şükela:  tümü | bugün
  • yıllar önce, istiklal caddesi trafiğe açıkmış. "sun ra" konseri için trafiğe kapatılmış ve grup bir kamyon üstünde çalarken kamyon taksim - tünel arasında gidip gelmiş... izleyenler haliyle çok kalabalıkmış. bu kadar uç bir müzik yapan bir adamı, istanbul'da başka türlü bu kadar insana dinletemezlerdi herhalde.

    (8 yıl sonra gelen edit: sene 1990'mış, ornette öyle dedi.)
    (15 yıl sonra gelen ikinci edit 15 nisan 1990'mış, susayaci öyle dedi)
  • (bkz: big band)
  • dinlediğim en deneysel jazz grubu..
    epey yorucu.
  • (bkz: nuclear war)
  • bahsedilen taksim konseri'nin fotografi babylon'un duvarında sergilenmektedir.
  • sun ra'ya "yuh!" dedirtecek kadar bağlanmış, ona resmen tapan bir blog için bkz:

    http://intergalacticresearch.googlepages.com/

    meraklıları, buradaki bütün linkleri eşelemeli.
  • avant-garde? experimental? ya da sadece "marginal?"

    tam olarak ayıramıyorum bu adamın yaptığı müziğin türünü, ancak şu bir gerçek: inanılmaz kayıtları, inanılmaz besteleri var. afrofütürist yaklaşıyor müziğe, tıpkı pharoah sanders gibi cazı kökleriyle buluşturmak isterken hammond b-3 ya da fender rhodes kullanabiliyor, big bandleri dize getirip "arkestra"sını çoktan oluşturmuş bile.

    hakkında düşünülecek ve yazılacak çok şey var, lanquidity ile bunu bir kez daha anladım.

    sun ra...

    belki de caz dünyasından geçmiş en enteresan şahsiyet olan, piyano, org ve synthesizer konusunda aşmış bitirmiş, filozof, ozan, besteci ve orkestra şefi. modern zamanların da ötesindedir, zaman kavramının ta kendisinin de.

    nüfus belgeleri gerçek adının herman poole blount olduğunu ve 1914 yılında alabama/birmingham'da doğmuş olduğunu göstermektedir. ancak sun ra bu gerçekleri sürekli inkar etmiş ve aslında dünyalı olmadığını, satürn gezegeninden yeryüzüne 1055 yılında görevli olarak gönderildiğini iddia etmiştir. dünya üzerinde adının herman olabileceğini (aslında annesi adını koyarken vodvil kökenli afro-amerikan illüzyonist "kara herman"dan esinlenmiştir), ancak hiçbir zaman blount soyadını taşımadığını söyleyen sanatçının soyadı gerçekten de lee olabilir (annesi iki kez evlenmiştir). çocukluğundan itibaren çevresinde sonny diye çağrılan ra'ya 10. yaşgününde annesi bir piyano satın alır ve müzik o günden itibaren yaşamının eksenini oluşturur. sanatçı nota okumayı bilmesinin ve piyano çalmasının doğal yetenekleri arasında olup hiç bir ders almadığını iddia etmişse de, önce lula randolph’un, lise yıllarında da pek çok profesyonel müzisyeni yetiştirmiş olan john t. "fess" parker’ın öğrencisi olmuş, ardından alabama'daki a&m üniversitesi'nde müzik eğitimi almaya başlamıştır. ortaokul ve lise yıllarında fletcher henderson ve duke ellington orkestraları’nı ve fats waller’ı konserlerde izleme olanağı bulan delikanlı, fırsat buldukça hem solo piyanist olarak, hem de rhythm & blues gruplarında sahneye çıkmıştır. bu yıllarda bir yandan büyük jazz ustalarının plaklarını toplamaya başlamış, öte yandan da avrupalı bestecilere merak sarmıştır. 20 yaşında, daha alabama'da okurken, chicago'daki müzisyenler sendikasına kaydolan sonny lee, bir yıllık eğitimin ardından üniversiteyi bırakır, orkestra elemanlarına 18. yy fransa'sının kıyafetlerini (perukalar ve dantelli gömlekler de dahil) giydiren oliver bibb'in topluluğuna katılır. sanatçının ilerki yıllarda kullandığı egzotik sahne kıyafetlerinin kaynağında bu deneyiminin yattığı varsayılmaktadır.

    2. dünya savaşı sırasında göreve çağrıldığı halde orduya katılmadığı için 3 ay hapis yatan ve kendi adına kurduğu bir orkestrayla jelly roll morton, charlie barnett ve duke ellington'ın müziğini seslendiren sonny blunt (ya da lee), 1945 yılında chicago’ya gider ve club delisa'da aranjör olarak çalışmaya başlar. ertesi yıl bu kulüpte konserler veren fletcher henderson'ın orkestrasına aranjör-piyanist olarak katılır. 1948’te, kısa bir süre için tenor saksofoncu coleman hawkins ve kemancı stuff smith'in üçlüsünde görev alır. bu arada incil'in yanısıra eski mısır mitolojisini ve ermeni mistik gürciyev'in öğretilerini inceleyen bir gruba katılır. o dönemde, insan olmayıp meleklerin soyundan geldiğini, kozmik yaratıcının hizmetkarı olduğunu ve onun mesajını karanlıklar içindeki dünya'ya iletmeye geldiğini iddia etmeye başlar. ismi de artık le sony'r ra olmuş (20 ekim 1952’den itibaren kimlik ve pasaportunda da resmen kullandığı bu isimde, "ra" eski mısır'ın güneş tanrısına ithafen, "sony" kendi deyimiyle "heliocentric / güneş merkezli" inanışı nedeniyle (ancak bunun çocukluktan gelen lakabını çağrıştırdığı kuşkusuzdur), "le" aile soyadını anımsatmak için kullanılmıştır; "r" harfini ise özel bir gücü bulunduğuna inandığı 9 harfli bir isme sahip olmak için ilave etmiştir!) ve sahne adı olarak da sun ra'yı kullanmaya başlamıştır.

    çocukluğunda flash gordon ve buck rogers gibi hayali uzay kahramanlarına düşkün olduğunu bilenler, onun ilerki yıllarda uzay ve eski mısır temalarını birleştiren mistik bir müziğe eğilmesini ve bestelediği eserlere "saturn", "space is the place", "cosmic chaos", "travel the spaceways", "astro black", vb isimler vermesini yadırgamamışlardır. ilginç olan husussa, uçan daireler, uzaylı ziyaretçiler, uzaylılar tarafından kaçırılmalar gibi, abd’de ancak 1950’li yılların ortasından itibaren popüler olacak bazı kavramların, çok daha önceden sun ra’nın söylemleri arasına girmiş olmasıdır. müzisyenin 1951 yılından itibaren, önce bir üçlü olarak kurduğu ve “space trio” diye isimlendirdiği topluluk zaman içinde büyür ve "arkestra" adını alır. bu toplulukla sarah vaughan, ray charles, dakota staton gibi ustalara da eşlik eden sun ra, arkestra'yı 1955'ten itibaren bir big band'e dönüştürür ve özellikle tenor saksofoncu john gilmore ile alto saksofoncu marshall allen’in katılımlarıyla, ertesi yıldan itibaren kendi adına plak kayıtlarına başlar. yine ilk kez bu dönemde, sun ra ve arkadaşları sahnede eski mısır ile bilim-kurguyu birleştiren ilginç tasarımlı giysi ve başlıklar giyerler. sun ra kısa sürede chicago’daki afro-futurist underground çevrenin efsane gurusu olur. zaman içinde "the solar myth arkestra”, "blue universe arkestra”, "the jet set omniverse arkestra”, “astro-infinity arkestra”, vb farklı isimlerle anılacak olan arkestra’nın çekirdek kadrosuyla, 1961’de chicago’dan montreal’e geçen ve birkaç ay sonra new york'a taşınan sun ra, burada bir stüdyo tutar ve etrafına topladığı müritleriyle komün hayatı yaşamaya başlar.

    altmışlarda, elektrikli piyano ve orgu ön plana çıkaran free jazz türündeki plak kayıtlarını el saturn adını verdikleri şirketleri için kendileri gerçekleştiren, teker teker elde hazırladıkları plak kapaklarını da çizdikleri resimler ve yazdıkları şiirlerle süsleyen, ve günümüzde herbiri çok değerli koleksiyon parçalarına dönüşmüş bu plakları konserlerinden sonra yine kendileri satan sun ra ve arkadaşları, avant-garde jazz’in ön plana çıktığı bu dönemde, elektronik aygıtlar ve değişik enstrümanlar eşliğinde, ışık ve renk oyunlarından yararlandıkları ve özgün sahne kıyafetleriyle çıktıkları konserlerle, kan kaybetmekte olan caz yepyeni bir boyut katarlar. yapıtlarıyla ornette coleman, john coltrane ve cecil taylor gibi öncü müzisyenleri de etkilemiş olan sun ra'nın komün faaliyetleri, 1960'lı yılların ortasında chicago'da kurulan aacm (yaratıcı müzisyenlerin gelişimi için birlik) kooperatifi için ilham kaynağı olmuş, sahne şovları da yine bu ocaktan çıkan art ensemble of chicago'ya yol göstermiştir.

    1966 yılının mart ayından itibaren, her pazartesi gecesi slug’s adlı kulüpte sahne alan sun ra ve arkadaşları, özellikle beat kuşağından ve yeni gelişmeye başlayan psychedelic akımının müritlerinden hatırı sayılır bir seyirci kitlesi edinir. bazen bir ayini, bazen de bir sirk gösterisini andıran sıradışı sahne şovları ve seslendirdikleri parçalara verdikleri kozmik çağrışımlı isimler, aslında çok başarılı bir big band olan sun ra ve arkestra'sının pek çok cazsever tarafından uzun süre ciddiye alınmayıp reddedilmesine yol açmışsa da, onun müzisyenliğine ve yaratıcılığına saygı duyanlar (ki aralarında dizzy gillespie ve thelonious monk da vardır), bu egzantrik faktörlerin sanatçının farklı iç dünyasını yansıttığını düşünerek çalışmalarını takdir etmişlerdir. new york’ta müzisyenleriyle birlikte yaşadığı binanın satılmasının ardından, 1970 yılından itibaren çalışmalarını philadelphia'da sürdürmeye başlayan ve yine o yıl ingiltere, fransa ve almanya’yı içeren ilk avrupa turnesine çıkan sun ra'nın uzay ağırlıklı bir kült mezhep kurduğunu iddia edenler de olmuşsa, sanatçı ve müritleri tek amaçlarının dünya'yı daha yaşanır bir mekana dönüştürmek ve müzikleriyle insanları kainat konusunda aydınlatmak olduğunu savunmuşlardır.

    1971’de mısır'da piramitler'in önünde bir konser vererek en büyük hayalini gerçekleştiren, 1970’li yılların ortasından başlayarak da swing ağırlıklı bir müziğe yönelen sun ra, 1980'li yılların başından itibaren katıldığı festivaller ve çıktığı turneler aracılığıyla ismini tüm dünyada daha geniş kitlelere duyurma olanağı bulmuştur. 1990 yılında istanbul’a da gelmiş ve konserlerinin öncesinde, geleneksel giysilerinin içindeki arkestra elemanlarıyla birlikte bir kamyonun üstünde, şaşkın bakışlar altında, beyoğlu’nu baştan başa geçmiştir. aynı yılın sonlarına doğru geçirdiği bir beyin kanaması ve felce rağmen, 3 yıl sonra, doğduğu kent olan birmingham’da, 79 yaşında zatürreeden ölünceye kadar, sahne şovlarını ve plak kayıtlarını elinden geldiğince sürdüren sun ra, geride pek çoğu zor bulunan 200’ü aşkın albüm bırakmıştır.

    (jazz dergisi [boyut pedia] , sayı 48'den alıntı yapılmıştır.)
  • uzay boşluğu hakkında yıllarca düşünmüş sun ra. bu boşluğun tamamen dolu olduğunu, canlıların göremeyeceği renklerden oluştuğunu, renleri -en azından bir parça- görebilmek için cazın özgür kalması gerektiğini, deneyselcilik bir yana, duygu yerine akıl kullanılması gerektiğini söylemiş. anlaşılıyor ki, harmolodic bir kez daha müziği ele geçirmiş. ornette coleman, albert ayler, don cherry ve dewey redman gibi büyük ustaların bulunduğu free jazz dünyasının kıyısına uğrayıp onlarla iletişim kurmaktansa kendi gözleriyle bambaşka bir harmolodic oluşturmuş sun ra, bunun kurallarının temelinde afrofütürist prozodi yatıyor bana kalırsa. pharoah sanders ve wayne shorter'ın modern dünyayı caza boğup ardından köklerini aramaları gibi, sun ra başından beri afrika'nın varlığını gözümüze sokmak yerine beynimizin bir köşesine çoktan yerleştirdi. ona göre uzay ancak düşünülerek aşılabilir, maddenin enerjiye dönüşebilmesi için ışık hızından fazla parametre gerekirdi.

    ön planda olmayı sevmez sun ra, her ne kadar giyimiyle messiah -belki daha da fazlası- olduğu gerçeğini bizlere belli etse de enstrümanı ile "ben buradayım" demez; kompozisyon uyumundan onu anlarsınız. onca bariton, tenor, alto saksofon ve conga sesleri arasında bir an kendinizi tutup altyapıyı sezmek istediğinizde fender rhodes ya da hammond'un, hatta el yapımı synthesizer'dan çıkan wah pedallı elektro-gitar sesini duyabilirsiniz. eh, enstrümanlar konusunda halkçıdır sun ra. ne de olsa, güneş ve güneşin tanrısı kulları arasında ayrım yapmaz, ansızın ele geçirir notaları ve yüzünüzde tatlı bir tebessüm bırakır.

    sun ra, caz tarihinin en gizemli insanlarından biri. ve evet, bambaşka bir çizgisi var.
  • bir kehanet gibi.

    bu adamın bana hissettirdikleriyle daha önce karşılaştığımı hatırladım, geçmişte. yalnızlığımın üstüne serpilen o koyu karaltıyı, beni daha derine çeken o buğuyu önceden fark etmemiştim. bu kez içine girmeyi çok istedim, biliyorum ki başaramadım. başarısızlıklar sadece bana zarar verseydi, o zaman sun ra'nın ilahi adaleti olduğundan şüphe edebilirdim. ancak sun ra yanılmaz, her notayı o ana uygun kılar. çaldığı her parçanın adından hissettirdiklerine, bitişinden armonisine özünde hissettiklerim yüklü. caz, çok büyük bir okyanus ve bir damlayız; içinde hepimiz.

    bilgi gibi, ruh gibi ya da akıl gibi kavramlarla yeteri kadar açıklanması mümkün olmayan o soluk gecede; ilk kez gökyüzünü kurşuni gökyüzünü gördüğüm, yaprakların düşüşünde anlam aradığım, kaotik notaların modalitesi konusunda saatlerce konuşabilecek kadar çok hislendiğim o gecede anladm: sun ra'nın havarisiyim ben. çünkü sadece müzik değil ya hayat, sadece mavi notalar değil ya caz? sadece mavi değil ya okyanus? grinin derinliği kadar acı veren tek şey siyah, yalnızlığım, ve kederim.

    biliyordu bunları sun ra, başından beri. "there are other worlds*" derken yanımdaydı, beklemem gerektiğini söyledi. dinlemedim, caydım sanki o standart ornette olmaktan. kalbimi notalarda bırakıp gittiğimi, o donuk gecede tekrar gördüğümde that's how i feel'i mırıldanıyordu bir yandan, bariton saksofonun belkemiği olduğu notalarda. ancak olmadı, yıkıldım ve ayakta durabilmek için fütürizmden fazlasına ihtiyacım vardı. en azından kısa süren denemeler olduğunu düşündüm. bir kez daha yanıldım samuel beckett'ın dediği gibi, daha iyi yanıldım/yenildim. where pathways meet'i hissediyordum kaskatı kesilen bedenimin üzerine vuran yığınla günahın arasında.

    sun ra hala bu dünyada ve huzurum konusunda bana en iyi dersi o verdi bir kez daha. uyandım, şimdi toparlanmalıyım.