şükela:  tümü | bugün
  • daha önce, şu başlıkta (bkz: 24 kasım 2016 öğretmenlerimizi anlatıyoruz) hayatımızda iz bırakan öğretmenlerimizin isimleriyle frame'i doldurma teklifinde bulunmuştum. ama sallanmadı. ben yine o başlıkta kimse katılmasa da bunu yapacağımı söylemiştim ama meğerse ben bunu zaten yapmışım. şu başlıkta: (bkz: 1990/@proust)

    ... şükran çaloğlu demiştim. hayatımın (belki de bütün ailemizin hayatının) değişmesini sağlayan, eli öpülesi insan.

    sınıfta oturma düzeninde yaptığı değişikliği hatırlıyorum. bütün sıralarda kızlı erkekli oturtmuştu bizi. ben, en ön sırada, sağımda ve solumda iki kızla oturuyordum. (bu kızların ikisini de yaklaşık sekiz yıl daha görmeye devam ettim ve biriyle de bir iki yıl önce gaziantep'teki sankopark'ta karşılaşmıştım. "sen aynısın." demişti "ben?" diye sorunca "sesin kalınlaşmış." gibi bir şey demiştim ben de. kızmayın lan, ne biliyim çok şaşırmıştım. yani o kadar alakasız bir yer ve kişi ki... en son 18 yaşımda samsun'da gördüğüm biri. ama beni tanıdığı için gülüp geçmiş olsa gerek.)

    bu, aklım erince anladığım gibi, "yobazlıkla" mücadele yöntemiydi onun. yani erkekler için kızları, kızlar için erkekleri bir öcü, bir "istek uyandıran" değil; arkadaşlık edilebilecek kişiler olduğunu göstermek istemişti bence. ki bu yaşıma kadar da, çevremde binlerce örneğini yaşamama rağmen, hiçbir zaman bir "arkadaşıma" aşık olmamıştım. kızlar bana genellikle güvendi ve ben genellikle onlarla iyi ilişkiler geliştirdim. yani şöyle anlatayım: bir "piç" olmadığım gibi, aşırı derecede çekingen de olmadım. kızların "bizim proust işte." dediği biriyim ben işte. bunun temellerini belki de öğretmenim attı. iyi ki de yapmış.

    kesinlikle o klasik despot ve hoşgörüsüz "cumhuriyet kadını" değildi. bizi serbest bırakırdı. misal bu sene (belki de sonraki sene bu kadar da kasmayın bırakın anlatayım.) sınıfta bir nevi bir davet, bir kutlama yapılıyordu. (yaşa dikkat edin:10-11!) sıralar çekilmiş, ortada bir "dans pisti" oluşturulmuştu. ben de –aslında orada olup onlara katılmak için can atarken– "muhafazakar" arkadaşlarımla birlikte kös kös , sıra yığınlarının arasındaki sıralarda oturuyordum. ben, aslında, arkadaşlarım gibi "muhafazakar" değildim. annem etek ve ceket giyer, başına da "cember" bağlardı. anne tarafında da öyle yabancı gelince odadan kaçma gibi şeyler olmazdı. "erbakancı" değildik yani. babam 80 öncesinin "ülkücüsü" o zamanın "anaplısıydı." ama işte o arkadaşlar öyle yapınca, ben de onlara uymuş, orada öylece mal gibi oturmuştum. (hayal meyal öğretmenimizin bizi açmak için çabaladığını ve benim direnişimin kırıldığını, biriyle dans ettiğimi hatırlar gibiyim. dedim ya, belki de hayaldi.)

    benimle hep yakından ilgilendi. beni taktığı bir lakapla severdi. damarlarımın içinde sanki kramp gibi bir ağrı olduğunda ilaç alamamıştık, o almıştı; o seneler (mezun olduktan sonraki birkaç yıl da dahil olmak üzere) bayramlık aldı, fitre zekatını verdi. hatta aldığım ilk concon nesne (sakin olun bir "jordache" tshirt sadece) onun sayesinde alındı. şimdi yazarken bile duygulanıyorum. şimdiden söyleyeyim: geçen yıl öğretmenler gününde aradım. sizi 2013 yılına kadar bekletmeyeyim:

    + hocam ben öğretmen oldum.
    - ne! aaaa! nasıl yani?! sen nasıl öğretmen olursun?!
    + hocam kolay değil şimdi, öyle demeyin.
    - aaa, olur mu yavrum, sen öğretmen olacak çocuk muydun, tüh yazık olmuş.
    + hocam, doktora yapıyorum, yakında da öğretim görevlisi olacağım inşallah.
    - iyi bari, sen çok çalışkan bir çocuksun.
    + hocam, siz olmasaydınız ben bugünleri göremezdim. her şey için çok teşekkür ederim.
    - yok oğlum yok sende de vardı.

    ...

    neyse, devam edelim:

    öğretmenimizin, okul bittikten sonra, dışarıda görüldüğü istihbaratı geldiği zaman, onun öğrencileri çil yavrusu gibi dağılır, saklanırdık. çünkü bizi dışarıda görünce, neden ders çalışmayıp oynadığımızı soracak, bize kızacak diye korkardık. sert bir tarafı da vardı. ama en uygun dozda... gerçi bir gün...

    coğrafya dersi. öğretmenimiz sınıfa "ankara'dan çıkan bir gemi amerika'ya nasıl gidebilir?" diye sordu. dünya haritası asılı. herkesin bir cevabı var.kimi gemiyi ankara'dan alıp adana'ya, kimi samsun'a, kimi de izmir'e çıkarıp amerika'ya götürüyor.

    e öğretmenimiz de haliyle çok sinirlendi. biri (ben miydim emin değilim) tahtaya kalkıp böyle bir şeyin olamayacağını söyledi ve haritanın etrafındaki 10–15 öğrenci ancak sıralarına oturabildi.

    ve şunda: (bkz: yazarların hayatlarını değiştiren dönüm noktaları/@proust)

    yazarların ulaştıkları konuma gelmelerini ya da istedikleri konuma gelememelerine sebep olan olay, yer ya da kişidir. benimki ise: şükran çaloğlu'dur. ilkokul öğretmenim. varoş bir mahalleden (bkz: #37304310) çıktıktan sonra nispeten daha az varoş olan bir mahalledeki ilkokul öğretmenim. bende ne gördüyse artık beni bir dersaneye göndermiş ve anadolu lisesini (bkz: #34884559) kazanmamı sağlamıştı. anadolu lisesi, iyi eğitimin yanında bir vizyon da getirdi. en azından varoşlardan hatırladığım bazı arkadaşlarım gibi üniversitenin "ü"sünü rüyamda göreceğimi düşünmedim hiç. oraya gitmeliydim. gittim de. bu, kardeşlerimde de aynı vizyonun oluşmasını sağladı. hepsi de bok var gibi (zaten fakiriz amk :) patır patır kazandılar üniversiteyi. sonra? sonrası iyilik güzellik...