şükela:  tümü | bugün
600 entry daha
  • stockholm, çok farklı bir şehir. buraya, gezmeyi düşünenler için kısa tutmaya çalışacağım bir gözlem rehberi yazmak istiyorum.

    stockholm sanırım gidip gören insanlar arasında en çok fikir ayrılığı yaşanan şehirlerden birisi. ama bence seveni tarafından tam sevilen, bir şehirden (kendim için) bekleyebileceğim her şeyi verebilen bir şehir. biraz bahsedeceğim.

    öncelikle ben gittiğimde skarmarbrink'te kaldım, metro ile şehrin ilk merkezi denilebilecek gamla stan'a maksimum 10, belki 15 dakika mesafede. skarmarbrink'te metro istasyonun hemen dibindeki evimizde sabahları kalktığımda oluşan doğa ile iç içe yumuşatıcı kokusunun sebebini bir türlü çözemesem de hava o kadar güzeldi ki aldığım her nefeste biraz daha "iyileşmiş" hissediyordum. stockholm, tertemiz havasının "farkında" olarak gezilmesi gereken bir şehir düşüncesindeyim. doğa ile iç içe, etrafının göller ve denizle çevrilmesi sebebiyle bir doğa şehri. su şehri, hatta.

    stockholm'ü gezip orada gerçekten bir şey "bulan"lar sanırım en çok şunu buluyor:

    1. insana saygı. bu, avrupa'daki sıradan bir ülkenin de üzerinde bir şey. medeniyetin gelebileceği nokta burası sanırım diyorsunuz. bu trafikte, alışverişte, sokakta, her yerde dikkatinizi çeken bir şey.

    2. estetik. stockholm, benim gibi fotoğrafçılar için bir cennet. cennetin bir parçası. öyle ki, gezerken çoğu zaman bu insanlara nasıl bir cennet vaat edilebilir diye düşünüyorsunuz. video kameranızı herhangi bir sokağa tripod ile kurabilir ve saatlerce kayıt alabilirsiniz ve görüp görebileceğiniz en güzel görüntüler çıkmış olur. güneş güzel doğuyor, nazlı batıyor.

    3. mimari. şehir doku olarak kocaman bir proje gibi. her şey birbiriyle uyumlu: evler, mağazalar, apartmanlar. hepsi eski ama hepsi çok güzel yapılmış. prag'da ya da viyana'daki gibi bir bölgede toplanmış bir şey değil bu, şehrin en uç köşesine gitseniz de aynı şeylerle karşılaşıyorsunuz. hatta bir noktadan sonra yer algınızı bile yitirebilirsiniz (bilhassa östermalm dolaylarında :).

    4. moda ve giyim. başlıkta defalarca belirtildiği gibi herkes çok şık. ama herkes aynı şekilde giyiniyor. öyle ki bu kodu çözmek hiç zor olmadı, hele bu mevsimde kadınlarda durum tam olarak şu:

    a. lacivert coat'lar. bunun gümrükte verildiğinden bile şüpheleniyorum.
    b. siyah chelsea botlar.
    c. siyah kısa paça skinny jeanler.
    d. büyük yün atkılar.
    e. aşırı minimalist deri tote çantalar veya kanken ya da sandqwist çantalar.

    erkeklerde ise:

    a. yine, coat.
    b. siyah/lacivert kumaş pantolonlar. kot görmek çok zor.
    c. boğazlı kazaklar.
    d. chelsea botlar ya da loafer'lar.

    vs vs.

    bunların hepsi, aşırı derecede kaliteli kumaşlardan oluşuyor. alışveriş yaparken kumaşlar konusuna takık bir insan olarak bunu fark etmem hiç zor olmadı: yünler, kaşmirler... gerçekten de, polyester kıyafetlerin ucuzluğu sebebiyle bizim gibi ülkelerde olduğunu düşünmek beni üzdü bir yandan.

    yolda "desenli" bir şey görmek çok zor. desen yok resmen. hatta bu kadar şık ama "tekdüze" olmanın olumsuz bir şey olabileceğini bile düşünüyorsunuz. ben minimal giyimi sevmem sebebiyle herkesin benim gibi olduğunu görüp ekstra mutlu olmuştum. ama eleştiren arkadaşlarım da az değil. gitmeden önce şöyle bir şey okumuştum: "isveç büyük bir fabrika, insanı aslında görev bilinciyle hareket eden küçük işçiler gibidir" diyordu. herkesin giyiminin benzer olduğunu görünce de aklıma bu gelmişti, üniforma hissiyatı almıştım.

    5. cafeler. iskandinavlar zaten temelde hygge ve fika kültüründe oldukları için cafeler butik ve sıcacık (bu arada stockholm'de yaşayanlar bana şu konuda hak verebilirler mi: her yerde sıcaklık sabit gibi. asla ve asla bunalmıyorsunuz. hep aynı sıcaklık var: müzelerde de, kafelerde de. ısıtma sistemleri bile idealize edilmiş sanki). isveç'te dikkatimi çeken bir başka şey ise şu oldu: şu an adını hatırlayamadığım bir filtre kahve kültürleri var. ikea'dan aşina olduğumuz, sıcak içecek bardağına para veriyorsunuz gibi ve sonrasında istediğiniz kadar kahve içebilirsiniz (bu sadece filtre kahve için geçerli ama). zaten filtre kahveler genelde kasanın orada değil, daha ulaşılabilir bir yerde oluyor. gittiğiniz kafede refill'in olup olmadığını sorabilirsiniz (bazı yerlerde take away bile alabiliyorsunuz çıkarken). hatta öyle ki, çoğu yerde dışarıya doğru uzanan sıra varsa, o sırada size kahve ikram ediyorlar. su zaten ikram ediliyor. çay kültürüyle övünen bir memlekette dışarıda bir çaya 4-5- bazen 8 lira para vermemizi ayıplıyorsunuz bunu yaşadıktan sonra.

    6. yemek kültürü. yemek kültürü çok garip, hamurişi-bazlı bir kültürleri var denilebilir. kanelbullar mevsiminde gidince şehrin dört bir yanında en iyi kanel'i bulma yarışmaları yapıldığını görmüştüm. bayram gibi kutlanıyor, her yerde tarçınlı çörekler. şubat ayında da bu durum semla yemeye dönüyor. bu tarz kutlamalar konusunda çok iyi ve sevimliler, sonuna kadar reklamını yapıp sonuna kadar pazarlıyorlar ve siz de seve seve kanıyorsunuz (en azından ben kanıyorum). ama onun dışında düzgün bir yemek kültürü, daha doğrusu sağlıklı bir yemek kültürleri yok gibi. salatacılar var ama çok dolu değiller. kahvaltıları granola bowlları, ananaslı poşe yumurtalı kızarmış ekmeklere dönmüş vaziyette. kahvaltıda pancake yeme kültürü de çok fazla yayılmış. onun dışında her öğün tarçınlı çörek ve kahve görebilirsiniz. ama bizim gibi kahvaltılar ve sulu yemekler çok mümkün değil.

    7. bisikletler. gerçekten bisikletler konusunda bir ah çekilebilir. caddelerde yüzlerce kilitsiz bisiklet görebilirsiniz. (diye yazmıştım ancak sonrasında aldığım mesajlar öyle olmadığını, gizli kilitler kullanıldığını söyledi. eh biraz hayalkırıklığından bir şey olmaz diyelim. :)

    8. buradan güven ortamına gidelim. stockholm'den sonra istanbul'a ayak bastığımda içimde büyük bir panik dalgasının yükseldiğini hissetmiştim, başka hiçbir ülkede/şehirde asla olmayan bir şey. her an başıma bir şey gelecekmiş, yolda ezilecekmiş, birisine bağırmak üzereymişim gibi.

    9. çok uzun yazdım ama son olarak insanlar: stockholm'ün yerlilerini "cool bir sıcaklık" içinde tarif edebiliriz. dışarıdan buz gibi görünseler de çok konuşkanlar. bilhassa cafelerde, mağazalarda, siz kendinizi izole etseniz bile onlar müsaade etmiyor. durduk yere fjallraven mağazasında karşınıza geçip pahalılıktan şikayet eden, kendi ördüğü bereyi gösterip daha güzel yaptığını söyleyen "teyze"lerle karşılaşabiliyorsunuz. ya da bir cafeye akşam vakti gittiğinizde akşam misafiri olarak size bedava kahve verebiliyorlar.

    10. bu gerçekten son. gece hayatı algısı çok farklı. en geç kapanan kafe 8 gibi kapanıyor, hatta 7 gibi. inanılmaz bir şey. bizdeki gibi bir 10-11'e kadar oturalım kafasında asla değiller. evlerine geçiyor, evde de çok erken yatıp çok erken kalkıyorlar.

    stockholm'ü kim sever:

    1. slow-living kafasında olanlar, sonbahar ve kış mevsimini sevenler, battaniyeciler
    2. estetik algısı yüksek olanlar, baktığı her yerde güzellik görmek isteyenler
    3. kafe insanları, kafe gezmekten hoşlananlar
    4. hygge insanları, arkadaşlarıyla veya ailesiyle beraber oturmaktan mum ışığında uzun sohbetler etmekten hoşlananlar
    5. kendiyle baş başa kalmayı sevenler, doğayı sevenler, yürümeyi sevenler.

    kim sevmez:

    1. stockholm çok "halk adamı" tipinde insanlara göre değil. istanbul'da nişantaşı, teşvikiye, bağdat caddesi'nde değil de fatih'te gezmekten hoşlanıyorsanız size göre değil mesela.
    2. canlılık seven, kalabalıkta olmaktan hoşlananlar,
    3. her an her yerde her şey elimin altında olsun diyenler,
    4. arabam olmadan asla'cılar :),
    5. gelenekseller.

    birkaç nokta:
    1. ortalama bir boyda ve sarışın bir insan olmama rağmen stockholm'de kendimi bodur ve "yabancı" hissetmiştim. bildiğiniz çirkin hissetmiştim. bu bana hiçbir şekilde hissettirilmese de, bilhassa siyahi olsam bu ülkede çok dışlanacağımı düşünmüştüm (onların dışlamasından ziyade, ben öyle hissederdim sanıyorum).
    2. stockholm avrupa ve iskandinavya'nın ortasında kalmış bir yer. stockholm'ü seven birisinin kopenhag'ı sevmemesi bu açıdan normal karşılanabilir görüşündeyim.
    3. akşam bir saatten sonra trenler korkunç derecede içki kokuyor. o kadar kötü ki anlatabilmek mümkün değil.
    4. herkesin ingilizce bilmesi inanılmaz güzel. nasıl bu kadar iyi öğrenebiliyorlar hayretler verici.
    5. sınırsız mekan tavsiyeleri ile entryyi daha da uzatmak istemiyorum ama sadece şunu yazacağım: mr.cake'in kanel'ini ve bilimum diğer hamurişlerini yemeden gelmeyin.
    6. her şeyde slow living, her anda slow living...

    entry'yi nereye bağlıyorum sonucu: beni stockholm'e atın.

    edit: sonradan aklıma geldi, şehire giderken cebinizde bir kuruş nakit para bile olmasa olur, her şeyi kredi kartıyla yapıyorlar. cash olarak ne euro, ne sek harcayabildik. kredi kartınızı alıp gidin, rahat rahat takılırsınız.
3 entry daha