şükela:  tümü | bugün
  • "en erken gelecek ay gelebileceğim anne, bu ay da izin alamadım"

    aylardır telefon konuşmalarım bu şekilde devam ediyor, annemin "sağlık olsun oğlum, işin de önemli" demesiyle birlikte, bir hafta bile izin alamayacak düzene haykıra haykıra sövmek istiyordum. beni özledikleri belliydi ama üzülmeyeyim diye çok da çaktırmıyorlardı. istanbul'un ağır ve tozlu kapağını birisi üzerime kapatmıştı; milyonlarca insanla aynı sandıkta debelenip duruyordum aylardır. gitmek, aklımın bir köşesine engerek gibi kıvrılmıştı ama ne harekete geçiyor ne de aklımdan külliyen siliniyordu. gidemiyordum, kalamıyordum, bekleyemiyor ve konuşamıyordum. giden insanları uğurlamaya gidiyor, sonra arkalarından el sallıyordum. gözlerim nemleniyordu ama soğuktandır diyordum.

    ev arkadaşımı temelli uğurlarken; beraber çektiğimiz rezillikler, sabahlamalar, projeyi bırakıp içmeye gitmeler, okuldan kaçıp internet kafeye oyun oynamalar, sefa pezevengi gibi parayı bulunca meyhaneye kaçmalar, evi taşırken kan ter içinde kalışlarımız aklıma geldikçe özlüyordum eski günleri. hareket eden otobüsün içinde değilsem; kalansam, olması gerektiğinden daha fazla etkileniyorum. her zaman olması gerektiğinden daha fazlasını yaptım. daha fazla sevdim, daha fazla düştüm, daha fazla içtim, daha dibe vurdum, daha yükseğe çıktım. ama bu dahalar, çoğu zaman büyük boşluklar açtılar varlığımda. ne koysam dolmadı; umursamaz olmayı denemeye başladım.

    "kapı çalıyor oğlum, akşam yine görüşürüz" dedi annem.

    oysa ben akşamı bile beklemek istemiyordum artık, o an evde olmaktan başka kafamda hiçbir şey yoktu. yıllardır bekliyordum. ortaokuldayken fen lisesine giriş sınavlarını, lisedeyken öss'yi, üniversitedeyken mezuniyeti, mezuniyetten sonra adam gibi para kazanmayı... hamster gibiyim uzun zamandır, bir tane kafesin içindeki tekerleği döndürebilmek için durmamam lazım. yorgunluk çöküyor akşamları, dermanım kalmıyor. çalışmadığım zamanlar, durmaktan başka bir beklentim olmuyor. başka insanın getireceği sosyal yükü kabul edemiyorum artık; angarya geliyor. birçok şey angarya geldiği halde, nasıl oluyor da ailemi aylardır görmeye gidemiyorum anlamıyordum telefonu kapatırken.

    atuan mezarları'nın sonsuz labirentlerinde bir çıkış bulurum diye elimde kendisini aydınlatmaktan aciz bir fenerle yürüyordum. çıkış kapısı sanarak ittiğim her kapı, başka bir ofisin içine açılıyordu. nereye girersem gireyim, karşımda bilgisayar üzerimde bol lambalı bir tavan oluyordu. modern zamanların labirentleri, eskisi kadar karanlık değil ama daha korkunç. 4 ay öncesine kadar görmediğim patronun yüzünü, haftada 6 gün görmek ne menem bir şeydir?

    görmek zorunda olmadığım insanlara her gün bakıp da, görmek istediğim insanlar için başkasından izin almak birçok şeyi yanlış yaptığımın en büyük göstergesi değil mi? işin kötüsü bu yanlışı bir tek ben yapmıyorum, milyonlarca insanız. reklamlar bile bize hitap ediyor artık, tek fark oradaki lavuk film icabı kaçabiliyor istediği yere, ben ise bir yere kaçtığım zaman, başıma neler gelebileceğini biliyorum. haftanın 6 günü akşama kadar, daha önce görmediğim insanlarla beklemeli ve çalışmalıyım. birkaç saat kalırsa amenna; bırak başka insanı kendimle bile zaman geçiremiyorum. kitap okumaya çalışıyorum, g'nin kuyruğuna takılı kalıyorum; film izlemeye çalışıyorum, monitörün arkasındaki noktaya sabitleniyorum.

    kafamdan bu düşünceleri atmaya çalışırken, otobüsten indim. portakal bahçelerinin kenarından eve doğru giden yoldaydım. güzel bir mayıs sabahıydı; dalgacı mahmut gökyüzünü en parlak maviye boyamıştı, sürprizimin hatrına. kapının önüne geldim, kimseye haber vermemiştim. afacanlık damarım tutmuştu, bizimkiler çok da yaşlanmadan bu şakaları alabildiğine yapmalıydım. evi aradım, annem açtı telefonu her zamanki gibi.

    "en erken gelecek ay gelebileceğim anne, bu ay da izin alamadım"

    derken evin kapısının önündeydim. kalbim uzun zamandır ilk defa keyifle atıyordu. annem, gelemeyeceğim için üzüldüğünü belli etmeden "sağlık olsun" dedi. biraz konuştuktan sonra, evin ziline bastım.

    "kapı çalıyor oğlum, akşam yine görüşürüz" dedi annem. telefonu kapattı, kapının önündeydim. akşamı beklemek bile istemiyordum, istediklerimin olması için tanımadığım insanların arasında daralmaktan nefes alamayacak hale geliyordum; bir gün gelecek ve hava geçmeyecekti artık boğazımdan. ileride "keşke daha fazla çalışsaydım" demeyeceğime eminim, "keşke aileme daha fazla vakit ayırsaydım" dememek için ise kapının önündeydim işte. saniyeler kalmıştı. güzel bir sabahtı, berrak denizin tuzlu kokusu burnuma kadar geliyordu.

    ve kapı açıldı...

    kainatta yaşanmış ve yaşanacak olan tüm anlardan daha güzel bir andı; ilk 3 salise tanıyamadı. sonraki 7 salise şaşırdı. sonraki 20 saliye gülümsedi, sonra sarıldı dakikalarca. istanbullarda kalan oğlu, bir sabah geri gelmişti. top sakalını bile kesmişti annesi sevmiyor diye. "kalbimize indireceksin öküz paşa" dedi, ben konuşmadım. olmam gereken evdeydim, çantamı hole bıraktım. cumartesi sabahı işe değil, evime dönmüştüm. balkonda kahvaltı yaptıklarına emindim, her şeyi buna göre ayarlamıştım.

    "bana da çay var mı?" diye sorduğumda, babam arkası dönük gazetesini okuyordu. hemen karşımda kardeşim, ne kadar da büyümüştü bu delibaş? oysa hep ilkokul birinci sınıfta "abi ne olur evimize gidelim, ben okumak istemiyorum" diyerek ağlayan sarı çocuk olarak kalacağını sanıyordum. babam da sarıldı bana, uzun zamandır kimseye sarılmadığımı farkettim. bir tane mouse vardı elime değen, bir de klavyenin tuşları. bira şişesi tutuyordum ekseriyetle, yastığıma sarılıyordum geceleri. ölene kadar yalnız kalacağımı sanırken, şimdi her şey baştanbaşa değişmişti. güzel bir kahvaltı sofrasında oturup güneşin çay bardağının içinden geçtikten sonra masada bıraktığı ize baktım. evdeydim. evimdeydim. evi dolduran güneşten, gözlerimi açamıyordum...
  • hayatımda en unutulmaz olanlarından birini bundan takriben 32 sene önce babam yapmıştı.

    aylarca vitrinde baktığım, her geçişimizde fiyatını sordurduğum bir bebek vardı. öyle alelade bir oyuncak bebek de değil, o ara eskişehir'e yeni açılmış olan meşhur italyan bebek mağazasının* vitrin mankeni olarak getirtilmiş, acayip gerçekçi, yaklaşık 3 aylık bebek boyutlarında ve görünümünde bir bebek. bir tane zenci var, bir de beyaz var. beyaz olanı bu. mağaza sorumlusu kadın satılık olmadığını söylemişti önce, sonra da korkunç bir fiyat vermişti. paraya kafam basmıyordu, çok küçüktüm ama anladığım kadarıyla alınabilir bir şey değildi. rüyalarıma giriyordu, baya kara sevda çeker gibi ağlıyordum düşünüp düşünüp. son bir kez daha geçerken babama "fiyatını sor belki ucuzlamıştır" dedim. babam bağırdı "sormuyorum da almıyorum da, yeter artık" diye. eve gelene kadar sümüğümü çeke çeke, içli içli ağladım, kafamdaki hayalle de vedalaştım artık olmayacağından kesinlikle emin ve umudumu yitirmiş olarak girdim eve.

    o gün akşam üstü babaanneme gelen kömürleri taşıyordu üzerinde tulumla, sonra bir ara eve girdi, üzerini filan değiştirmeden çıktı, sonra yok oldu. annem "nerede bu adam, yemek vakti nereye kayboldu üzerinde tulumla" derken çıktı geldi elinde kocaman bir poşetle. bak bakalım ne var bu poşette dedi. herhalde o poşetin içinde o bebeğin fırfırlı şapkasının ucunu gördüğümde yaşadığım şaşkınlığı ve sevinci ölene kadar unutamam.

    ben o bebeğin fiyatının, babamın maaşının yarısından fazla olduğunu yıllar sonra öğrendim.
  • hani doğum günleri vardır, kimse hatırlamaz ama eve bir gelirsin ki sürpriiiiz, ya da yıldönümleri, ya da kabotaj bayramları gibi. aslında severim sürprizleri, hazırlamayı da. iyide hazırlarım, hayatta açık vermem. sadece organizasyonda değil, hediye konusunda da sürpriz yapabilenlerdenim, ayrıntılara dikkat ettiğimden herhalde. hani seni seviyorsam, çok istediğin bir şeyi alakasız bir zamanda bana anlattıysan ve elimden geliyorsa hiç beklemediğin bir anda karşına çıkartabilirim. bunu da büyük bir mutlulukla yaparım, hiç karşılık beklemedim şimdiye kadar ama düşününce evet bana hiç böyle bir sürpriz yapan da olmadı. hiç beklemediğim zamanda istediğim bir şeyi bana getiren (ki burada maddi olmayan şeylerde var, hatta çoğunlukta), benim için bana hiç çaktırmadan organizasyon düzenleyen olmadı. bazen öylesine zamanlarda çiçek alan insanlara imrenirim… biri de bana alsa diye... yani bana bir çiçek alsanız ne mutlu olacağım, hatta para verip almayın, şimdi masraf olur, yan bahçeden koparın o da yeter be… ama beklemediğim insanlardan gelen doğum günü kutlama mesajları sürpriz gibi geliyor bana, mutlu oluyorum. sürprizler güzeldir, insana kendini iyi hissettirir, değerli hissettirir, bana yapmasanız da ben size yapacağım, hem de hiç beklemediğiniz zamanlarda.

    ya bu an gitsin
    tortusu yerinde kalsın

    ya da dursun
    anlamı bizde kalsın
    (bkz: özdemir asaf)

    edit : bu gece ilk gerçek sürprizimi yaşattılar bana, üstelik bırak buraları*sosyal medyayla hiç alakası olmayan insanlar tarafından*. bildiğin mala bağladım, duygulandım, şaşırdım... seviyorum lan sizi dedim...
  • teomanın hoş bir parçası,sözleri de şöyledir;

    ne güzel sürpriz bu böyle
    hoşgeldin
    boşver çabalama, konuşmak zorunda değilsin
    hem hareketlerinden,
    küçücük mimiklerinden kalbini okurum ben.
    bütün gün yataktaydım, yüzümde yastık izi
    seninse geçmisinde binlerce ağır yenilgi
    çok şaka yaptıysam
    aslında korktuğumdan
    beni zaten tanırsın sen
    derler ki , bir yerden sonra
    acımaz daha fazla
    zaten aşk kötü bir şaka
    anlamaya çalışma
    her güzel sey bitermiş
    aşk nedensiz sevmekmiş
    kulağımda gürültüyle, uyurken televizyon açık kalmış
    bir ülkenin bodrum katında
    kirli bir savaş varmış
    midem bulanıyor, galiba dünya tuttu
    beni hep unuttu
  • teoman'ın eskiden cidden cok guzel sozler yazdığına bir ornek teşkil edecek $arkı.

    muzigi ile butunle$mi$ olması, insana her dinlediğinde ayrı ruh haline goturen muthi$ parca.
  • teoman' ın ince hüzün ve biraz umut içeren, ya da bana öyle gelen şarkısı. dinleyince aptal bir sırıtma oluşur yüzümde. sözleri gerçektir, çok güzeldir...

    derler ki , bir yerden sonra
    acımaz daha fazla
    zaten aşk kötü bir şaka
    anlamaya çalışma
    her güzel sey bitermiş
    aşk nedensiz sevmekmiş
  • kötü olanına sürpriz denmez, siktir denir.
  • bir yerden sonra daha fazla acımaz diyor ya sözlerinde, haklı.
    niye acımıyor bilinmiyor, şalterleri indiriyor olsa gerek insan.
    iğnenin batacağını bildiğin zaman sıkarsın ya kendini, onun gibi.
    enteresan bir ruh hali. sadece birkaç damla yaş. hepsi o. o da hatırı kalmasın diye belki de.
  • tekerleme gibi şarkıları oldum olası seven lanet olası kulaklarımın nakaratını sevdiği şarkı... n'apalım, demek gülban argan şarkısı sevmek de varmış kaderde...

    bu arada eklemeden geçemeyeceğim: "bir kibrit çaksana" bölümü gerçekten iğrenç... "yıldızlar kayarken bize" kısmına ise hiç girmiyorum...
  • bana hep olabilecek en güzel ilişkinin diyalogu gibi gelmiştir bu şarkı kadın ve erkek arasında:

    erkek:
    ne güzel sürpriz bu böyle
    hoş geldin
    boşver çabalama, konuşmak zorunda değilsin
    hem hareketlerinden,
    küçücük mimiklerinden kalbini okurum ben.

    kadın:
    bütün gün yataktaydım, yüzümde yastık izi
    seninse geçmişinde binlerce ağır yenilgi
    çok şaka yaptıysam
    aslında korktuğumdan
    beni zaten tanırsın sen...

    sonra ama o tatlı çalgı sesleri gider, o sütlü çikolatanın yerini bitter alır bir anda bozulur huzur...

    derler ki , bir yerden sonra
    acımaz daha fazla
    zaten aşk kötü bir şaka
    anlamaya çalışma
    her güzel sey bitermiş
    aşk nedensiz sevmekmiş

    hep kızardım bu kadar güzel bir aşk şarkısını neden bu nakaratla bozmuş diye teo'ya ama belki de o önceden anlamıştır, her güzel şey bitmek zorundadır... belki de nedenli sevmişizdir, kötü bir şakayızdır...
    ama teselli mi bilinmez, bir yerden sonra acımayacak merak etme..