şükela:  tümü | bugün
  • ''bir şeyi öğrenmem gerekiyordu: herkes gibi ben de bir bit miydim, yoksa bir insan mı?

    o anda öğrenmeliydim bunu, hemen o anda öğrenmeliydim...

    sınırı aşacak gücüm var mıydı?

    eğilip alabilir miydim iktidarı?

    korkudan tir tir titreyen zavallı bir yaratık mıydım, yoksa ''hakkım'' var mıydı?''

    iyi bir okur olma sürecimde mutlaka deneyimlemek istediğim türden bir aşamaydı okuduğum ilk kitabı tekrar okumak.

    benim zamanım, sıfır noktam dostoyevski ile başladı.

    .

    radikal düşünceler ve dini ögelerle karakterlerin derinliklerinde karşılaştığımız, psikolojik kurgu adına yazılmış en iyi felsefi roman suç ve ceza ile yani...

    ilk dövüşünde dostoyevski’yi istediği için fitzgerald’ı fırçalayan hemingway beni de fırçalasın isterdim ama kitabı elime aldığımda.

    boyumdan büyük bir işti çünkü, kabul ediyorum

    .

    raskolnikov, raskolnik kelimesinin kökeninin parçalara ayırmak, isyan etmek gibi anlamları işaret ettiğini ve bu bağlamda isyancıoğlu anlamında bir soy isim olduğunu, aynı şekilde lebezyatnikov'un da yaltaklanan gibi bir işaretle yaltakçıoğlu anlamında bir soy isim olduğu türevinde ayrıntıları ancak çok sonra fark ettim.

    suç ve ceza'nın ana teması topluma yabancılaşma kadar basit bir tabirle açıklanabilir aslında. kendisini tüm insanlardan üstün gören bir karakterin `kişisel felsefesi için başkalarını araç olarak kullanması` ile de yüzeysel bir detay verilebilir.

    üzerinde biraz kafa yorulduğunda ise suçta çevrenin etkisinin, cezanın kaçınılmaz bir gerçek olmasının, adaleti sağlayan bir süper kahraman olup olmayacağının derinden sorgulandığını görmek mümkün.

    nihilizm'e, daha fazlasını reddetmeye göndermeler yaparken aşkın kişide uyandırdığı takıntılı hislerin işlendiği; fransız devrim savaşlarının, napolyon savaşlarının, dolayısıyla doğrudan savaşların ve napolyon'un dostoyevski üzerindeki etkisini gözlemleyebileceğimiz bir kitap bir yandan da.

    tüm bu anlattıklarım ve birazdan ayrıntılarına ineceğim başlıklar ise yoksulluk gibi bir motifle; insan ruhu üzerinde karamsar, sert, tuhaf bir etkisi olan şehir petersburg, haç, balta gibi sembollerle işlenmiş.

    böylesi dehşet bir altyapıyı beyaz perdede gördüğümüzde avuç içlerimiz acıyor alkışlamaktan.

    düşünsene, en toy halimle bu kadar yoğun bir kitabı elime aldım ve okudum...

    buna cüret edebildim!

    bir bok anlamadığımı şimdi fark ediyorum tabii, yine de everest’i gören köylerde dünyaya gözlerini açan şerpalar gibi ben de edebiyat dünyasının çatısı ile okur hayatıma gözlerimi açmış oldum sonuç olarak.

    .

    tam donanımlı dağcıların oksijen tüpleriyle ancak çıkabildiği yüksekliklere sırtımda başkasının tüplerini taşıyarak ekipmansız bir şekilde tırmanabiliyorum ama şimdi. çocuk oyuncağı.

    burada biraz şımarıklık yapacağım.

    havalı cümleler kurabildiğim bir siklette olmak içerisine dahil olmak istediğim yeni kurgulara çabuk burun kıvıran biri yaptı beni!

    yetmiyor. yumuşatmayacağım gerçekleri hiç.

    kürek cezası esnasında birçok epilepsi nöbeti geçiren, kitaplarında da delirium tremens ataklarının izlerini fark edebileceğimiz sorunlu bir yazarın yazdıklarını okumak için biraz deli olmak gerekiyor.

    sanki dostoyevski'nin kafasında bir akış var -bunun şemasını bir el yazmasına resmettiğini gördüm ama bulamıyorum onu, bulursam eklerim- ve hikayelerini uzun uzun anlatmış olması bende alçak frekanslı bir ses dalgasını anımsatıyor; dalga boyunu, genliğini sayfalarca sabit tutmayı çok iyi başarabilirken, bir an geliyor, filmlerde gördüğümüz gibi bir kriz dalgaların sapıtmasına neden oluyor, frekans değerlerini ölçen alet bip bip bip ötmeye başlıyor.

    hemen ardından ise tekrar alçak frekanslı bir ses dalgasına çakıyor sanki okurunu...

    tepe ve çukur noktaları arasında sıçramalar yaşayarak gezinmenin verdiği hazza ve bunu sadece kelimelerin yaşatmış olmasına bayılıyorum.

    davranışlarını kontrol edemediğin için tehlikeli ve aynı oranda tutku dolu bir kalemin kulaklarımda çınlayan haykırışlarına benzeyen bir deneyim dostoyevski okumak benim için özetle.

    zihnimdeki mekanizmaları aynı mükemmelikte işletebilmek için sürekli bir arayış içerisindeyim şimdi. sürekli yeni kitaplar okuyorum, ilk defa deniz görmek, aşık olmak gibi bir hissi pek yakalayamıyorum ama.

    neyse, uzatmayalım, ''doğduğu topraklara dönme'' içgüdüsü ile tekrar raskolnikov olmak istedim on beş yıl sonra yukarıda açıkladığım ayrıntılar ve güzellikler sebebiyle.

    dile kolay, kim bilir ne kadar değişmiştim, ne kadar unutmuştum ya da ne kadar hatırlıyordum yüzlerce sayfayı...

    elbette nispeten daha yeterli bir okurdum bu kez, zihnimdeki silik imgeleri, satırları canlandırmayı hayal ediyordum doğduğum topraklara dönme planları yaparken.

    hiç düşündüğüm gibi, planladığım gibi bir deneyim olmadı ama.

    yine, boyumdan büyük bir işmiş çünkü, kabul ediyorum.

    bile bile hasta olmak aslında suç ve ceza'yı tekrar okumak.

    kitabın ortalarındayken günlük hayatımın gerçekliği bükülmeye, dünyayı daha karamsar görmeye, rahat uyuyamamaya başladım. olayların en komik çizgisini yakalayıp ürkütücü kahkahalar atıyordum kendi içimde, kahkahalarla gülmek geliyordu içimden; genel olarak tedirgin bir ruh hali yapıştı üzerime; belli belirsiz kelimelerle konuşuyordum, düşünceler zihnimde bir burkaç gibi yankılanıyordu, beni rahat bırakmıyordu.

    bir yazar, okuruna bunları yaşatabiilir mi?

    sıklıkla gözlerim doluyordu okurken. kapkaranlık bir coşkunun içinde kaybolup sinirleniyordum, acıma ile karışık bir sevgi duyuyordum bazen; kaçıyordum, enseleniyordum; cinnet geçiriyor, tuhaf tuhaf gülümsüyordum; aşık oluyor, kendimi öldürüyordum; içimden birden bile dil çıkarmak geliyordu, nasıl uyandığımı bilemiyordum.

    bir an önce bitsin istedim artık, stresli, gergin ve huysuz biri olmuştum; itiraf ediyorum, raskolnikov'u karşıma alıp ''ne biçim bir adamsın sen, neden üstüme üstüme geliyorsun'' diye bağırırken yakalıyordum kendimi, dört duvar arasına onu en çok ben kapatmak istiyordum.

    alçak sesle, tane tane konuşarak, anlaşılır bir biçimde cinayet detaylarını mırıldandığı karakol sahnesininden sonra neler hissettiğimi yazmayacağım.

    kendimden kocaman bir parça sibirya'da şimdi, bu satırları yazarken dahi müthiş bir özlem ve merak duyuyorum, gözlerim doluyor.

    bunlar çok kişisel şeyler, boş verelim, sana bahsetmek istediğim başka konular var.

    sen de tekrar oku istiyorum.

    bu yazı doğrultusunda başka bir açı ile değerlendir yazarı ve kitabını istiyorum.

    mesela, biraz teknik şeylerden bahsedeyim, ardından yazının başında değindiğim konu başlıklarına derinlik kazandırmayı deneyelim birlikte ki yapacağın okuma gerçek bir deneyim olsun.

    dostoyevski yaratıcı düşünme sürecinde yazmaktan, notlar almaktan pek hoşlanan biri değildi.

    bu sebeple bir steno bile tutmuştu, sonra evlendi sevgili yazıcısı anna ile ama orası şimdilik bizi ilgilendirmiyor :')

    dediğim gibi, o, kelimelerin anlamının ve öneminin hayal gücünü harekete geçirip görsellikle etkileşim içerisinde olmasını tercih ediyordu.

    yine de mektuplarla, kalemler ve mürekkep ile ilginç derecede uğraştığını görebiliyoruz ondan hatıra kalanları incelediğimizde.

    hikayesinin taslağını aktardığı el yazmalarında karakterlere ait karalamalar dikkat çekiyor, bu, bir çeşit edebi yöntem sayılabilir.

    elbette çizimler zihin karışıklığından daha fazlasını içeriyor, doğrudan yazısı ile ilişkili çünkü. ilham aldığı dehşet hayal gücü, derinden görsel ve mimari bir yapıda, analitik düşünce mekanizmasının olmasını mühendislik eğitimi almış olması ile de açıklayabiliriz belki.

    .
    .

    çizimleri enterasan, karakterlerin yüzleri donuk olsa da çok net bir tasvir var.

    anlatmak istediklerini önce yer yer gölgelendirme yaparak yüzlerde somutlamak ve sonrasında kelimeler ile derinlik kazandırmış olmak önemli bir ayrıntı.

    bazı karalamalarında kitap hakkındaki sayfa numaralarını ve onları nasıl gruplandırdığını da görebiliyoruz.

    yukarıda bir yerlerde bahsettiğim akışın başka bir kanıtı sayılabilir bu işlemler...

    dostoyevski, raskolnikov'u yaratırken neredeyse tüm kitabı onun açısıyla anlatmayı uygun görmüş. kibirli, gururlu hamurunu ise çok ince bir çizgide dengelemiş: türümüzün kalıcılığına yönelik bir durumda suspus olacak bir seviyede!

    ona napolyon, hitler gibi bir maddeden yapılmadığını öğretmiş sayfalar boyunca. itiraf sürecini sonya ile özdeşleştirmiş ve sonya'yı sevdiğine emin olduğunda teslim olduğu bir kader çizmiş.

    ince bir ayrıntı var bu teslimiyette, gerçek aşk nihilizm'e dil çıkarıyor finalde, onun bomboş bir şey olduğunu haykırıyor!

    porfiriy petroviç'i yaratırken de sanki kitabın psikolojik tarafını üstlenmesi için yaratmış. zihin oyunları, manipülatif tavırlar ile gerçek bir gıcık karakter porfiriy. en iyi bildiği şey, gerçek bir suçlunun mutlaka dengesini yitireceği...

    melodramatik, eleştirel, karamsar, kaderci, trajik, itirafçı bir tarafı var suç ve ceza'nın.

    raskolnikov'un ceza almasından, hapsedilmesinden çok,firarın daha büyük bir stres ve kaygı kaynağı olduğu anlatılıyor aslında. düşünsene, cinayet birinci bölümde işleniyor ve yüzlerce sayfa, sadece bir ay gibi bir süreyi okuyor okur.

    fakirlik, yoksulluk motifi gerçekten güçlü bir şekilde kullanılmış.

    neredeyse tüm karakterler yoksulluğun pençesinde ve bu sebeple aileler birbirine bağlanmaya muhtaçlar. sosyal meseleler yoksulluk motifi ile anlatılırken, hayatta kalmanın tek yolunun kişisel fedakarlıklardan geçtiğinin üstünde durulmuş; ironi ise raskolnikov'un içlerinde en fakir karakter olmasına rağmen kendini herkesten, yardımlardan uzak tutuyor olması.

    petersburg, güçlü bir sembol.

    çünkü, kalabalık, kirli bir şehir. sarhoş kadınlar, erkekler, dolaba benzeyen evler var; kaosu temsil ediyor. diğer yandan raskolnikov'un sallantılı ruh halini de kapsıyor ve onu itirafa zorlayan en büyük etkenlerden biri olarak karşımıza çıkıyor. sibirya ise şefkat ve dengeyi getiriyor kitaba, çünkü, sakin, daha küçük...

    teknik detayların dışında, okurun zihninde uyandırılan şeylerden bahsetmek istiyorum şimdi biraz da.

    şu an yazdığım yazıya hazırlık yaparken bir kağıdın merkezine raskolnikov'u yazdım, oklar çıkararak karakterleri bir bir döktüm yazıya.

    .

    hissettiğim şey karşısında dehşete düştüm.

    her karakter ince bir titizlikle zihnimde bir yerlerde derinlik kazanmıştı, işaret parmağım her bir karakteri gösterdiğinde bambaşka renkler ve hisler canlanıyordu imgelemimde.

    kocaman bir tablo vardı sanki karşımda, tablodaki yüzlere dokundukça satırlar, kendimce yorumlar ve tespitler bir fotoğraf makinesi flaşı gibi patlıyordu.

    korkutucu bir güzellik.

    ağzıma bir parça bal çalınmıştı bir kere, yetinmedim, araştırdıkça suç ve ceza hakkında inanılmaz ilgi çekici şeylere eriştim.

    sıkı dur sevgili dostum...

    raskolnikov'un temmuz başında, çok sıcak bir yaz günü akşamüzeri yürüdüğü dar s. sokağına götürüyorum şimdi seni.

    .

    şaşırdığının farkındayım, hemen açıklıyorum...

    iki farklı proje inceledim, proje kreatörleri ve birçok dostoyevski edebiyatı bilgini mekanların, sokakların gerçekte de var olduğunu düşünüyor. buraya tıklayıp suç ve ceza'yı gün gün okuyabilirsin harita üzerinden mesela.

    dur dur, yazıdan kopma hemen, kitaptaki her bölüm için çizilen rotaya bak mesela şimdi

    .

    bahsettiğim projenin diğer ayağı da kitabı harita üzerinde bölüm bölüm inceleme üzerine. şuradan inceleyebilirsin.

    harita üzerinde dış ve iç mekanlara da ulaşabilirsin

    .

    hatta ve hatta, şuradan günün saatlerine göre bile okuyabilirsin kitabı, sabah, öğle, akşam, gece şeklinde.

    madem yerleri belli, birkaç da fotoğraf göstereyim sana, öyle değil mi?

    bak, alyona ivanovna'nın, yani yaşlı kocakarının evinin bu olduğu düşünülüyor

    .

    üçüncü kata çıkan raskolnikov'u hayal ettiğinde senin de tüylerin ürpermedi mi?

    sonya'nın olduğu düşünülen ev de kitapta anlatılana bir hayli benziyor

    .

    dolaba benzetilen, köşesinde, döşemeye yakın yerde, duvar kağıdı yırtık evin de burası olduğu düşünülüyor

    .

    biraz korkutuyor, biraz da iç gıdıklıyor bu bilgiler.

    üçüncü okuma deneyimim bambaşka bir gerçeklikte olacak büyük ihtimalle benim...

    bir on, on beş yılım daha var ama, öyle hissediyorum.

    kitaptan sonra büyük bir doygunluk hissi yaşadım çünkü. daha fazla şekeri çözemeyen çay gibi zihnimin bir yerlerinde işlenmeyi bekleyen bilgiler var ve yaklaşamıyorum onlara.

    sana yazdıklarımı toparlayabilmek için çok çaba sarf ettim, bu haliyle bile ne kadar dağınık, görüyorsun.

    başım belaya girdi, düşünceler hala bırakmıyor yakamı.

    ''niçin böylesine aptalım ben?

    başkaları aptalsa, ben de bunu görüyorsam, onların aptal olduklarını biliyorsam niçin kendim akıllı olmak istemiyorum?

    sonra anladım ki, herkesin akıllı olmasını beklemeye kalkarsam bu çok uzun sürecek, asla gerçekleşemeyecek bir şey bu. insanlar değişmeyeceklerdir, kimse de değiştiremeyecektir onları, bunun için çaba harcamaya değmez.''

    son iki yılımın özeti belki de bu alıntı. çıktısını alıp görebildiğim her yere yapıştırmak istiyorum şimdi.

    ikinci kere suç ve ceza'yı okuduktan sonra ne oldu?

    her gün gördüğüm insanlara yeni bir filtre ile bakıyorum sanki; iyilik yapmak hazzını tatmış olmak için birinden dayak yemeye bile izin veren arkadaşlarım varmış mesela çevremde. taşlar yerine oturuyor işte böyle.

    porfiriy petroviç gibi meseleleri basit bir oyun seviyesine indirgeyen tanışlar, sonya, dunya, hatta svidrigaylov ile tanışmadan hissettikleri şeyin aşk olduğunu zanneden aptallar ile çevrili olduğunu düşünüyorum hatta etrafımın sık sık.

    ve net olarak biliyorum ki, rusça aslından okumak bile bir şey ifade etmiyor aslında bu kitabı; rus toplumunun gerçekliğini bilebilmek, en azından görmüş olmak önemli.

    bizim için fazla yabancı gelen bazı bölümleri rusların hüngür hüngür ağlayarak karşıladığını okudum, onlar için bambaşka bir şey dostoyevski. her yıl belirli bir günde onu anıyorlar ve metro istasyonlarında, ülkenin birçok yerinde hatıraları var.

    .
    .
    .
    .

    batılılaşmak zorunda kalan iki toplumun kader ortaklığı edebi eserlere yakınlık duymamızı sağlamış olabilir mi? bak bunu da konuşalım bir gün seninle.

    sergei rachmanioff dinlerken okumak güzel olabiliyor bu arada, aklında olsun.

    ana olay örgüsü en fazla bir ay süren bir kitap hakkında ne çok konuştum değil mi?

    hepimiz raskolnikov'un zihninden kovulmuş, tekrar davet edildiğinde bambaşka bir izlenim edinmiş okurlarız, bağışla gevezeliğimi.

    hayata kitaplarla, kitapların yaşattıklarıyla tutunuyorum ben büyük oranda.

    suç ve ceza'yı ikinci kere okuduktan sonra en çok marmeladov'u özlüyorum nedense.

    yeraltından notlarda adını öğrenemediğimiz abi o belki de, kim bilir...

    zihnimde bir yerlerde, kök saldığını bildiğim tüm karakterlere, kitapların yaşattıklarına minnettarım.

    sevgilerimle
  • eski ekşiyi özledim.
    arada böyle paylaşımlar oldukça, yine o günlere dönüyorum.
    uzun zamandır suç ve ceza'yı okumak için güç toplamaya çalışıyordum. çünkü bir mücadeledir bu kitabı okumak. okurun benliği ve iç dünyası ile bir savaşıdır.
    suç ve ceza bir edebiyat şölenidir. okurunu sarıp sarmalar ve bir anda o karamsar, fakir, soğuk rus şehrinde bulursunuz kendinizi. raskolnikov'a kah öfkelenirsiniz, kah hayranlık duyarsınız. içiniz içinizi yer, kitap yavaş yavaş ruhunuza nüfuz eder. bir bakmışsınız sizi ele geçirivermiş.
    suç ve ceza öyle bir kitaptır ki, kitaplığınızda dururken sizi çağırır. sahibini kendisini okumaya zorlar.
    o gücü kendinizde bulduğunuz anda da eliniz hemen kendisine uzanır.
    suç ve ceza öyle bir eserdir ki, bir kez okursanız, artık eski siz olamazsınız.
    bir kez okursanız, kesinlikle tekrar okursunuz.
    ilk okuyuşunuzda "neden bu zamana kadar okumamışım", ikinci okuyuşunuzda da "hemen bir kez daha okumalıyım" dersiniz.
    imacinisatanbilge iyi ki bu entryi kaleme aldın.
    sayende ben bir kez daha okuma gücü buluyorum kendimde.
    sağol. varol