şükela:  tümü | bugün
  • bugüne kadar yapılmış en güzel şeylerden biridir. sadece şarkılar arasında değil bu kıyaslamam. her şey için geçerli.

    hayatımın fon müziği olsun.
  • annemle beraber taze fasulye kılçığı ayıklarken dahi beynimin içinde çalabilen parça.

    not: bezelye kabuğu ayıklarken de çalabiliyormuş.
    not 2: reçellik çilek ayıklarken de.
  • ben bu şarkıyı her dinlediğimde bir yerlere kaçmak istedim. hep başka yerleri düşündüm. hiç görmediğim ülkeleri, tanımadığım insanları, bilmediğim bir hayatı... ama henüz hiçbir yere gidemedim. belki şarkının adı tam da bunu anlatıyordur, bilmiyorum.
  • yıkılmış bir şehirde dolaşıyormuş hissi veren camel şaheseri.
  • ----geçmiş zaman olur ki----

    hep aynı sahne geliyor gözümün önüne dinlerken. hep aynı... çok eski, adeta harabe haline gelmiş bir tren istasyonu. tekedilmiş gibi bir hali var. hava serin gibi. ceketimi çekiyorum üzerime iyice. benden başka hiç kimse yok istasyonda. belki de artık kullanılmıyordur burası, bilmiyorum. aslında biliyorum. tren geçmiyor artık burdan, kullanılmıyor artık burası. ama ben bekliyorum garip bir ümitle. garip diyorum, çünkü benden başka kimse inanmıyor buna. hatta deli olduğumu düşünüyorlar sanırım. ama ben bekliyorum. sadece o trenin gelmesini bekliyorum. beni tüm bu koşuşturmacalardan, tüm bu beyhude çabalardan, tüm bu ikiyüzlü insanlardan, tüm bu sıkıntılardan, dertlerden kurtaracak olan trenin gelmesini. gelmeyecek belki de hiç. belki de sonsuza kadar o istasyonda bekleyeceğim. ama olsun, bunun ümidiyle yaşamak da güzel.

    ----geçmiş zaman olur ki----

    şimdi bakıyorum da değişen bir şey yok. şarkı aynı, ben aynı.
  • çoook uzun zaman önce, başım serin, ayaklarım sıcakken, dudaklarımda deniz tuzu, güneşten rengi açılmış saçlarımın arasında rüzgar varken, kumsalda walkman'imle tekrar tekrar dinlemiş olduğum, insanı başka bir yere, başka bir zamana anında taşıyabilen albüm.

    o zamanlar birbirinden güzel şarkılarının duygularını deneyimlememiş olacak kadar gençtim, şimdiyse bir şarap gibi olgunlaştılar benim için. artık o şarabı yapan üzümlerin bağının bile ne aşamalardan geçtiği hakkında yorum yapmaya izin veriyorum kendime.

    stationary traveller, güneşli günlerimin gölgeli ve hüzünlü vahasıydı; şimdiyse dudaklarımda buruk, yine de hoşnut bir gülümsemeyle içimi ısıtan bir kış güneşi.
  • tanrının seni biyolojik saate tepki olarak yarattık diye açıklamada bulunduğu bir başka gecenin sabahına doğru ayinimi tamamlamak üzereyim. gün içinde neşeli, güler yüzlü, pozitif, enerjik ve daha sayamadığım nice özelliğimle göz doldururum. alışkanlıklar kolay terk edilmiyor. sanırım böyle olmaya daha liseye giderken aptalca bir yanlış anlaşılma nedeniyle ayrı yaşamaya karar vermiş annemi ve babamı, arkadaşlarımı, belki de en çok kendimi mutlu olduğuma ikna etmek için başlamıştım. çok sene oldu, çocuktum hatırlamıyorum. kronikleşen bir hastalık gibi yüzüme yerleşen bu ifadeden de kurtulamıyorum. samimiyetsiz davrandığımı sanmayın sakın, ben yalnızca her şeyi neden ertelediğime anlam veremiyorum. gerçekten mutlu olduğumu düşündüğüm o günlerin gecelerinde okuduğum bir kitapla ya da dinlediğim bir müzikle canımın bu kadar yanmasına şaşırıyorum. başkalarının hayatlarını rötarlı yaşıyormuşum gibi geliyor. yazdıklarını okuyorum, yaşadıklarıma bakıyorum. aslında fark edebilirsek tanrının spoiler verdiğini düşünüyorum ya da farkında olmadan kendi geleceğimizi yönlendirdiğimizi. çok isteyip de oldurduğum kavuşmaların ardından daha fazlasına cesaret edemeyip, başkalarının aklıyla hareket ederek yaptıklarımdan ölesiye pişman olduğum günlerin üzerinden çok zaman geçti. masal bitti, adam gitti; kadın öldü, adamın haberi yok ama sonuçta hayat devam ediyor.

    konuları asla toparlayamayışımın 5. stationary traveller'ında artık ne diyeceğimi gerçekten bilemiyorum.

    şarkının bünyemde oluştuğu ruhsal bozuklukları biraz olsun yansıtabildim galiba. bir gün öleceksem fonda bu şarkının çalmasını istiyorum sözlük, vasiyetimdir. dinlediğim en gerçek ve en acı melodiye sahip.

    dini inancımı da latimer diye değiştireceğim günler yakın olabilir. yıllardır ömrümü yedin bitirdin be adam

    (bkz: andrew latimer)
  • bastığı her notaya yüreğini ,böbreğini, dalağını bağışlayan andrew latimer şöleni.
  • 2004 yilinda tekrar basilan cd sinde
    parca sirasi soyledir ;

    1.in the arms of waltzing frauleins
    2.refugee
    3.vopos
    4.cloak and dagger man
    5.stationary traveller
    6.west berlin
    7.fingertips
    8.missing
    9.after words
    10.long goodbyes
    11.pressure points (extended mix)

    albumde ki muzisyenler soyledir ;

    andy latimer: 12 strings, acoustic, classic and electric guitars, flute, bass, piano, ppg, juno 60, yamaha cs-60, drumulator, pan pipes, vocals
    paul burgess: drums
    ton scherpenzeel: yamaha cs-80, grand piano, ppg, prophet, accordion, juno 60
    hyden bendall: ppg voices, fairlight
    david paton: bass, fretless bass
    chris rainbow: vocals
    mel collins: saxophone

    albumu cok begenmem ama enstrumantal olan stationary traveller tam bir saheserdir.
    pan flut ile bir girisi vardir ki dillere destan.zamfir i aratmayan bu intro camel in gucunu de ortaya koyar.

    (bkz: sozlerini de yazamayim tam olsun)
  • hayatımda dinlediğim en vurucu, akıcı, sürükleyici melodilere sahip, armoni deyince aklıma ilk gelen mükemmel camel albümü. özellikle giriş parçası olan pressure points arka arkaya dinleme rekoru kırdırabilecek bir parçadır. çoğu progressive müzik albümü gibi, parça parça ayırmadan, sırayla, bütün halinde dinlenmesi gereken bir albümdür stationary traveller.

    ayrıca eksi sozluk e bir daha gelinse alinacak nickler sıralamamda en önde gelir.