızın önünde grande kahve duruyordu. gözlerim kahvesinin yanındaki ders notlarının üzerinde duran üç adet fındık lahmacuna doğru kaydı. "aman tangım, mişeel şunu göğüyogmusun?" sesimi kontrol edememiş tüm salonun dikkatini çekmiştim. herkes bakışlarımı takip ederek bir avcı edasıyla lahmacunun sahibine ulaşmıştı. kız da o sırada lahmacununun arasına muffin koyup dürüm yaparak yemekle meşguldü. bakışların ona döndüğünü anladığı o milisaniyede, tam lahmacunu ısırırken duraksadı. bu sırada michelle cep telefonunun kamerasını açmış fotoğraf çekiyordu.

    ilk cinsel deneyimini lahmacunla yaşamış gibi parıldayan gözlerle bakıyordu lahmacununa. bir lahmacuna baktı bir salona, sonra tekrar lahmacuna devirdi bakışlarını. duraksamadan dolma gibi olmuş parmaklarıyla ağzına götürdü lahmacunu. herkes yüzünü buruşturmuş kızı izliyordu. lahmacunu ağzına attıktan sonra ellerini iki yana açarak, ağzı doluyken "ne yapim rejimdeyim akşam yemeğim de bu" dedi ağzından kuyruk yağları saçarak. bu ürpertici sahne michelle'i rahatsız etmişti. kolumdan çekerek "gidelim mon cher" dedi. bakışlarımı yargılar bir şekilde son kez lahmacun yiyen kıza çevirerek kapıya doğru yöneldim. bir kez daha ankara'nın soğuk nefesi yüzüme vuruyordu. michelle'in elinden tutarak arabaya doğru yöneldik...

    eve varmıştık. vahşet dolu görüntüler michelle'i huzursuz etmişti. "keyfimi yegine getigecek tek şey senin penisin mon amour" diye fısıldadı. poşetleri hole bırakmamla birlikte michelle'i kucağıma aldığım gibi yatak odasına taşıdım. birlikte fgansız ihtilali yapacaktık bu gece, o gece bu geceydi azizim!

    mini eteğini beline sıyırarak üzerine yattım. bir yandan ipek çorabın esiri olmuş bacaklarına özgürlük saçıyor dillerimizin kardeşliğini kutluyorduk. gözlerini kapatıp mırıldanmaya başladı ellerimin ıslak vajinasına değmesiyle. gömleğinin düğmelerini dilimle açtıktan sonra süte susamış bir bebek gibi sondaj çalışmalarına başladım. ben kahvemi sütlü severdim, ve bu gece sütsüz bir kahveye tahammül edemezdim. o da benim sırtımda pençelerini gezdiriyor, kaslı ve erkeksi popomu sıkıyordu. ani bir hareketle michelle'i üstüme alıp alta ben geçtim. hızlı bir dönüştü. iki eliyle penisimi okşadıktan sonra pantalonumun kemerini açmaya başladı. bir yandan da göğüs kaslarımı öpüyordu. o sırada aşka susamış ellerim michelle'in belinde geziyor, her hücreyle temas kurmaya çalışıyordu. artık birleşmiştik. tek vücuttuk, kardeştik, özgürdük...

    ıslak vajina dudaklarının yanağınıza iyi geceler öpücüğü kondurması dileğiyle...

    au revoir!
  • - bana da bi' dark roast kahve