şükela:  tümü | bugün
  • 21 eylül 1986 ankaragücü beşiktaş maçında top hakeme çarpıp gol olmuş ve beşiktaş mağlup olmuştu ve o sezon beşiktaş 1 puan farkla şampiyonluğu kaçırmıştı. yani o gol olmasa şampiyondu. maçın hakemi ahmet akçay o maçtan sonra yaşadığı bir anıyı anlattı az önce bir programda.
    süleyman seba, maçtan sonra ahmet akçay'ı arıyor ve "hocam biz seni biliyoruz. bu senin ve bizim yaşadığımız bir talihsizlik oldu. bu aralar canını sıkarlar, bir kaç gün gazete falan okuma. kendini de üzme" diyor.
    hani şu "beşiktaşlı duruşu diyip duruyorsunuz. nedir lan bu duruş?" diye soranlar var ya. onlara bir örnek olsun isterim.

    edit: yıllar sonra videosunu buldum. buyrunuz efendim. https://youtu.be/bvyzaieabxm
  • "büyük başkan" sıfatını layıkıyla taşıyan belki son adam. kendisiyle ilgili naçizane bir anımı paylaşmak isterim.

    mecidiyeköy'den kabataş istikametine doğru yoldayım. otobüs gümüşsuyu yokuşundan inerken itü'nün önünde şöför frene asılıyor. meğer süleyman seba yol kenarında karşıdan karşıya geçmek üzere bekliyormuş. şöför tanıyınca durup yol verdi. seba başkan geçerken dönüp başıyla selam verdi, gülümsedi. boyu posu, koltuk altı çantası, pantolonu gömleğiyle tam bir eski istanbul beyefendisi. otobüste bütün yolcularda bir kıpırdanma, neredeyse kalkıp esas duruşa geçeceğiz.

    böyle de güzel bir adamdı, nur içinde yatsın.
  • 80'li yılların sonunda öğrendiğim efsane başkan.

    1988 ya da 1989 yıllındaydık. artık haftasonları babamın işyerine kendim gidebiliyordum. babam daha erken gidiyordu haliyle ve sabah saat on-onbir gibi eve telefon edip; anneme, kalkıp kalkmadığımı kahvaltı yapıp yapmadığımı soruyordu. eğer hala uyanmadıysam, kaldırılmam gerekiyordu. çizgi filmler biter bitmez annem, babamın çalıştığı bankaya gönderirdi beni.

    o kadar yavaştan giderdim ki, çocukluğun verdiği akılla mümkün olduğunca geç varmayı planlardım. tabi vardığımda azarım hazırdı, bunu biliyordum. bankada babam çalışırken çoğu zaman yaramazlık yapamazdım. hele ay sonuna ya da yıl sonuna denk gelen günler ise gürültü bile yapmam yasaktı. o zamanlar iş yerinde başka memur amcalar da olabiliyordu zaten. babamın amacı da buydu; babama göre bütün gün sokaklarda yaramazlık yapıp, serseri gibi dolaşağıma, çalışma disiplini edinmem gerekiyordu. o yüzden bugün bile ofiste tek başıma kaldığımda hemen o yılları hatırlarım. sadece çalışan vantiloatör-klima'nın sesi ve hafiften çalan müzik.

    işte bu 8 yaşındaki yaramaz için ofis hayatı, hayal gücüne bağlı olarak değişkenlik göstermekteydi. bazen babam dışarı çıktığında dört saattir meraktan ölüp elime almak için heyecanla beklediğim bir ofis malzemesine heyecanla sarılır ve bir gözüm kapıda bir gözüm de bu elimdeki ilginç malzemede olduğu halde bir çocuk merakıyla ve tedirginliğiyle sağını solunu kurcalardım. bu malzemeler çoğu zaman, faks makinesi, şeritli hesap makinesi, gülle gibi kalın kağıtları delebilen ve oldukça ağır olan özel presli delgeç makinesi, kocaman dev, haliyle iki elimle anca tutabildiğim tel zımba makinesi gibi son derece yaratıcı ve merak uyandıran makina ve cihazlardı. şeritli hesap makinesine dokunmam kesinlikle yasaktı çünkü üzerinde babamın yaptığı hesaplar varsa ve ben de bir tuşa bastığımda hesap karışırsa yandığımın göstergesiydi. eskiden bu cihazı kurcaladğımda, söylemeye korkardım. ancak bir keresinde saatlerce çalışmadan sonra hesabın yanlış çıktığını gören babam benim oynadığımı farkedince, kulaklar erimişti. o yüzden eğer merakıma yenilip hesap makinesi ile oynarsam kesinlikle hangi tuşa bastığımı söylerdim babama. yoksa aynı hesabı babam gece geç saatlere kadar tekrar yapardı ve ben de onun yanında ceza olarak kalırdım. faks makinesine bazen faks gelsin diye saatlerce beklediğim de olurdu. faks makinesi çaldığında cevap sinyalinin nasıl verileceğini öğrenmiş ve artık hafta sonları bu görevi ben almıştım.

    gene bir hafta sonu babam hava almak için dışarı çıkmış ben de ofis malzemeleri ile her zamanki birliktelik mesaime başlamıştım. tel zımba makinesini boşalana kadar basmış ve tam yerine koymuştum ki babam içeri girmişti. yarım saatlik bir çalışmadan sonra elindeki dekont öbeğini zımbalaması gerekiyordu. içini yeni doldurduğu telleri olduğu halde zımba makinesina bastı, bir çocuğa göre oldukça güçlü baba elleriyle. ama nafile, zımba bitmişti. bu sahneyi çok iyi hatırlıyorum babam çaktırmadan bana bakıp gülümsemişti. ben de sanki olanlardan bihabermiş gibi sağa sola şapşalca bakıyor numarası yapıyordum ki, babamla göz göze geldim: "oğlum ne zaman boşalttın bunu gene, daha yeni doldurdum" demesiyle "gel buraya" diye hafiften çıkışması bir oldu. çaresiz kulaklar gene eriyecek diye düşünürken, babamın vicdanına bırakarak kendimi yanına gittim. masasının önündeki sandalyeye oturttu beni. bu daha kötü oldu çünkü kulakların karşılığından gene özgür kalabilirdim. ancak bu sefer tam önünde oturuyordum ve bu hiç bir yere kıpırdayamayacağım anlamına geliyordu. bir süre bu sessiz ve sıkıcı bekleyişten sonra şeritli hesap makinasıdan başını bana doğru kaldırdı ve peş peşe sormaya başladı. duraksamadan cevap vermem gerektiğini biliyordum...

    -beşiktaşın kalecisini söyle bakayım.
    -zalad
    -forvetlerimizi say hemen, çabuk!
    -metin, ali, feyyaz.
    -en çok gol atan hangisi?
    -feyyaz uçar.
    -orta sahayı söyle bakayım.
    -şifo mehmet, atom karınca rıza
    -metin'e ne diyoruz?
    -sarı fırtına
    -recep'e ne diyoruz?
    -takoz recep.
    -teknik direktörümüz kim?
    -gordon milye (milne'yi bir türlü söyleyemezdim)
    -başkanımız kim peki?
    -...

    donup kalmıştım. belki daha önce söylemişti kaç sefer, ama hatırlayamıyordum. şeritli hesap makinesini kırsam her halde kaşlarını bu kadar çatmazdı babam. bir daha sorduğumda "süleyman seba diyeceksin. efsane başkanımız süleyman seba diyeceksin" diye azarladı güzelce. sonra beşiktaş sınavına kaldığı yerden devam etti.

    -bir stad tezahüratımızı söyle bakayım.
    -bir-ki-üç gol yetmez... diye başladığımda çoktan "fanta"m çaycıya ısmarlanmıştı.

    işte bu güzel anının hatırına seni unutamam "efsane başkan sülayman seba". babamdan bana hatıra/miras kalan beşiktaş"ın efsane başkanısın sen. "süleyman seba" adı geçince pala bıyıklı, kalın paltolu babamın bir arkadaşı diye canlanırdı gözümde hayalin. çünkü babam çok önemsiyordu, çok seviyordu seni. ruhun şad olsun. benim için babama çok selam söyle, 100. yılda sokaklarda sabaha kadar dolaştığımızı anlat... asla "ahmet dursun, seba gitsin" diye bağırmadığımı da söyle yoksa çok kızar bana.
  • 37 yaşındayım, bir damla gözyaşı borcum vardı sana, onu da bu gece döktüm başkanım.
  • hani ailede çocuklara tutacağı takımla ilgili anlamsız bir baskı vardır ya, enişten ister ki a takımlı olasın, dayın ister ki b takımlı olasın, bana da vurmuştu çocukluğumda. rüzgar nereden eserse oraya eğilirsin ya kimseyi kırmamak için, öyleydim ben de. bu nereye gitsem değişmedi. 8 yaşımdayken kendi hayatımla ilgili sadece bana ait olan ilk kararı vererek beşiktaşlı olmayı seçtim. çünkü beşiktaş farklıydı. kavganın dövüşün dışındaydı. başka takım taraftarları birbirlerini yerdi ama herkes başka görürdü beşiktaş'ı. ben beşiktaş'ı kazandığı kupadan, şampiyonluktan değil bu farklılığından ötürü sevdim. benim gibi de onlarca insan olduğuna inanıyorum.

    aradan bu kadar sene geçince görebiliyorum ki benim jenerasyonumda beşiktaş'ı "farklı" kılan süleyman seba'dır. bilmiyorum yetişirken saray görgülü halası ve eniştesinin yanında olamasından mıdır ama terbiyesi -kendisi defolun kelimesini aktarmadan önce bile afedersiniz der-, haysiyeti, karizması ile pırıl pırıl bir adamdır süleyman seba. veda ederken söylediği gibi 97 yıllık camianın 57 senesinde bilfiil, ondan sonraki 13 yılındaysa gönlüyle hep vardır. her ne kadar önce kabul etmese, "beşiktaş'ın tek onursal başkanı hakkı kaptan'dır" dese de beşiktaş'ın ikinci onursal başkanı olmuştur rahmetliyle birlikte. 22 kupalık sportif başarı bir kenara, 1 nisan 1984'ten o kara 13 şubat 2000 gününe kadar beşiktaş'ın başında kalmış, kulübü pislikten, çamurdan uzak tutmuş bir adamdır. sağolsunlar son 10 senelik dönemde gelen basiretsizler yüzünden çolun çocuğun ağzına düşürülen "beşiktaşlı duruşu" o ve onun gibiler sayesinde var olmuştur.

    "1984 yılında huzurlarınıza hangi heyecan ve duygularla geldiysem, bugün de huzurlarınızda aynı heyecan ve duygularla başım dik, gönlüm rahat ve huzur içerisinde sizlere veda ediyorum."

    nazarımda, memlekette süleyman seba kadar güzel adam yok denecek kadar azdır.

    sevinmek için sevmedik! allah sizi başımızdan eksik etmesin büyük başkan, biz bu kulubü siz ve sizin gibiler sayesinde sevdik. geç de olsa doğum gününüz kutlu olsun. hoşlanmazsınız biliyorum ama ellerinizden öpüyorum.
  • x kişisi henüz 24 yaşlarında bir gençtir. babadan atadan sağlam fenerbahçelidir. büyükçe bir şirkette muhasebeci olarak çalışmaktadır. şirkette çalışan bjk üyeleri aralarında para toplamışlardır ve kulübe yardım - aidat mahiyetine ileteceklerdir. şirket'in en yaşlı beşiktaşlısı herkesin saygı duyduğu ağabey dediği kişisi parayı bir zarfa koyarak (evet eft mefhumu henüz yoktur o dönem) şirketin en küçüğüne vererek (kıdem olayı) yakında bulunan bjk kulüp binasına götürmesini ve parayı seba'nın sekreterne bırakmasını rica eder. x kişisi yola çıkar. kulüp binasına gelir. kapıda ki görevliye meramını anlatır. görevli seba'nın makamının olduğu kata kadar kendisine eşlik eder. sekreterin önündeki bekleme koltuklarına oturtur. x kişisi bir an önce zarfı bırakıp kaçma niyetindedir. zira karnı çok acıkmıştır. birazdan seba'nın sekreteri başkanın odasından çıkar. göz göze gelinir. x kişisi yerinden kalkar meramını sekreter'e de anlatır. sekreter zarfı almaz. kapıyı çalar ve seba'nın odasına girer. çıkınca x kişisine odayı göstererek ''buyrun der''. x kişisi heyecanlanır. kem küm eder, ama içeri girer. kendisinden neredeyse 35 yaş büyük bir adam'ın, bjk başkanının, hepsinden öte süleyman sebanın karşısında, elinde içinde üç kuruş para olan bir zarfla durmaktadır. başkan koltuğundan kalkar. kibarca ceketini ilikler ''hoşgeldin delikanlı'' der. x kişisinin elini sıkar. koltuğa oturtur. çay kahve sorar, istemeyince yemek sorar. israr eder. çay'a razı eder. x kişisi nereden ve neden geldiğini söyler. başkan teşekkür eder. telefonla sekreteri çağırtır makbuz kestirir. x kişisi zarfı sekretere teslim etmiştir. müsade ister. fakat başkan bırakmaz. ve neredeyse yarım saat kendisiyle sohbet eder. sohbet boyunca takım taklavat işleri pek konuşulmaz. hayat konuşulur, memleket konuşulur. süleyman seba sohbet bitiminde ayağa kalkar. x kişisinin elini sıkar. ve odasının kapısına kadar değil. binanın kapısına kadar ona eşlik eder.
    saygı adamıdır süleyman seba. bir ekoldür. bjk'da değil türkiye spor tarihinde özel bir yeri olan adamdır.
  • beşiktaş'ın hakkı yeten ile birlikte iki onursal başkanı'ndan biridir. her ne kadar kendisi bu ünvanı her zaman ve her şekilde reddetse de. söze nasıl başlayacağım, ne yazacağım hiç bilmiyorum. ne yazacağım hiç bilmiyorum. ama anasını sikeyim kendimi yazmak zorunda hissediyorum. 2 gündür kendimi kapadım, kimseye tek bir kelam etmiyorum. ağzımı açmıyorum, konuşmuyorum, konuşamıyorum. ağlıyorum durduk yere. duvarları seyrediyorum boş boş. dostlar alışverişte gözüksün misali salak salak rutin konuşmalar, aptal aptal espriler yapıyorum ama aklım hep başka yerde amına koyim. süleyman seba çok başka bir adamdır, gerçek bir beşiktaşlı için. hele benim gibi bir hikayesi olan bir beşiktaşlı için.

    ben çocuktum, ufaktım. beşiktaş o vakitler ülkenin en büyük takımı. geleni geçeni mahvediyor. öyle büyük bir korku var ki rakiplerde, o beyaz "beko" reklamlı formayı gördüklerinde bile tırsıyorlardı. hatırladığım tek şey ne biliyor musun, beşiktaş bütün takım olarak bir yerde toplanmış. sunucu cenk koray, kaptan rıza çalımbay, böyle şarkı türkü çığırıyorlar tüm takım. seba da bir köşede alkışla ritm tutuyor. yanında şevket belgin var. masada rakılar var. seba da keyifli keyifli çekiyor rakıyı sonra hülya avşar geliyor, mikrofonu seba'ya tutuyor rahmetli de eski dostlar'ı patlatıyor ordan sevinçli bir tondan. bu, tam olarak bu. olay bundan ibaret. tüm çocukluğumuz, belki bazılarımızın gençliği, kimilerinin orta yaşlı ve çoluk çocuk sahibi olduğu zamanlar, kiminin dede olduğu zamanlar. ama dün o ölünce bizim çocukluğumuz öldü be amına koyim. beşiktaş öldü. sadece bir adam ölmedi. temsil ettiği tüm her şey öldü. her şey sanki, bir anda böyle çekti gitti. biz ardından böyle hiçbir şey yapamadan bakakaldık. hiçbir şey yapamadık. sanki elimizdeydi, ve biz hiçbir şey yapamadık. böyle kaldık. ağladık sadece, boş boş birbirimize baktık.

    ben 28 yaşındayım, o zamanlar çocuğum tabi. avcılar'da oturuyorum. mahallede bir abi var, diyorlar ki bu beşiktaş'ta oynuyor falan. bizim avcılar'da meşhur bir ersin birahanesi var, onun yanında bir tane demirci dükkanı vardı. oranın sahibinin oğlu, feyyaz. avcılarspor'da oynuyor. 17 yaşındayken beşiktaş istiyor bunu, bu da gidiyor. 18 adet forma ve 2 adet futbol topu karşılığında transfer oluyor. o zamanın avcılar yöneticileri "bizim için beşiktaş'a oyuncu vermek şereftir" deyip böyle sembolik şeyler istiyorlar. feyyaz da gidiyor. ali-metin-feyyaz üçlüsü de böyle tamamlanıyor. beşiktaşlıyız ama feyyaz gol attığında hep ayrı bir sevinç oluyor, öyle hissediyoruz. hakkaten de objektif olarak baktığımızda en zeki ve içlerinde en yeteneklisi de şimdi feyyaz'dı. sonra metin, sonra da ali gelirdi. öyleydi. feyyaz abi'den feyiz alarak büyüdük biz de. avcılar'da oynayacak sonra da beşiktaş'a transfer olacaktık hepimiz sözde. öyle de oldu aslında, ailemden gizli futbol oynuyordum ben. babam profesyonel oynamama karşıydı ama annemden izin koparmış, gizli gizli oynuyordum. beşiktaş'a da gitmiştim, seçmelere gireceğim. kimsenin haberi yok. o vakitler ne metro var, ne metrobüs var. avcılar'dan beşiktaş'a gitmek işkence. baba baba değil zaten yavşağın teki. haberi de yok. bir abi var sağolsun o götürüyor beni ama sanma ki abide de araba var amına koyim. yanımızda bir büyük bulunsun hesabı mahalleden bir abi sırtlamış beni, avcılar - topkapı hattına zıplamışız, topkapı'da ineceğiz ordan da kabataş'a geçip yürüyeceğiz falan. neyse 3 saat süren bir yolculuktan sonra varıyoruz tesislere. fulya tesisleri. bakmaya kıyamazsın, öyle güzel. antrenman sahasına çıkmadan önce bir tane böyle mübaşir kılıklı denyo bir hoca var, adımı soyadımı ona söyledim. baktı "hee var" dedi, sonra 3-4 metre ileriye gittim ordaki yeleklerden birini aldım. sahaya çıktım, amına koyim yeleği giyerken gözüm bir ilişti tribüne, sanki rahmetli dedem izliyor...

    ben beşiktaş'ın seçmelerine gittiğimde 11 yaşında falandım. ben dedemi 1996 yılında kaybettim. biz ahıskalıyız, seba çerkes. aynı toprağın insanıyız. rahmetli dedem de seba'ya tip olarak inanılmaz benzerdi. uzun boylu, ipince bir adamdı. sol kolunda böyle altın bir zincir vardı, sigarasından çekip maçı izliyordu. ulan dedem izliyormuşcasına oynamaya başladım. cidden futbol oynamış olanlar bilirler, hani böyle çok sevdiğin biri izler, sen de onun izlediğini bilirsin ona göre top oynarsın ya aynen öyle oynuyorum. inanılmaz hırslıyım, sanki dedem izliyor beni. 30 dakika sürem var, göster kendini gösterebildiğin kadar. 30 dakika sonunda bizim yelekli takım, yeleksiz takımı 5-1 yendi. ayıptır söylemesi 3 tane de ben attım. ama almadılar beni. niye bilmiyorum, almadılar. küsmedim, kırılmadım, üzülmedim. "bir gün burda oynayacağım, ne olursa olsun" dedim ve çıktım gittim. seba ile konuşamadım o gün, konuşsam muhtemelen ağlardım. çektim gittim. aradan 2 yıl geçti o vakitler 1. liginden(şu zamanın ptt ligi) bir takımda oynuyorum, beşiktaş ile oynayacağız. ulan nasıl bir his var ya, şimdi düşünüyorum da "ben normalde xsporluyum ama profesyonel bir futbolcuyum o yüzden fenerbahçe'de de galatasaray'da da oynarım" tribi yalan amına koyim. vallahi yalan, billahi yalan. çok iyi topçuydum ben zamanında. kodum mu sokardım içeri kaleciyi. stoperi, sağ beki falan top yüzü görmezdi top bendeyken. ne kaybederdim, ne de haybeye pas verir, orta açardım. dikine oynar, kazanırdım. ama ne sikim olduysa o gün oynayamıyorum amına koyim. formayı görüyorum, amblemi görüyorum, kaleciyle karşı karşıya kalıyorum normalde golü atmam 2 saniye sürecekken topu nerdeyse taca vuruyorum ve bunu da isteyerek yapmıyorum. son dakikalarda orta sahanın biraz ilerisinden topa bir vurdum, gol oldu ama maç 3-1 bitti. kaybettik. belki 10'a 3 kazanacağımız maçı 3-1 kaybettik ve benim yüzümden kaybettik. fenerbahçe'ye de galatasaray'a da karşı oynamış ve her maçta hayvan gibi top oynamış, o maçları da kazanmış ben, o maçta eli ayağı buz tutmuş bir gerizekalıya dönüşmüştüm. maç boyu yapabildiğim tek olumlu hareket, maçın sonunda atılmayacak yerden attığım bir goldü. başka da bir şey olmamıştı ve o bizim şeref sayımızdı. maçı izleyen kimse yoktu, ne seba ne başka bir yönetici bilmem ne. ama torpilcilik o yıllarda vardı. he benim pederin vardı torpili ama yavşağın teki olduğu için ve bana sürekli "oku adam ol" dediği için beşiktaş'ta aslında bundan ötürü oynayamadım. ilerleyen dönemlerde de bir avrupa işi oldu, yine babam yüzünden gidemedim. futbol hayatım bitti, aynı dönemde de seba gitti. tam böyle 1-2 ay falan var benim futbol hayatımın bitip, seba'nın başkanlığı bırakıp bilgili'nin gelmesiyle.

    çocuğum hâlâ ergen denemez. herkes seba gitsin diye bas bas bağırıyor. bilgili'nin para saçtığı tribüncüler "ahmet dursun seba gitsin" diye götlerini yırtıyor adeta. rahmetli islam çupi'nin o vakitler bir yazısı vardı "istanbullu olmayan, tesis nedir bilmeyen sonradan gelen beşiktaşlı olmayan beşiktaşlılar bağırıyordu" diye. aynen öyleydi durum. seba hani bu klişe tarif ettiğimiz "eski istanbul beyefendileri" tribinde olan son adamlardan biriydi. o başkanlığı bırakınca ağlamıştım, bana o güzel çocukluğu yaşatan adam artık yoktu. yerine ne idüğü belirsiz bir adam gelecekti. hakikaten de öyleydi. fikret orman'ın aynısı gelmişti. biraz cebinde para olan playboy tribinde bir başkanımız olmuştu. erdal acar'ın daha böyle kulüpten falan anlayanı yani. neyse aradan bir yıl falan geçti, beşiktaş'tayım akaratler tarafında seba'yı gördüm. o pos bıyığı, ince takım elbisesi, fuları, garip takım elbisesi. ulan dedim, "kaybedecek neyin var ki git konuş aq" ben de okuldan geliyorum. askeri lise'de istanbul'da oturanlara evci izin vardı. cuma çıkardın, pazar dönerdin. bir cuma günü rastlamıştım, gittim yanına "merhaba" dedim ve oturdum. anlattım, anlatırken de ağladım. yaşım 14. bana sarıldı, beni öptü. "olsun" dedi "olsun" baktı tekrar "hiç üzme kendini bunlar için." dedi ve o hiç hatırlamayacağını umduğum maçı bile hatırladı. bana "sen çok iyi bir fitbolcuydun ama artık daha mukaddes bir vazifeye aitsin" dedi, bir fotoğraf çekildik. o gülerken, ben ağlarken. öyle bitti gün.

    bilmezdi ki seba, ordu içinde de devlet içinde de bir ton orospu çocuğu var. gerçekten onun ilkelerine ve öğretilerine bağlı kalarak "kimsenin adamı olmayın" prensibiyle yaşayan adamı barındırmıyorlardı. haliyle saçma sapan şeylere baş kaldırdığında kavga çıkıyor, kavgaya giriyorsun ve olaylar büyüyordu. ben seba'yla büyümüş bir beşiktaşlı olarak onun o beyefendiliğini, onun o naifliğini her zaman örnek almıştım kendime. kimsenin de adamı olmadım. he en nihayetinde beni mektepten attılar, üzülmedim de. çünkü sistem, çünkü amına koyduğumunun konjonktürü bunu gerektirmişti ve ben yavşak babamdan değil aslan dedemden beşiktaşlıydım. belki 5 yıl daha fazla yaşasa çok farklı bir konumda olabilirdim ama mukadderat. olmadı, ben de kendimi ibneliklere karşı savunmayı öğrendim. seba başkanlığı bırakmış, futbolcu olamamışım, beşiktaş'ta oynayamıyorum, askeri lise'den atılmışım, tüm hayallerim yıkılmış, mahvolmuş bir haldeyim ama hâlâ bir umudum var hayata karşı...

    yıllar geçti, bir kimsenin adamı olmadığım için, eş dost torpili de olmadığı için, pederde de para olmadığı için hâlen daha bir sikim olmadı halk tabiriyle benden. halkın amına koyayım, cebe para girmiyor o ayrı da ne bileyim bir iş güç sahibi olamamak falan koyuyordu. lakin hayatın sıkıntılarını bir nebze de olsa beşiktaş ile unutmaya çalışıyordum, çalışıyorduk. o da olmadı. seba'nın %1'i etmeyecek adamlar başkan oldular. "yakışıklıyım" diye röportajlar yapıp, "ben şunu yapıyorum, ben bunu yapıyorum" diye caka satmaya başladılar. "kulübü sen bu büyük haline getirdin" dendiğinde "estağfurullah, iyi bir şey yaptıysam ne mutlu beşiktaşlılara" diyen adamın koltuğundaki adamlar bunları der olmuştu. sonra? sonrası hep hüsrandı, ama hep bir yana umudumuz da vardı. "seba hayatta be boşver" diye. öyleydi de ama taa ki düne kadar işte.

    o ölünce çocukluğumuz da öldü. o ölünce beşiktaş öldü be. masasındaki; cenk koray, hikmet belgin de çok çok uzun yıllar önce ebediyete intikal etmişti, baba hakkı, şeref görkey ve niceleri daha gitmişti. ama bir o vardı, hem efsane başkan, hem efsane futbolcuydu. vedat okyar'ı, yusuf tunaoğlu ve daha niceleri göçmüştü ama seba dimdik ayaktaydı. 500 yaşında bile ölse hislerimiz daha az olmazdı. lakin bir takım orospu çocukları, bir takım şerefini karakterini siktiğim, bir takım insanlıktan nasibini almamış, kendini bir sikim sanan, ne idüğü belirsiz yavşak "88 yaşındaki adamın ölümüne üzülüyorsunuz yhaa prim peşindesiniz" diye ortamlarda "ölene niye üzülüyorsun" diyerek prim yapma, rt ve fav alma kaygısı taşıyarak, "aslında ben çok cool'um" tribine yaslanarak yaşamaktaydı. seba bir insandan öte bir mihenk taşıydı. bizlere babamızın öğretmediği ve öğremeteyeceği, onuru ve gururu öğretti. bizlere nasıl dik durulacağını, bizlere nasıl beşiktaşlı olunacağını öğretti. güzel ve naif zamanlar hatırlanırdı adını her duyduğumuzda, bizim çocukluğumuzdu seba. beşiktaş'tı seba. her şeyimiz beşiktaş'tı. şimdiki koltuğunda oturanlara baktıkça "beşiktaş için bir şey yapmak istiyorsanız kimsenin adamı olmayın" sözü hatırlarımıza düştükçe içim burkuluyor. birkaç saat sonra bu adamı gömeceğiz. karısı yok, çocukları yok. ömrü beşiktaş'a adanmış bir ömür ve bunu fanatizme yoruyorlar. ben bunların aklını sikeyim ve bunu da muhaliflik adına, bilmem ne adına yaptıklarını savunuyorlar. seba'yı ağzınıza almayın dilinizi kökünden söker götünüze sokarım orospunun evlatları.

    seba hiçbir zaman ölmeyecek, sonsuza kadar yaşayacaktır. ölen çocukluğumuz, ölen hayallerimiz, ölen neşeli günlerimizdir. seba'nın şampiyonluk zamanları kurduğu o içki masalarından geriye kalan tek şey içki oldu. onu da keyiften değil kederden içiyoruz artık. ortada ne iyi top oynayan bir beşiktaş var, ne menfaati dışında bir şey yapan yöneticiler, ne para haricinde top oynayan futbolcular, ne de efsaneler var. hiçbir şey yok artık. dünya gün geçtikçe daha boktan bir yer oluyor ve seba'nın göçüşü bunu tekrar zihnimize bir çivi gibi çakıyor. şu siktimin dünyası, her gün boka batarken adını hatırlayıp "hiç değilse nefes alıyor" deyip umutlandığımız tek adam, tek insandın sen seba. tüm gerçek beşiktaşlıların babasıydın. artık sen de yoksun, sen ölünce beşiktaş da öldü. hoşça kal güzel adam, hoşça kal güzel insan. sen tıpkı beşiktaş gibi sonsuza dek hatırlanacaksın, yaptıkların, yapmaya çalıştıkların, nesilden nesile geçecek. ama seni indiren, 3 kuruşa sebep birilerinin köpekliğini yapanlar asla affedilmeyecek. mekânın cennet olsun çerkes yiğidi, hoşça kal...
  • içi kıpır kıpır 40 bin kişiyi tek bir hareketi ile susturabilen ve kendinden utandırabilen en beyefendi büyük başkandır.

    deli dolu olduğum zamanlardı.
    inönü stadındaydık.
    oturduğum yerden süleyman seba'yı görebiliyordum.
    yanında metin aşık vardı.

    birden bire 40 bin kişi
    metin ,
    aşık,
    söyle sen kimsin,
    seba'nın bıyıkları götüne girsin diye bağırmaya başladık.

    çok mutluyduk
    ne güzel tezahürat bulmuştuk lan.
    çok matraktık biz, süper alemdik.
    bıraksalar doksan dakika boyunca aralıksız anırabilirdik.

    ilk tezahürat biter bitmez süleyman seba, işaret parmağını dudağına götürerek "sus" işareti yaptı.
    orada bulunan 40 bin kişi bir anda sustu. stadı bir anda sessizlik kapladı.

    allah rahmet eylesin büyük başkan...

    buradan gecikmiş özrümü sayın metin aşık'a iletmeyi bir borç bilirim.
  • ıstanbul'a 1990ların sonunda gelmiş idim. sanırdım ki sokaklarda her gün bir ünlü ile karşılaşacağım.

    karşılaşmadım.

    ta ki 98'in yazında namlı kebap'ta mezelerin önünde tabağı tepeleme doldururken arkamda sabırla bekleyen adamı fark edene dek.

    artık nasıl doldurduysam dakikalar sonra yerime yönelecek iken arkamdaki amca "evladım bir zeytinyağlı dolma eksik kaldı, ağlamasın sonra onu da al" dedi gülümseyerek.

    bir döndüm ki seba başkan.

    uyyy

    ne diyeceğimi bilemedim. nasıl hitap edeceğimi... bir de heyecan bastı.

    "başkanım, onu da 2. sortide alırım, bu maç öncesi ısınma, antrenman." deyiverdim.

    gülüştük..

    yerime oturdum. rakı geldi. doldurdum kadehi ve masasına gidip, şerefine kadeh kaldırdım. o da kaldırdı. gene gülümsedi.

    sarılıp bir de elini öpeydim keşke..

    bu büyük adam benim gençlik fobim beşiktaş'ın efsane başkanı idi. ne gariptir ki ergenliğimi bana zindan eden o takımın o başkanına karşı hissettiğim yegane duygu hürmet ve de saygı idi.

    beşiktaş'a gıpta etmemin ve beşiktaş'ı bi parça kıskanmamın belki de tek sebebiydi.

    ne metin'leri, ne ali ne de feyyaz'ları.

    sadece seba'larıydı. büyük başkanları süleyman seba'larıydı.

    nur içinde yat büyük başkan. huzur içinde uyu büyük insan...
    seni hepimiz çok sevdik...
  • sandalyede oturan kendisi ile resim çektirmek için eğilen şahsıma, ''beşiktaşlı eğilmez'' diyerek eğilmeme izin vermeyen büyük başkan.

    o sözden sonra afallayıp o resimde hayatımın en sikko bakışlarından birini atmışımdır.