*

şükela:  tümü | bugün
  • trt-1 in agatha christiecilik oyunu oynanan
    sunuculugunu mustafa altioklar adli sahsiyetin yaptigi
    ekranin basinda sizi tutabilen yarisma
  • henüz iki bölümü çekilmiş ama da hala ana filmleri izleyemediim için pek de keyif alamadığım, şimdilik sadece tiyartocuların (tiyarto. tiyatro diil) katıldığı bi yarışma. ödülü agatha christie nin pera palas otelinde kaldığı odada bi gece konaklama.
  • seyrettiğim ilk ve tek bölümde bülent karpat, evet, bülent karpat oynuyodu, bildiğimiz bülent karpat, oynuyodu;
    nası bi şeydir annamadım, bütün oyuncular yazlıktaydı heralde

    (bkz: benim gördüğümü sen de görüyo musun)
  • "katil kim" adlı efsanenin eline su yada herhangi bir sıvı dökebilecek ne kapasitesi ne de atpsi olan program.
  • hatırladığım kadarıyla mustafa altıokların sürekli lestat gibi çıktığı program. olayla ilgili kısa bir film izlendikten sonra, şahitlerin ifadeleri alınır, konuklar da soru sorarak ve verilen ipuçlarından yararlanarak katili bulmaya çalışırlardı. kazanana agatha christienin pera palasta kaldığı odada bir gece geçirme hakkı verilirdi ödül olarak. yıllar yılı polisiye romanları elden düşürmeyip mantık bulmacalarının da gediklisi olanlar için hoş bir tattı, beş altı bölümden sonra yayından kaldırıldı.
  • işi olmayan giremez albümünden bir murat çelik parçası.

    bir bayram gününde mantar patlatan
    ey masum çocuk
    kimbilir belki de büyüyüp
    gönlün pas, ellerin dinamit tutar
    kızgın gözlerini korkuyla besledikçe her an
    hazımsızlıkların savaşlar kusar...

    şehvet aşkı çoktan öldürdü
    kentin beton ormanlarında
    rüyalar riyalara çoktan yenildi
    kentin rekli ışıklarında...

    özümdeki ceylanı
    içimdeki aslanlardan koruyorum
    her gün daha fazla şiddt soluyorum
    yıllardır öldürülen duygularımızın zanlısı zaman
    ölüm sıradan bir son artık bize artan kalan...

    suçlu kim, ben miyim yoksa zaman mı?
    suçlu kim, yok olan insan mı?

    doğrular gerçeklerin gerçeklerin hapsinde
    bizde bizi biz eden neler kaldı ki bizde?
    her gün daha fazla ucuzlayan değerler çoktan satıldı
    insanlık kapkara bir torbayla riya denizine atıldı...

    artık yeni kahramanlar da doğmuyor
    garip, mazlum zalime zulmünü sormuyor
    şeytanın elindeki korku kırbacı şakladı artık
    bembeyaz kanatları kırılmış melekler vasıfsız...

    suçlu kim, ben miyim yoksa zaman mı?
    suçlu kim, yok olan insan mı?
  • 90'ların ortasında da var olduğunu öncesinde de gezelim görelim'in yayınlandığını dün gibi hatırladığım, küçük yaşlarda izlediğimden midir yoksa hakikaten sürükleyici oluşundan mıdır nedir izlerken de beklerken de acayip keyif aldığım ama her halükarda bugünün tv programlarına taş çıkaracak programdı. bizse şimdilerde sabah seda sayan'ın, akşam mehmet ali erbil'in izleyicisi olmaya mahkum olalım ya da televizyonumuz süs eşyası olmaya mahkum olsun.
  • ülkemiz 15 temmuz 2016 tarihinde ciddi bir dabe teşebbüsünün kıyısından döndü. neredeyse bütün geleceğimizi karartacak kadar büyük bir olay olan bu teşebbüs, neyse ki toplumun milli birlik ve beraberlik ruhu ile hareket edebilmesi sayesinde sadece teşebbüs safhasında kaldı.

    bu darbe teşebbüsünün ardından insanlar tam 27 gün boyunca sokakları terk etmediler. meydanlarda insanların bu kadar organize hareket etmesinde elbette ki yerel yönetimlerin de payı var. bu süre zarfında meydanlarda vatan nöbetine çıkan insanlara gereken her türlü destek yerel yönetimler tarafından verildi ve bu sayede milli birlik ve beraberlik ruhunun canlı kalması sağlandı.

    ülke 27 gün boyunca “kahrolsun fetö” sloganları ile inlerken bir taraftan da yavaş yavaş bu cemaatin arkasında bulunan ülkelere karşı sesler yükselmeye başladı. sokaklarda duyduğumuz “kahrolsun fetö, kahrolsun amerika, kahrolsun almanya” sloganları, her ne kadar demokrasi nöbetleri bitmiş olsa da, daha uzun bir süre kulaklarımız tarafından işitilecek.

    bu noktaya kadar yazdığım şeyleri herhangi bir makalede ya da televizyonda kolaylıkla görebilir ya da duyabilirsiniz. ancak benim bu yazıda anlatmak istediğim şey şu ana kadar, maalesef, hiçbir televizyon ya da gazete tarafından yazılmayan ve açıklanmayan şeyler.

    darbe teşebbüsünün üzerinden neredeyse 1 ay geçmesine rağmen akp sempatizanlarının bir çoğu yaşamın varoluşunu 17 aralık 2013 tarihinden başlatmak ya da fethullah gülen cemaatinin 1970li yıllardan beri etkin bir şekilde devlet içerisinde yapılandığını bağırarak savunmak isterken, akp karşıtı insanların birçoğu da bu yapılanmanın en güçlü dönemini 15 yıllık akp iktidarında geçirdiğini savunmaktalar. iki tarafın da ortak buluştuğu yer ise bu terör örgütünün arkasında bulunan ve üst akıl diye nitelendirilen ülkeler. “amerika ve almanya”. fakat gelin görün ki hiçbir medya aracı bu ülkelere karşı nasıl bir eylem içerisine girmemiz gerektiği hakkında hiçbir ipucu dahi vermiyor.

    2002 yılında akp’nin iktidara gelmesi ile birlikte ülke tam anlamı ile bir şantiyeye döndü. bu dönem içerisinde inşaat sektöründe çok hızlı bir şekilde gelişen türkiye, konut ve kamu binalarında bulunan açığı hızlı bir şekilde kapatarak ülkenin şeklini bir anda değiştirdi.

    fakat inşaat sektöründe bu kadar hızlı bir ilerleme kaydedilirken ülke, neredeyse diğer hiçbir sektörde aynı atılımı gösteremedi. özellikle ab standartları gereği kırsal nüfusun toplam nüfusa oranının %10’u geçmemesi gerekliliği nedeni ile tarım sektörü resmen durdu ve dünyanın kendine yetebilen belli başlı ülkelerinden biriyken, kendimizi bir anda fasulye ve pirinç ithal eden bir ülke olarak buluverdik.

    ülkenin lokomotifi olarak görülen inşaat sektörü amerika’nın kendini kurtarmak için fed üzerinden yaptığı düşük faiz hamleleri sayesinde inanılmaz derecede büyüdü. böylece yurtdışından aldığımız düşük faizli krediler sayesinde daha fazla konut ve daha fazla hastane yapabildik. inşaat sektörü büyüdükçe ülke, eski feodal yapı sayesinde arsa zenginliği sayesinde inanılmaz derecede zenginleşen eğitimsiz ama lüks içerisinde yaşayan yepyeni bir nesle sahip oldu.

    tabii bu zenginleşme ve lüks kullanımı sadece inşaat sektörü sayesinde gelişen kesimler haricinde de kendisini gösterdi. şöyle ki küreselleşmenin en büyük etkisi olarak dünya çapındaki firmalar artık ihtiyaçtan çok daha fazlasını üretmekteydiler. üretim maliyetleri düşmüş, karlılık azalmıştı. dünya çapındaki firmaların varlıklarını sürdürebilmesi ve daha da büyüyebilmesi için insanların sürekli bir şekilde tüketmesi gerekmekteydi. tam bu dönemde kredi kartına taksit olayı başladı ve bankalardan kredi çekebilmek kolaylaştı. artık insanlar cebindeki para kadar değil, kredi kartı sayesinde cebindeki paranın 12 katı kadar, krediler sayesinde cebindeki paranın 240 katı kadar rahatlıkla harcayabiliyordu.

    türkiye’nin hızlı bir şekilde eğitimsiz hale getirilmesi (baştan aşağı ayrı bir konu. bir yazı da bunun için yazılmalı) ile paralel olarak artan lüks tüketim çılgınlığının yanı sıra ülkedeki ar-ge çalışmalarının yokluğu ve teknolojik olarak ilerleme sağlanamaması ülkeyi dünyanın tüketim merkezi haline getirdi.

    artık üretmiyor, hazır üretilmişi çok rahatlıkla tüketiyoruz. belki bazı şeylerde treni çoktan kaçırmış olsak da yeni üretim alanları bularak herhangi bir sektöre hâkim olabilmek için savaşmıyoruz bile. şunu unutmayalım ki mevcut yapı bize üretmeden tüketmeye yönlendirmiş olsa da biz bu oyunu görmeyerek, hala ve hala bu oyuna bile bile lades dediğimiz için en büyük suçlu olan biziz.

    https://kayipkent.com/…ratejik-eylem-plani-bolum-1/
  • orçun’un, dmc etiketiyle yayınlanan tekli çalışması.

    söz & müzik: soner arıca
    düzenleme: selim çaldıran

    gökhan özdemir imzalı klibi buradan izlemek mümkün.