şükela:  tümü | bugün
  • yüreğe dokunan kelimelerin haylaz çocuğu...

    sen bende neleri öpüyorsun bir bilsen
    herkesin perde perde çekildiği bir akşam
    siyah bir su gibi yollara akan yalnızlığı öpüyorsun
    ağzında eriklerin aceleci tadı
    elleri bulut, gözleri ot bürümüş ekin tarlası
    bir çocuğun düşlerine inen tokadı öpüyorsun.
    yağmur her zaman gökkuşağını getirmiyor
    aralık kapılarda bekleyişin çarpıntısı
    bir kadının eksildikçe ömrüme eklenen
    uzun gecelerini, solgun gövdesini öpüyorsun.
    uzak dağ köylerine vuran ay ışığı
    kerpiçlerden saraylar kuruyor yoksulluğa
    ne suların ibrişimi ne gökyüzü ne rüzgâr
    sen bende gittikçe kararan bir halkı öpüyorsun.

    sakarya caddesi'nde sarhoşlar
    rakıyla buğulanmış kaldırımlarına gecenin
    yüksek sesle bir şeyler çiziyorlar.
    yalnızlık her koşulda bir sığınak bulur, diyorum
    uzanıp dudağımdaki titremeyi öpüyorsun.
    örseler acıyla düştüğü yeri
    susarak büyüyen adamların sevgisi.
    ağzında pas tadıyla bir inceliği söylemek
    bir gülünç içtenliktir, gecikmiş ve ezik
    sen bende yanlış bir ömrün tortusunu öpüyorsun.
    insanın zamana karşı biricik şansıdır aşk
    onca kapı onca duvar içinde bulur aynasını.
    sen bende neleri öpüyorsun biliyor musun
    herkesin simsiyah kesildiği bir akşam
    yıldızlarla yedirenk gökyüzünü öpüyorsun.

    sen bende, gözlerinin anne ışığıyla
    bir solgunluktan doğan kocaman bir çocuğu öpüyorsun.
  • türkülerin ustasıdır şükrü erbaş. bilmediği türkü yok gibidir.
    bir de tabii en önemlisi allahın cezası bir şairdir, çünkü öyle dizeleri vardır ki...
    al bir tane işte :
    “büyüklerin bunca uzun yaşadığı bir ülkede
    bir onur dersi midir çocukların ölümü?”

    bütün genç ölülere gitsin...
  • ''seni hiçbir dünya telaşına değişmedim ben... evlerin ve kalabalığın ağırlığını sana üstün tutmadım... yoksulluğun acısından hafif bilmedim acını...

    yenilen herkesin boğuntusuydu kaybolduğum uzaklık, yüzün her bulutlandığında... nereye gidersem gideyim seni yürüdüm hep... sevincini bir barış, bir bayram sabahı gibi taşıdım içimde... sesine güvendim, gözlerine en çok yakışan o sürekli yaz ikindisine... gökkuşağının altından geçen çocukların şımarıklığıydı, kaküllerini her araladığımda gövdemdeki ürperti...

    ağzımdaki meneviş sendin insanlara şiirler okurken... bütün öksüzlerin kederiyle baktım yüzüne, ne zaman geleceği düşündüysem... bir haksızlığı haykıran herkese senin soluğunu verdim... bütün hapislerin penceresi yaptım seni... sonra tuttum kenar mahallelerin yalnızlığını gösterdim, bir özür, bir bağışlanma umuduyla...

    kirpiklerinin ömrüme açtığı yolda yaptım bütün kavgalarımı... söze inandım, gövdene ondan çok... dönüp dönüp sana geldikçe anladım özgürlüğün aşk olduğunu... alışkanlıklara yenilmedim ben, seni bir alışkanlığa dönüştürmek istemedim yalnızca...

    çocuklar dünya karşısında yenik büyüyordu... babalarından başka doğru bilmeden yaşlanıyordu erkekler... çarşılar evleri çoktan teslim almıştı... kızlar şarkısını kimseye söyleyemiyordu... sokaklardan esen güneş değil, geri çekilme duygusuydu... annelerin sütünde ışık yoktu...

    kaba adamların kalın sesi örtmüştü ülkeyi... güzellik, insanların gelecek düşlerinden çoktan çıkmıştı... kimsenin ortak türküsü yoktu ve kimse türküsünü bir başına söyleyemiyordu... bir yere gitmeden, gelecek birisini bekliyordu herkes...

    koro halinde susuluyordu ve yalnızca yüksek sesle konuşanlara inanır olmuştu insanlar... incelik yalnızlığa dönüşe dönüşe bitmişti... şiddetin coğrafyasında elbette gökyüzü bir lükstü ve ancak yağmur yağınca anımsanıyordu...

    gittiği en büyük uzaklık evinden işi olanlara, ne aşk, ne özgürlük, ne barış anlatılabilirdi... seni korumak için karşı durdum tüm bunlara... dünyayı senden geçirerek sevdim... geri çekilmem yakışmazdı seni sevmeme...

    günlerdir yoksun... öfkeni bile özledim... nasıl bir uzaklıktan geleceksin bilemiyorum... ayrılıktan medet umar oldum... kaşlarının işaret ettiği yerde duracağım... kararan gümüşler gibi duracağım... bir ülkenin acılarına tutunarak özür dileyeceğim...

    işıklı bir korunak arayacağım sesinin kıvrımlarında... 'gelmen iyiliktir' diyeceğim... yüreğimden başka yanıtım olmayacak... bir sorudan bir soruya vuracağım seni yine... dünyanın bütün yağmurları yağacak iki söz arasında... ellerimi geçmişe mi geleceğe mi koyacağımı şaşıracağım...

    küller altındaki köz için bir yudum soluk isteyeceğim... 'aşk iki kişiliktir' sözünü düşüneceğim uzun uzun... kalkıp pencereden hayata bakacağım... alnından öptüğüm yerde ülkemsin, ağzından öptüğüm yerde kadınım, diyeceğim... bir gülüşünle çıkıp caddeleri dolduracağım...

    ömrümden öteye taşıdığım çocuk... ya sen bu ülkede doğmasaydın, ya ben aşkı herkes gibi bilseydim''
  • türkümü söyleyecek kimsem yokken, bana eşlik eden büyük üstat.

    "ayrılık ne biliyor musun?
    ne araya yolların girmesi,
    ne kapanan kapılar,
    ne yıldız kayması gecede,
    ne ceplerde tren tarifesi,
    ne de turna katarı gökte.

    insanın içini dökmekten vazgeçmesi ayrılık!

    ipi kopmuş boncuklar gibi yollara döktüğü gözlerini,
    birer damla düş kırıklığı olarak toplaması içine.
    ardında dünyalar ışıyan camlar dururken,
    duvarlara dalıp dalıp gitmesi.
    türküsünü söyleyecek kimsesi kalmamak ayrılık.

    ödünç sesle konuşan bir kalabalık içinde
    kendi sesiyle silinmek.
    birdenbire büyümesi
    gülüşü artık yaprak kıpırdatmayan bir çocuğun.
    insanın yaşlandıkça kendi kuyusuna düşmesi
    bir kadının yatağına uzanan kül bağlamış bir gövde.

    saçına rüzgar, sesine ışık düşürememek kimsenin.
    parmaklarını sözüne pınar edememek
    uzaklarda bir adamın üşümesi bir kadın dağlara daldıkça.
    ışıklı vitrinlere bakmadan geçmek çarşılardan
    çiçekçilerden uzağa düşmesi insanın yolunun.
    evlerle sokaklar arasında bir ayrım kalmaması
    ayrılık yağmurdan vazgeçiş, sudan üşüme
    yalnızca gölge vermesi ağaçların
    iyiliğin küfre dönmesi ayrılık.
    güneşin bir ceza gibi doğması dünyaya
    başını alıp gitmek gibi bir geri dönüş
    iki adımından birisi insanın, sevincin kundakçısı,
    hüznün arması, süren korkusu inceliğin.

    ayrılık, o küçük ölüm!

    usta dokunuşlarla bizi büyük ölüme hazırlayan. "
  • ‘niçin şiir’ demişler.. şöyle yanıtlamış:

    “o kadar çok neden sıralanabilir ki.. ‘hayır’ diyebilmek için; sığlığın saldırısını durdurabilmek için; iyiliğe ve güzelliğe ayna olabilmek için; edilgen bir seyirci olmamak için; yaşamın bana verdiklerine bir küçük teşekkür için; kendime saygı duyabilmek için; şiir yerine koyabileceğim başka bir becerim olmadığı için; ekmeğin ve aşkın eksiğini tamamlamak için; ölümü hak edebilmek için… tüm bunlar sonsuz sayıda çoğaltılabilir, ama hiçbirisi de tek başına ‘niçin şiir’ sorusunun yanıtını vermeye yetmez. daha akılcı, daha kapsayıcı şöyle bir açıklama yapılabilir sanıyorum: içimdeki duyguya nesnel bir karşılık yaratabilmek için… çünkü dışımdaki dünya bunu vermekten çok uzak.”
  • "herkesin başkasını konuştuğu
    bu aynalar pazarında,
    seni kimselere
    söylemeden öleceğim.."
  • demiş ki; '' insanın içini dökmekten vazgeçmesi ayrılık.''

    ne güzel demiş.
  • tanımla şiiri aynı şeymiş gibi görenlerden olmasam da (öyle olsaydı sözlük yazarlarından çıkardı en büyük şairler), ayrılık tanımının gayet şiirsel olduğunu (şiir demedim, şiirsel dedim) ve pek doğru bir noktaya parmak bastığını kabul etmeliyim. :/

    "ne araya yolların girmesi,
    ne kapanan kapılar,
    ne yıldız kayması gecede,
    ne ceplerde tren tarifesi,
    ne de turna katarı gökte.

    insanın içini dökmekten vazgeçmesi ayrılık!"
  • "gittiği en büyük uzaklık evinden işi olanlara, ne aşk, ne özgürlük, ne barış anlatılabilirdi.."
  • yalnızca

    "bunalıyoruz, çocuk, bunalıyoruz
    biçim veremediklerimizin biçimini alıyoruz"

    dizelerinin varlığı bile iyi şair olarak nitelendirilmesine yetip de artan şair kişi...