şükela:  tümü | bugün soru sor
  • şevket süreyya aydemir'in yazdığı bu eşşiz kitap bir tür otobiyografik roman olarak da okunabilir. turancılık davasından sosyalizme, oradan anadolu'nun bağrına yani bu ülkeye dönen bir adamın ibret verici hikayesini anlatır. kadro hareketi'nin önemli isimlerinden aydemir'in türkçesi, üslubu ve anlattıkları ile asla ıskalanmayacak türden. cumhuriyet hikâyesi olarak bir opus magnum.
  • elinde tahtadan bi çubuk tutmaktadır.. suya yaklaşınca tepki verip hareketlenir çubuk.. coşmaya başlarsa bil ki bi kaynak buldun.. köye dönüp haber ver..
  • kitap kafenin tozlu raflarinda diger bir suru kitabin arasinda duruyordu. orada dursa kimsenin isine yaramayacak, kimse gelip de her gun o kitaptan bir sayfa okumayacakti. kitap atil bir sekilde kitapkurtlarina meze olarak tamamlayacakti hayatinin geri kalanini. belki de bu raflarda dururken kimsenin dikkatini cekmeyecek bu kitap oradan kurtarilmaliydi. etraf kolacan adildi, ardindan merakli bir tavirla kitap raftan alindi ve soyle bir incelendi. eskiydi ve guzel kokuyordu. etraf tekrar kontrol edildi ve kitapcidan alinan diger yedi kitabin arasina bir anda* katiliverdi. o kitap birakilsaydi huzursuz olunacakti. kitap kurtarildigina gore artik icinlen cayin parasi odenip gidilebilirdi. gidildi de. yapilan, adi bir hirsizlikti ama bir kitabin hayatini kurtardi.
  • bu kitapta bir ejderhan balikcisi vardir ki, of ulan of dedirtir orta 1'de okuyan cocuga.
  • (bkz: ben)
    bir zamanlar zuxxi'de kullandigim nick.
  • şevket süreyya aydemir'in. tek adam, ikinci adam ve enver paşa gibi tarihi kişilikleri incelediği eserlerinin yanında (kendi gösterişsiz hayatını ele aldığından olsa gerek) sönük kalan, ancak o devrin türk aydınının içine düştüğü bocalamayı çok iyi anlatan eseri.
    bence bir tarihçi olarak en yüksek edebi performansını sergilediği kitabıdır.
  • suyu kendi özünde bulan..

    kendi deyimiyle ilk çocukluk hatıratları bir köy yangınıyla başlar.o zamanlar balkan yarımadası adeta kaynayan bir kazandır.artık balkan milletleri kaderlerini kendileri müstakil bir biçimde tayin etmeye kararlıdırlar.ikinci balkan harbinden sonra -ki birincisinden muzaffer çıkan balkan devletleri, kazanılan toprakların taksimi hususunda bir husumete düşmüşler, bunu fırsat bilen osmanlı devleti ise başarılı bir manevrayla kaybettiği toprakları geri kazanmıştır- ise onu mumla aratacak daha da belalı bir savaşın içinde bulmuştu halk kendisini: birinci dünya savaşı...orduların binbir mihnet içinde dövüştüğü cephe sayısı bir değil, iki değildi.galiçya'dan, ırak'a, ordan süveyş'e, çanakkale'den sarıkamış ve kafkaslar'a, imparatorluk artık, 600 yıldır yaptığı yüzlerce savaştan ve muharebeden çok çok farklı olarak ölüm kalım savaşını veriyordu.

    işte tam bu sırada, muallim mektebinde tahsilini sürdürmekte olan şevket süreyya'nın ailesine elim bir haber ulaştı.büyük ağabeyi sarıkamış'ta şehit düşmüştü.artık bir dönemeçteydi.karar vermesi gerekiyordu.bu kararı vermek içinse çok düşünmedi.tez vakitte ağabeyinin boşluğunu doldurmaya sarıkamış'a hareket etti.

    yalnız bu seyahati -trakya'dan sarıkamış'a-, daha ilk aşamada kendisini önemli bir tarihi ve sosyal bir gerçekle yüzleştirdi.o gerçek, vakti zamanında şu bir zamanların koca cihan devleti olan osmanlı imparatorluğu'nun temellerinin atıldığı, kaderinin ve hayatının bağlı olduğu, türk milletinin anavatanı anadoluydu.halbuki bu anadolu, bu genç idealist insanın muhayyilesindeki güzel topraklar değildi.şu belli belirsiz bacası tüten, yerden beş-on karış yükseklikteki toprak dam sefaletin ve biçareliğin adeta usta bir elden çıkmış bir tablosuydu, üstünde tek bir tane ağaç bulundurmayan, suya hasret şu çorak bozkır toprağı, bu hazin ahvaliyle çölden farksızdı.bu manzara içinde cepheye doğru ilerlerken atalarının özeleştirisini kendi elinden verdi:

    "yalnız kalınca toprak sedirin üzerine uzanırsınız.sırtınızda bir mezar serinliğinin ürpertileri dolaşır.yaşarken gömüldüğünüz bu mezar içinde bir şey düşünmeye çalışırsınız:

    - peki ama, biz bin yıl önce girdiğimiz şu anadolu topraklarına ne verdik?

    selçuklular, anadolu beylikleri, son imparatorluk hayalinizde canlanır.basra körfezinden viyanaya, habeşistandan hazar denizine kadar uzanan sahada geçen ve sizi bütün çocukluk hayallerinizle o kadar sarhoş eden şeyler; fetihler, istilalar, şanlar, alaylar, sarayların, vezirlerin hikayeleri, gök yakuttan taçlar, köprüler, medreseler, camiler?..

    peki ama, bu yayla ki imparatorluğun hem temeli, hem de mihveriydi.bütün bu yollar bu yaylada toplanır, bu yayladan dağılırdı.burası kan ve can hazinesiydi.buraya ne bıraktık?birkaç yıkık kümbet, birkaç harap kervansaray, bir kaç kale kalıntısı..."

    şanlı imparatorluk bu gariban toprakları ihmal etmişti.bu çok açıktı..sadece vergi veya asker toplayacağı zaman bu çilekeş halk akla geliyordu.alın size işte, sadece yemen'e toplam bir milyon civarında anadolu insanı gitti, geri dönmedi...

    hem hiç düşündünüz mü?üç karışlık trakya ve balkan yurdu için varını yokunu son bir nefesle seferber eden imparatorluk, neden anadolu'nun her bir parçası işgal edildiğinde parmağını oynatmadı?oynatamazdı diyenler, demesinler efendim..

    "bu yollarda biz bir borcu ödüyoruz, dersiniz.yüzyıllardan beri soyulan, sömürülen, yüzyıllar boyunca yalnız mal, yalnız can vergisi için aranan şu bitmiş, şu bilinmeyen anadolu'ya karşı, çeşmeleri gürül gürül akan istanbul'un işlediği günahların borcunu ödüyoruz."

    işte bu şekilde anadolu gerçeği yüzüne ve ruhuna, her adımında daha da sert çarpar.bir gün ise anadolu'nun tüm karakteristik özelliklerini ve fukaralığını varlığında bulunduran bir akarsu çıkagelir karşısına.bu akarsu kızılırmak'tır.mazlum, dertli kızılırmak...

    bu karşılaşma üzerine ruhunda uyanan akisleri yazdığı satırlara ise, zerre mübalağa yapmadan söylüyorum yürek zor dayanır.kızılırmak başlığına yazarım artık onu da.

    cepheye intikal ettiği zaman ise yurdun dört bir tarafından gelmiş anadolu insanı ise, gelecek için umut bağladığı yolda, turan mefkuresini gerçekleştirmek yolunda ikinci bir hayalkırıklığı olur, şu çorak, tuzlu topraktan müteşekkil anadolu coğrafyasından sonra.bu insanlar ki daha peygamberlerinin adını, hangi dine mensup bulunduklarını dahi bilmiyorlar.bunları bilmedikleri gibi hangi milletten olduklarını bile bilmezler.kendilerine "siz türk değil misiniz yahu?" diye sorulduğunda "estafurullah!!" diye cevap veren bu insanlar, şevket süreyya'nın beynindeki, kırılmaz sanılan taşları da kıracak, yakacak, ve hatta kül edecektir.ama o kendisini bu küllerden yeniden yaratmayı bilecektir.buna da ancak yarım kalan tahsilini tamamlamak için gitmeye karar verdiği moskova'da muktedir olacaktır.lakin moskova artık o eski, köhnemiş çarlık şehri değildir.burada artık öyle münevverler bulunmaktadır ki, yakın zamanda, taze taze kurulan bu sosyo-ekonomik nizam dünyayı ortadan ikiye bölecektir.hatta bölmek ne kelime ki, adeta yaracaktır.öyle bir şehir ki, artık tarih ve yerküre buradan çıkacak kararlarla şekillenecektir.ve şimdi talihinin ve tabiki kendi iradesinin ona sunduğu bir nimetle, o da buradaydı.yanında iki arkadaşı daha vardı: vala nurettin ve nazım hikmet...

    burada kaldığı yıllar içinde ise birçok ihtilalci önderi yakından görme* ve konferanslarında bulunma şansına nail oldu.daimi bir devlet ve toplum düzeni olarak ilk pratik uğraşları verilen marksizmin bu büyük sınavı sırasında moskova'da bulunması beni hep imrendirmiştir.artık o eski çocuksu ve belli bir metoddan, yöntemden uzak idealleri yerli yerine biçim değiştirerek oturmaya başladı.bunun kısa bir zaman zarfında gerçekleşmesinde şevket süreyya'nın değişikliğe ve yeniliğe açık, aklının ve mantığının ışığında, her zaman bilime istinat eden düşünme ve sorgulama yetisine sahip olmasının büyük payı vardır.ve onun olaylara ve hayata bakış açısı, diyalektik materyalist düşünce formasyonu çerçevesinde vücut bulacaktır.bu durum son nefesine kadar devam edecektir..hatta ve hatta artık rusya'dan eski bir vapurla istanbul'a gelip, kısa bir zaman sonra tevkif edildiğinde, daha sonraları ise inkılabın emrine girdiğinde bile bu felsefeye tüm benliğiyle bağlı kalacaktır.ama baştan bir yanlış anlamaya mahal vermemek için şu noktayı açıklamak zarureti görüyorum.aydemir'in diyalektik materyalizm ışığında çalışmalarını sürdürmesi, sanki onun marksist bir düşünce adamı olduğu intibası uyandırabilir bazılarının aklıllarında.ama bir kez daha belirtmek gereği duyuyorum ki, bu sadece bir metoddur, yöntemdir.kaldı ki o da, kısa sürede türkiye'nin de büyük değişimlere ve gelişmelere gebe olduğunu fark etti.bu değişikliklerin moskova'da cereyan eden akımlardan daha farklı bir platformda gerçekleşeceğinin de bilincindeydi.çünkü iki memleketin farklı bir tarihi ve sosyolojik tecrübeleri vardı.görüyordu ki, türkiye ne batı ülkelerinde olduğu gibi liberal bir düzene oturtulabilirdi, ne de sovyet pratiğinde yaşandığı gibi katı bir sınıf diktatoryasına tabi olabilirdi.türkiye için en uygun görülen ekonomik nizam ancak devletçilik yönü ağır basan bir karma ekonomi sistemi olabilirdi.kendini külünden yeniden yaratma sırası şimdi şu unutulmuş, viran olmuş anadolu'daydı.ve aydemir, aldığı çeşitli devlet görevleri vasıtasıyla hep bu yeniden yaratılışın içinde oldu.tüm benliğiyle, tüm ruhuyla, isteğiyle ve bilinciyle...

    ama bunlar değil de, tüm bu döneminin büyük tarihi dönemeçleri içinde aktif olarak bulunmuş bir insanın, şu samimiyetine, dürüstlüğüne ve açıksözlülüğüne ne demeli.hem de insanlar umut sarıkayanın da dediği gibi, çoğu zaman kendisine karşı bile anlayışlı ve dürüst olamazken, onun kitabında yazdığı şu satırların başka bir ağızdan bir emsali daha var mıdır acaba?hayır yoktur...

    "evet, artık bu yolun sona ermesi lazımdı.bu yolculuğun artık gayesi kalmamıştı.zaten hiçbir zaman da manasını bulamadı.evet, aslına bakılırsa benim hayat yolculuğum her zaman istikametsiz, her zaman rüzgara tabi bir bocalayış oldu.hatta buna bir yolculuk bile denemezdi.bu yolculukta ben, kah o yana, kah bu yana çarpa çarpa sürüklenip durmadım mı?hem daima meçhule doğru, daima iradem dışında...

    hem belki bunun içindir ki benim hayat hikayem anlatmaya bile değmez.hem belki de bu hayat, sadece tesadüflerin eseri, yahut da kaderimiz, biz doğmadan önce biçilmiştir..."

    sırf şunun için bile mutlaka okunması gerekiyor eserin:

    (bkz: epiktetos'un kandili)
  • annemin(62) tavsiyesi ile okuduğum kitaptır. çocukluğu edirne civarında geçtiği için olsa gerek onu çok etkilemiş lakin bende bu kadar derin izler yaratmasa da türkiyenin ve dünyanın 1910-1960 arası tarihine "türkçe" ışık tutan bir kitaptır. kitap zaman zaman sıkabilir ama aslına bakılırsa ciddi bir serüven söz konusu.