şükela:  tümü | bugün
  • bir levinas kitabı, blanchot üzerine. blanchot'nun levinas ile dostluğu tıpkı bataille ile olduğu kadar derin ve inceliklidir. bu ekibe sonraları katılan derrida ile birlikte fransız felsefesinin tanrıları yazının içerisinde görkemli bir şekilde insanlaşmakta, ötekinin dışsallığına savrulmaktadırlar: bir levinas harikası, buyrun bir alıntı: -monokl 3 de yayımlanacak bir çeviriden-

    ...başkası olarak kalanı, açığa vurma yolu olarak düşünceyi değil, şiir dilini kullanmak. blanchot'nun incelemelerinde, onun ayrıcalığı bizi bilginin ötesine götürmeye dayanmaz. ne o telepatiktir ne de dışsal olan uzak. o, -tekil bir halde- tüm gerçek inkar edildiğinde, ortaya çıkandır; bu gerçeğe aykırılığın gerçekleştirilmesidir. varolma biçimi -türü- verili olmaksızın varolmayı; insanoğlunun son gücü değilleme olduğuna göre, kendini güçlere sunmamayı, gücün kendisinden kaçamadığı imkansızın alanı olmayı; kendisinin yüzünü açığa çıkaranı sürekli dışarıda bırakır gibi varolmayı içerir. oradan, imkansıza bakanı saran, dünyadaki terkedilmişlik ve soyutlanmışlık hislerine benzer yönü olmayan, görkemli ve çaresizlik dolu mutlak bir yalnızlıktır. kendisini dünyalardan oluşturamayacak imkansızlıkların hüzünlü meydanındaki yalnızlık...
  • levinas'ın arkadaşı blanchot ve onun düşünceleri üzerine yazdığı ''yazının dostluğu ile dostluğun yazısı'' alt başlıklı, türkçe'ye maurice blanchot üstüne adıyla çevrilmiş kitabı.
    levinas kitabın özellikle varlığın yanılgısı ( l’erreur de l'etre) başlıklı kısmında blanchot'yu epey derin çözümler;

    '' sanatın özü, dilden, dile gelen söylenmez olana geçmekten, yapıt sayesinde elemental olanın karanlığının görünür kılınmasından ibarettir. yapıtı bu şekilde, karşıtlıklarla dokunmuş olarak betimlemek, diyalektik değildir; çünkü karşıtların, biri diğerini bastırarak, nöbetleşe yer değiştirmeleri, bu nöbetleşmenin geride bırakıldığı ve karşıtlığın yarıştığı bir düşünce planını ortaya çıkarmaz. eğer, düşünce bu planı açığa vurmak -bir senteze ulaşmak- zorunda kalsaydı, biz yine de bu dünyada, insani olanaklıklar ve öncelikler alanında, eylem ve sağduyu (sensê) çerçevesinde kalırdık. böylece, edebiyat bizi hiçbir düşüncenin ulaşamadığı bir kıyıya fırlatır, düşünülernez olana açılır. idealist esse-percipi metafiziği sadece burada son bulur.
    edebiyat, en gözü pek yola koyuluşların bile kaçmaya izin vermediği, dünyanın tüm ufuklarının üstünden aşan bir aşkınlığın yegane serüvenidir. yalnız sanat havalanmaya izin verirdi, eğer dışsallığın bu fethinde, ebediyen bu dışsallıktan dışlanması gerekmeseydi, zira, eğer şaire bir ikamet sunması gerekseydi, orada kendi yabancılığının bizzat kendisini kaybederdi. şiiri (yani yapıtı) ulaştırmaksızın sürüklediği yerde bulunan bu düşünülmez olanı, blanchot varlık olarak adlandırır.
    bunun öncesinde, heidegger için sanat, her estetik anlamının ötesinde, “varlığın hakikati'ni aydınlatmaktaydı; fakat sanat buna varoluşun diğer biçimleriyle ortak olarak sahipti. blanchot içinse sanatın çağrısı (vocation), eşsizdir. ama daha da önemlisi, yazmak varlığın hakikatine götürmez. onun daha çok varlığın yanılgısına - başıboşluk mekanı olarak varlığa, [yani] mesken tutulamaz olana (l’inhabitable) götürdüğü söylenebilirdi. öyle ki, bir o kadar haklılıkla denebilir ki, edebiyat oraya (varlığın hakikatine) götürmez, çünkü oraya ulaşmak imkansızdır.

    varlığın yanılgısı, hakikatten daha dışsal. heidegger’e göre, varlık ile hiçliğin nöbetleşe yer değiştirmesi de varlığın hakikati içinde meydana gelir; fakat blanchot, heidegger’in aksine, bunu hakikat olarak değil, hakikat-olmayan (non-ve’rite) olarak adlandırır; bu 'değil'in (olmayan'ın-non) örtüsüne, başka bir deyişle, yapıtın son özünün bu özsel olmayan özelliğine ısrarla vurguda bulunur. bu 'değil', hegelci ve marksist olumsuzluğa doğayı değiştiren emeğe; toplumu değiştiren siyasi eyleme- benzemez. yapıt tarafından ifşa edilmiş -kendini dile getirmeye mecbur kalmış- varlık, tüm olanakların ötesindedir, tıpkı intiharın bütün uzdilliliğine (eloquence) rağmen bir türlü üstlenilemeyen ölüm gibi çünkü heidegger’in de düşündüğü gibi kendi ölümünün sorumluluğu önünde kaçış yolunu tutmak dışında, hiçbir zaman ben ölmem, her zaman ölünür.
    bununla birlikte, sahicilik ( authenticite ) 'varlığın hakikati'nde değil, edebiyatın götürdüğü bu doğru-olmayan'da yatar. hakikat olmayan sahicilik, işte bu belki de blanchot'nun eleştirel düşünümlerinin (reflexion) bizi ulaştırdığı en son önermedir. ve bu düşüncenin, heideggerci dünyadan çıkmaya davet ettiğini düşünüyoruz. ''