şükela:  tümü | bugün
3 entry daha
  • sarı, basma perdeler ne zamandan kaldı kim bilir ve onun gerisinde dışarısı kadar ayaza kesmiş oda; köpekler havlıyor durmadan, ulan bi it olsam en azından bu kadar üşümezdim, üstümde beton gibi yorgan, bi seccade, bir eski kilim; elimi çıkarıp cılız, sarı ampulün aydınlığında marcel proust okuyorum, ağzımdan duman çıkıyor; piç sıçan iki de bir gelip geçiyor karşı duvarın dibinden, bok var amınakoydumun çocuuu, yemin ediyorum bi tabancam olsa sıkacam; ilk otuz yılım farelerle geçti lan, travmaya bak, bu arada aşağı katta annem uyuyor, sobalı tek oda, bana sobanın soğuk küllerinden hiçbir şey gelmiyor, donuyorum. babam terk etti evi de dünyayı da; ağbim basıp gitti bi hayat kurdu kendine; ablam da anasının gözüydü, erkenden evlenip gitti, bi ben kaldım işte; bu, beyaz badanalı soğuk evde, anamla ölmeye yatıyoruz, ıssız anadolu köyü, köpekler havlıyor, kimse yok, donuyorum, hiçbir anım beni ısıtmıyor, ve yakup kadri karaosmanoğlu tercüme etmiş, geçmiş zaman peşinde 1, meb yayınları, ya, ne sandınız, bi zamanlar meb. proust yayınlıyordu, hey yavrum hey, swann'ların semtinden 1, okuyorum işte, o çok ünlü yere geldim, her şeyin başladığı 'madlen'e...

    '...sokaktan eve biraz üşümüş olarak döndüğümü gören annem, bana içmeğe
    (orijinali böyle yazıyor) hiç alışamadığım, sıcak bir çay vermek istedi. . önce reddettim, sonra, bilmem neden, kararımı değiştirdim. annem hemen birini gönderdi ve çayla birlikte yemem için, 'küçük madeleine' denilen ...kısa tombul kurabiyelerden getirtti. , ben de sıkıntıyla geçmiş bir günün azabı ve belki daha sıkıntılı olacak bir yarının endişesi altında yorgun, bu madlen kurabiyesini batırıp yumuşattığım çaydan bir kaşık aldım; iştahsız iştahsız ağzıma götürdüm. fakat, tam, kurabiyenin kırıntılarıyla karışmış bu bir yudumluk çay benim damağıma dokunduğu anda vücudumu ansızın, bir ürperme kapladı; dikkat ettim, içimden fevkalade bir şey geçiyordu. mücerret ve kendi sebebiyle hiç alakası olmıyan tatlı bir haz her tarafıma yayılmıştı. bu hal, benim gözümde,hayatın bütün kararsızlıklarını ehemniyetsiz, bütün felaketlerini zararsız, bütün devamsızlığını asılsız kılıyordu; tıpkı, aşkın bizi nadir bir cevherle doldurup kendisinden başka her şeyi kıymetten düşürüşü gibi...bahsettiğim anda yalnız bu cevher bende değildi , be n bizzat o cevherdim. artık kendimi bir bütünün adi, aciz ve fani cüz'ü hissetmiyordum. bana bu kudretli sevinç nereden gelmişti..onun manası ne idi, onu nasıl yakalamalı idi... lakin, birdenbire aramakta olduğum hatıra görünüverdi. demincek bir büyü gibi dimağımdan ruhuma işliyen o tat, combray'de her pazar sabahı ... bonjour demek için `leonie halamın odasına gidişimde, onun, kendi çayına veya` ıhlamuruna batırıp bana verdiği madelein parçasının tadı idi. ...''

    ne bok yersin işte, köy kahvesi sekizde kapanmıştır, gün boyu soğuk yemişsindir ve şimdi de buna devam etmektesindir, elinde svannların tarafı, canın madlen kurabiyesi çeker birden , sıcak bir çaya batırıp, tabi ne madleni görmüşsündür hayatında ne de çay mümkündür şu anda; o fare seninle kafa bulur gibi gidip gelir, ses yapar, bir şeyleri kemirir, babam olsa ananı bellerdi orospu çocuğu derim, anneme desem yat uyu seni mi yiyecek der, o sinir bozucu genişliğiyle; çoktan alışmış onlarla yaşamaya, tepende sarı ampul gözlerini acıtır artık, sonra elin düşer, rüyanda bile üşümeyi sürdürürsün ama köpekler dışarıdadır ve bu huzur verir sana, her şeyden, svwnların tarafından bile iyidir köpekler; sarı perdeler oynar, doğramaların arasından sert karayel girer içeri, yorganın altında düşünürsün, nedir bütün bunların anlamı...