şükela:  tümü | bugün
  • bir röpotajından öğrendiğimize göre metin erksan'ın derdi, su ile toprağı anlatmaktır; toprağın itaatkarlığına karşılık suyun asiliğini: toprağı avucunuza alıp hapsedebilirsiniz fakat su buna müsaade etmez. yumruğunuzu ne kadar sıkarsanız sıkın, su parmaklarınızın arasından kendine bir yol bulur ve akar..

    ödülü veren jüri bundan habersiz mi bilinmez, ama ödülün verilme gerekçesi şu şekilde özetlenmiştir: "dünyanın en eski konularından birini, habil-kabil hikayesini, çok çarpıcı ve modern bir şekilde anlatması"..
  • --- spoiler ---

    filmin kadın ve su üzerinden mülkiyet tartışması yaptığı daha önce yazılmış. ancak yönetmenin bu ikisi üzerinden yürüttüğü tartışma iki farklı hikaye anlatıyor mülkiyet hakkında.

    erol taş/osman su üzerindeki mülkiyet hakkını dövüşerek, öldürerek, hatta sopa yiyerek kazanmaktadır. öbür tarafta ise kadın üzerindeki egemenliğini çok daha farklı yollardan sağlar. bence filmin ana ekseni su üzerinden aksa da, bu yan hikaye daha çok şey anlatır mülkiyet ve kapitalizm üzerine.

    hasan, kardeşinin karısına sahip olmak istemektedir. filmin başından itibaren bu hissetirilir izleyene. ancak, bu sefer su meselesindeki gibi davranmaz hasan. kardeşi hapise girdikten sonra, abi ile gelin aynı evde yalnız yaşamaya başlarlar. pek çok sahnede, yönetmen, abinin geline tecavüz edeceği ve ona zorla sahip olacağı hissi uyandırır bizde. sahneler uzatılır, hitchcockvari bekleyişlerle izleriz bu sahneleri. abi, gelini takip eder, onu gözetler, gerilim artar ancak zor kullanma/tecavüz bu sahnelerde gerçekleşmez. beri taraftan, film ilerledikçe gelinin direncinin azaldığı görülür.

    en sonunda, abi, geline kardeşinin hapiste öldüğü yalanını söyler ve sonrasında kız evi terk eder. ancak, gelini yoldan çevirir abi. evde kalmasının daha hayırlı olacağı yolundaki telkinlerle, ölen kocasının haklarının artık gelinde olacağı garantisini vererek ikna eder onu. takınabildiği en ikna edici tavırla, gelinin başka gidecek yeri olmadığından dem vurur ve annesinden de ihtiyacı olan desteği bulamayan gelin istemeye istemeye geri döner abinin evine. bu sahneden sonra, gelin tamamen yalnız ve çaresiz görmektedir kendisini.

    işte bu direnç minimuma indiğinde, onunla birlikte olur abi. bu sahne sonrasında jandarmaya koşan bir gelin yoktur, bilakis bu tecavüz sahnesini takip eden sahnede abinin ayaklarını yıkayan bir kadın görürüz. artık, kadın da adamın "mülkiyetine" geçmiştir. hem de su için verilen kavganın bir benzeri verilmeden, uzun süreli mücadeleye girişilmeden. bu durumun, kadın için bir kader olduğu, başka gidecek bir yer kalmadığı, alternatifsiz bir dünyada bulunduğu hissiyle kabul ettirilmiştir egemenlik geline. tecavüz sahnesinden sonraki sahnede de, hasan kadının erkeğin kaburgasından yaratılmasını referans verir. bu durum doğanın kendisinde vardır, dünyanın kuruluşundan insanın ortaya çıkışından beri kadın erkeğe tabidir, onun sayesinde vardır, onsuz varlığını sürdüremez. mücadele anlamsızdır artık.

    filmin sonunda kardeş hapisten çıkar, gelir abisini vurur. karısını kurtarır, suyun kapaklarını açar. izleyenin gönlüne suyu serper, bi ferahlarız. sonra o suyun ferahlığı uçar gider 5 dakikada. biz de geri döneriz büyük abilerin çaresiz gelinlere, kapitalist düzenin zavallılara tecavüz ettiği gerçek dünyamıza.

    --- spoiler ---
  • --- spoiler ---

    zalime boyun eğen adam da zalimdir.

    --- spoiler ---
  • berlin jürisi erol taşın ineğe ve korkuluğa yazdığı sahneleri görünce dayanamamış ödülü film bitmeden vermiş diye duydum.

    hikayenin kusursuzluğu hakkında söylenecek pek bir şey yok. değinmek istediğim nokta, karakter gelişimleri, oyunculuklar ve görüntü yönetmenliği. film 1964 yılında çekilmiş, o dönemlerde ve hatta daha sonra çekilen bir sürü film var ama hiçbirinde anlatılan öyküler bu kadar gerçekçi ve etkili bir dille anlatılmamış.

    --- spoiler ---

    filmin sonunda erol taşın suda ölmesi ve su ile birlikte akıp gitmesi gibi, her göründüğü sahnede üstten bakması gibi küçük ayrıntılar var.
    --- spoiler ---

    ileri dönem melodramlarına ne gerek vardı diye düşündüm bundaki oyunculukları görünce. yapmacık olmadan, gerçekçi ve başarılı bir şekilde dram havası gayet rahat verilebiliyormuş oysa ki.
  • sinemacıyım diye gezinip şu filmi görmeyen/bilmeyen varsa; hazır gitmişken çay koymayı da unutmasın.
  • 52. london film festival inin "treasures from the archives" kisminda gosterilecek tarihi eser. filmin 18 yil once martin scorsese nin kurdugu world cinema foundation tarafindan koruma ve saklama altina alındiğini bu vesile* ogrendik.
  • metin erksan susuz yaz'dan başka bir film çekmemiş olsa yine de en önemli türk yönetmenlerden birisi olurdu kanımca. hikayesinin toplumsal boyutunu geç erksan'ın sinema dili kesinlikle türk sinemasında nadir gördüğümüz standartlarda. misal erol taş'ın haricindekiler genelde suyun dışında (ya da kapağı açmaya çalışırken) görülürken erol taş suyun içinde yıkanan, onunla haşır neşir olan tek karakter. ayrıca film; vurulan köpek, sürüngen ve kurbağanın varlığı, erk sahibiyle saf köylü kızı arasındaki erotizm ve saplantı, erol taş'ın korkulukla konuştuğu ve ineğin memesinden süt içtiği sahnelerle neredeyse sosyal gerçekçi bir bunuel filmine benziyor. bunu diyorum ama yine de filmin alabildiğine özgün ve yerel bir film olduğunu da söylemek lazım. her karesi hesaplanmış gibi duran filmin görüntü yönetmenliği çok etkileyici, özellikle kovalamaca sahnesinde tavan yapıyor. erol taş'ın abartılı kötü adam oyunculuğu, ki muhtemelen senaryodan kaynaklanıyor bu; zira oyunculuklar çok iyi, ve biraz fazla kaçmış bağlama sesi filmde eğreti duran iki nokta bence. onun ötesinde mülkiyet ve getirdikleri, "toprağın kanı" suyla ilgili yapılmış en güzel filmlerden biri, başyapıt.
  • hikayesini anlatayim da tam olsun...

    --- spoiler diye bi sey yoktur ama olabilir de ---

    osman ve hasan isimli iki kardes koyun diger evlerine nazaran yuksekte kalan bir yerde yasamaktadirlar. buyuk olan osman'in karisi [olaylarin basladigi zamandan] 5-6 ay once dogum yaparken olmustur. kardesi hasan ise bahar isimli bir kizi kacirarak, 3 ay once evlenmistir. yeni cift icin hayat guzel giderken, agabey osman icin hayat cehenneme donmustur. cunku yeni cift her gece umarsizca sevmismekte ve sesleri osman'i tahrik etmektedir. bahar'in genc ve diri vucudu osman'in nazar-i dikkatini celbetmis ve osman, bahar ile ilgili fanteziler uretmekteye baslamistir.

    gunler boyle gelip gecmekteyken, bizim kardeslerin ve altlarinda kalan tarla, bag-bostanin sahiplerinin gozu kardeslerin bahcesinden cikan kucuk kaynak suyuna takilmistir. cunku su, kurak gecen zamanlarda neredeyse damla damla akmaktadir. tabi dolayisiyla kimse urunlerini sulayamamaktadir. bu durum alt civarda tarlalari olanlari huzursuz etmektedir cunku onlar osman'in suyu sadece kendisinin kullandigina ve asagi tarafa birakmadigina inanirlar. ki bir sure sonra hakikaten de osman ve hasan kendi arazilerine bir havuz yaptirarak suyun akisini o tarafa verirler. ancak havuzlari tamamen doldugunda asagi taraflara su verirler. ama yaz geldiginde onu dahi yapmazlar cunku kendi havuzlari bile dolmamaktadir.

    sonunda koyluler dayanamaz gidip konusurlar osman'la. suyun sadece ona degil suyun gectigi tum topraklardakilerine de ait oldugunu iddia ederler. ama osman bunu kabul etmez cunku su kendi topraklarindaki kaynaktan cikmaktadir ve kendilerine bile yetmemektedir. aralarinda bu tartismaya muhtar ve koy heyeti de dahil olurlar ama osman onlari da geri cevirir. asagidaki koylulerin tarlalari, bostanlari kurakik ve susuzluk nedeniyle coraklasir ve urun alamazlar. sonunda mahkemeye giderek davaci olurlar kardeslerden, mahkeme baslangicta suyun denetimini koyden alakasiz bir adama veir. ama bizim kardeslerin de eli armut toplamiyor onlar da gidip durumu kendilerince anlatirlar. hakim olay yerine gelip durumu gorunce kardesleri hakli bulur ve suyun onlara ait oldugunu soyler.

    boylece yaz ayi gecer ve sonbahar ile birlikte yagmurlar baslar. gecmisteki tatsizliklar yatismis gibi olur. isin asli oyle degildir ama koylulerden biri o yaz olanlardan sonra intikam alamayi kafasina koyar. bizim kardeslerin kopegini oldurur uzak bir yerde. bizimkiler bir sure aradiktan sonra kopegi bulurlar ve koylulerin bir sure sonra onlara da saldiracagini anlarlar. bunun uzerine geceleri kardesler sirasiyla nobet tutmaya baslarlar. dorduncu gunun gecesinde sira buyuk kardes osman'dadir. o gece osman nobet esnasinda uykusuna yenilir. sonra bir ara bir ses duyarak uyanir. gecenin karanliginda iki kararti gorur, koylulerin geldigini anlar ve hemen kardesini uyandirir. silahlanirlar. kardesi cifteyi alir, osman da gra adi verilen deden kalma tufegi. gecenin karanliginda gordukleri karartilara ates ederler, hatta karsilik gorurler. yaklasik yarim saat bu catisma devam eder. sonra karartilardan biri yere duser oteki kacarak uzaklasir. sabah oldugunda durum ortaya cikmistir, emek verdikleri su verdikleri tarlalari harabeye donmustur saldiranlar yuzunden. kendilerinden sonra suyu alan koyluleridir yerde yatan da... digerinin kimligi ise belirsizdir. aslinda onceki catismaya taraf olanlar biliyordur kim oldugunu ama soylemezler tabi...

    her neyse kardesler tutuklanirlar ve mahkeme gununu beklerler. hapiste onlarin oykulerini dinleyenler, kardeslerin bir karar verip kimin o koyluyu oldurdugu konusunda anlasmalarini onerirler. cunku olen koylu gra denilen eski tufekle oldurulmustur ki yaradan bu cok aciktir. iki kardes de biliyor ki silah osman 'in elindeydi. osman, hasan'i bir koseye cekerek der ki; "sen daha gencsin sucu ben kabullenirsem ne olur? sen disari cikinca zaten yasin geldi askere gideceksin! karina kim bakacak, tarlalara kim bakacak? halbuki sen yatarsan ben hem karina goz kulak olurum hem de isleri idare ederim. sana da her ay harclik gonderirim" hasan pek istemese de kabullenir sucu. ama kardesinden sozu de alir karisina bir zarar gelmeyecek ve kendisine hapisteyken bakacak! abisi kabul eder.

    boylece mahkeme sucu ustune alir, onceden tembihlendiginden karisi da olay sirasinda granin osman'da olduguna taniklik eder. boylece mahkeme hasan'a 9 yil verir. avukatlari eger temyize giderlerse cezanin 6 yila dusecegini soylese de osman "ne geregi var?" diye reddeder. boylece osman ve bahar koye geri donerler, osman'in kafasindaki bahar fantezileri canlanirken, bahar ona cok soguk davranir. gece yatarken kapisinin ardina bir dayanak koyar. bu durum 8 ay kadar devam eder. bu sure boyunca sadece ilk bir kac hafta hasan'i hapiste ziyaret ederler. ardindan hasan'in denizli'ye nakledilecegi ogrenilir. osman denizli'ye nakledilen kardesine sadece o ay, o da cok cuzi bir miktarda para gonderir ondan sonra para gondermekten de cayar. osman'in gonderdigi mektublari yirtar. bahar'a ise yalanlar soyler hasan'in hic mektup yazmadigini kendisinin ise her ay para gonderdigi vs... ama bu 8 ay boyunca bahar'in osman'a olan soguklugu gecmemistir.

    [bu arada unutmusum simdi aklima geldi bizim kardesler ilk tutuklandigi sirada bahar sekiz aylik hamileydi bu sure icerisinde erkek bir cocuk dogurmustu]

    osman ise, bahar'i dikizlemeye ve onunla ilgili fanteziler kurmaya devam eder ama cesareti olmadigi icin eksina gecemez bir turlu. sonra bir gun koyun kahvesine indiginde, yanindaki masada okunan bir haber dikkatini ceker. hasan isimli bir mahkum oldurulmustur. osman bunun kendi kardesi oldugunu soyler ve haber civara yayilir tabi bahar'in da kulagina gider. osman bunun gercek olmadigi bildigi halde ona soylemez ve o gece bahar'a sahip olur. bildigi tum kamasutra hareketlerini dener. durum boyle surup gider ve anlasilir ki o ilk gun yaptiklari cilgin seksten sonra bahar hamile kalmistir. sonra bir gun demokrat parti iktidara gelir ve af cikartir.

    af sayesinde hapisten çıkan hasan kendisinden haber alamadigi abisiyle -karisina yan gozle baktigini bildigi abisi ile- hesaplasmak icin ilk otobusle koyune doner...

    --- spoiler diye bi sey yoktur ama olabilir de ---
  • 1962 yılında necati cumalı tarafından yazılmış bir hikayedir.

    1964 yılında metin erksan yönetiminde, erol taş, hülya koçyiğit ve ulvi doğan'ın başrollerde oynadığı, berlin film festivalinde altın ayı ödülünü kazanmış bir filmi mevcuttur. filmin ulvi doğan'ın katkılarıyla restore edilmiş bir versiyonu bulunmakta ve şahsen bunu büyük bir şans olarak gördüğümü söylemeliyim. netekim filmin restore edilmiş halini izledikten sonra 1964 yılında çekildiğini anlamak imkansız. ayrıca bu film ulvi doğan'ın oynadığı ilk ve tek filmdir.

    1968 yılında hikaye oyunlaştırılarak istanbul şehir tiyatroları'nda sahneye konulmuştur.

    1973'te, neredeyse ilk filmden 10 yıl sonra bu sefer yılmaz duru tarafından yeniden çekilen bu film, bizzat kendisininde rol aldığı ve başrollerini paylaştığı deniz erkanat ve irfan atasoy ile sinema tarihinde yerini almıştır.

    en başta bu iki filminde izlenmesi gerektiği kanısındayım. sadece 1964 versiyonu ile yetinilmemeli, 1973 versiyonuda izlenip orjinal bir senaryo ile aslında birbirinden farklı iki adet güzel filmin nasıl çekilebileceği görülmeli. evet tamamen olmasada kendi içlerinde farklı detaylar barındıran bu iki film başlangıç, işleyiş ve sonu ile bize aynı hikayeyi sunuyor. ancak ilk dikkat edilen nokta restorasyondan sonra 1964 versiyonunun 1973'ten daha yeni gibi durması. türkiye'nin sinema tarihine daha fazla önem göstermesini ve bu eski ama değerli filmlerin hepsinin restorasyondan geçmesi en büyük temennimiz olmalı.

    almanya'dan yılın en iyi filmi ödülünü alıp gelen ilk versiyon ile sanırım pekçok kişinin bilmediği ikinci versiyonu karşılaştırmadan bitirmek olmaz. bu yazının devamı film hakkında bilgiler içerdiğinden izlemeyi düşünenlerin devamını okumamasını tavsiye ediyorum.

    - bir kere birinci film daha erken çekilmiş olmasına rağmen daha kasaba görünen bir köy izlenimi veriyor. netekim avukat, jandarma, polis vb. oluşumlara şehirdeymişçesine bir bağlılık söz konusu. ayrıca insan davranışları olarakta az biraz daha çağdaş. ancak 1973 versiyonunda gerçekten bir köy havası alıyorsunuz. insanlar daha içe kapanık, daha sert ve cidden çaresizliğin hissedildiği bir ortamdalar.

    - ilk film ile ikinci film arasındaki bence en büyük farklardan birisi kötü adamın oynayışı ile ilgili. ilk filmde zaman hızlı akarken ikinci filmde ağalık temasının üstünde duruluyor. gerçekten su sayesinde herkesin toprağının kuruyacağını ve kendisine satmak zorunda kalacağını hesaplayan kötü adamımız, emeline ulaşıyor ve teker teker köydeki toprakları satın alıyor hatta kendi çiftliğini gururla açıyor. su ile daha haşır neşir ve bence ikinci filmdeki kötü adam gerçekten daha "kötü". oyunculuk kıyaslaması yapmak ise lüzumsuz.

    - ayrıca işleyiş derken iki filmde birbirinden bağımsız sahneler içeriyor. misal daha açılışta osman'ın bahar'a koşuşu başka bir şekilde temsil ediliyor, misal çıngırak veya ayna ile. onun dışında en göze çarpan sahne bahar'ın kaçırıldıktan sonra düğününe kimsenin gelmemesi, ama ilk versiyonunda tüm köyün katılması... gelelim en büyük farka: deli yok efendim birinci filmde. ikinci filmde bahar'ın bir kızkardeşi var ve bu kız mahallenin delisi. tüm haberler onda ve bence bu filme bambaşka bir hava katmış. ama mesela düğün sahnesinde ilk filmde beni kahkahaya boğan erol taş'ın camı kırıp "sizden erkek çocuk istiyorum" diye odayı basması, ulvi doğan'ın komidin camın önüne koyması, erol taş'ın çekmeceyi iterek konuşmaya devam etmesi veya yine erol taş'ın korkuluğa bahar süsü verip yakarma sahnesi.

    aslında konuşacak ve tartışacak çok şeyler olmasına ve hatta hakkında tez yazılası bu "susuz yaz" filmleri için söylenebilecek tek şey "izleyin, izlettirin"dir.
  • yanlisim yoksa ercan yazgan da 17-18 yasindaki haliyle hapishanede gecen bir sahnede ufak bir rolle arz-i endam ediyor.