şükela:  tümü | bugün
  • feminist ve antimilitarist yazar katherine burdekin 'in 1937 yılı eseri. oy oy; esere göre; 27. yy.'da adolf hitler'in nazi planları tutmuştur; nazi egemenliği avrupa'ya hakimdir. hiristiyanlık neredeyse bitmek üzeredir; küçük marjinal gruplar halinde dinlerine inanan bu tipler dışında bir de nazi dinine inanan çoğunluk vardır; adolf hitler, bu dinin gökgürültüsü tanrısının kafasından doğmuş ilahıdır. bu ilahilik durumu tabi ki bu zamana kadar ki tüm medeniyetleri hiçe saymaktadır; kitaplarını okutmamaktadır; örneğin avrupalılar bir britanya imparatorluğu'nun bir zamanlar var olduğuna artık inanmayacaklardır, kitaplar yanacaktır.

    tabi yahudilerden sonra; nazi'nin bıçağından geçen en temel kurban grup; kadınlardır.
    dönemin egemen gücüne göre; kadınlar ruhsuz hayvanlardır.
    hapse tıkılmalıdırlar, işkence görmelidirler, aç bırakılmalı, saçları sıfır numaraya vurulmalı, kirli kahverengi kıyafetler giydirilmelidirler. bugüne değin insanlığın getirdiği; kadın-güzellik olgusu artık silinmelidir, zira güzellik olgusu erkekler üzerinden insanlığı vurmuştur. bunu ortadan kaldırmaya uğraşan egemen nazi gücü kadınlara yapmadığını bırakmaz.

    bebeler 18 aylıkken analarından alınıp, erkekler tarafından yetiştirilmeye götürülüyorlar. ayrıca ''there must be no love." yani aşk da olmamalıdır. tek amaç birleşme, üremedir.

    hitler tapımevlerinde erkekler tarafından hitler'e tapınılmaktadır;
    "gurura inanıyorum,yeteneğe, şiddete, vahşiliğe, katliama, acımasızlığa ve diğer sert ve kahramanca erdemlere inanıyorum. "

    eser vs vs devam ediyor; tabi bu distopya örneğini women in power la karşılaştırmak gerek, zira feminist ve antimilitarist yazar elinden nazi egemenliği olasılığını okumak dehşet verici; her ne kadar yahudi soykırımıyla yer yer aşırıya kaçan benzeşmelerden dem vurulmuşsa da, okuyunuz.
  • katharine burdekin'e ait 1937'de yayımlanmış feminist distopya. edebiyat tarihçisi andy croft'a göre anti faşist distopyalar arasında dünyada gelmiş geçmiş en iyi eser.

    roman, hitler'in 1000 yıllık reich diktatörlüğü hülyalarından ilham alınarak oluşturulmuştur. left book club'ın kitabı yayımlamasından sonra yıllarca unutulmuştu bu eser 1980 yılına kadar, o yıl tekrar avrupa'da basılınca yeniden popülerliğini arttırdı.

    mehmet gün ayral türkçesiyle bu muhteşem eser şimdilerde encore yayınları aracılığıyla raflardaki yerini alıyor.
  • asla gerçekleşmemesini dilediğim ütopik kitap.

    --- spoiler ---

    kadınların sığır olarak görüldüğü bir toplum. tecavüzün günlük yaşamın bir parçası olduğu bir hayat.
    --- spoiler ---
  • gayet başarılı bir distopya. şahsen sıralamada brave new world'ün üstüne koyarım. nineteen eighty-four'u da ciddi anlamda etkilediğini düşünürsek çok da yanlış bir değerlendirme olmaz gibi.

    lakin bugüne kadar ziyadesiyle hakkının yenmesi gibi bir gerçek var. kanımca feminist bir eser olmasından kaynaklanıyor. yedirmeyiz.
  • distopik roman dünyasının feminist üyesi.
    kadınların hayvan olarak görüldüğü nazi egemen bir dünya düzeninden bahsediyor.
    cesur yeni dünya ya da seksen dört gibi ünlü değil.
    distopya sever erkek okuyucu kendine pek yakın bulmamış sanırım.
  • kadınlara karşı kalbimizi taşlaştırmamız gerektiğinden bahseden bir bölümü olan kitap.

    bu bölümü okuyup metrodan indim. yürüyen merdivenlere geçtim. geç kalmama rağmen merdivenlerin sağına geçip beklemeye koyuldum. yürüyen merdivenleri kullanan bir takım kadınlar görünce, kadınların yürüyen merdiven kullanıp biz erkeklerin kolay hareket etmesine engel olduğunu farkettim. kitabın gazına gelip 2 dakika içinde kalbimi kadınlara karşı taşlaştırmıştım. merdivenlerin sonuna gelirken diğer yürüyen merdivenleri kullanma hadsizliğini gösteren kadınları uyarmaya karar verdim. sonuçta itiraz eden olursa elimde kapı gibi kitap vardı. neyse köşeyi döndüm. yürüyen merdiven çalışmıyordu. bir kadın yürür ama ben kaburgasından (kadın da olsa) bir canlı yaratılmış sendikali ironman ne münasebet canım. merdivenlerin çalışmasını bekliyorum. göztepe metrodan geçen varsa yetkililere haber verebilir mi?

    not:erkek yazarlar pls
  • distopya seven biri olarak beğendiğim kitap. feminist yönünün yanında din-inançsızlık arasındaki çizgi alfred ve joseph dialogları ile güzel işlenmiş. feminist yönü fazla dillendirilerek, tarihi tamamen yok edip insanların tamamen kontrol alındığı dünya örneğini başarılı şekilde anlatan kitabı dar açıdan değerlendirmemeli.
  • 1984 ile benzerlik gösteren distopya. orwell okuduysan bu gece rüyama gir lütfen.
  • lemunka'nin tavsiye ise haberdar oldum ve okudum. hitler'in ikinci dunya savasini kazandigi, fasist bir dunya'nin sonsuz ve korkunc olasiliklarini anlatan bir roman. ben kendi adima boyle bir roman okumanin cok faydasini gordum. cinsiyetcilik, eril toplum, milliyetcilik, din gibi olgularin fasizm ile beslendikce nasil bir canavara donusebilecegini gayet guzel anlatiyor. hakkinda a. ömer türkeş 'in saglam bir yazisi var:

    "feminist distopyan edebiyatın öncü yapıtlarından biri olarak kabul edilen swastika geceleri 1937’de, yazar hanesinde murray constantine ismi yazılarak yayımlanmıştı. romanın gerçek yazarı katharine burdekin sağlığında romanı üstlenmedi. edebiyat çevreleri murray constantine’in müstear isim olduğunu elbette biliyorlardı, ama kimin müstearı olduğunu öğrenmeleri için kitabın yayımcısı tarafından -1980- yapılan açıklamayı beklemeleri gerekecekti.

    katharine burdekin ismini duymak okuru şaşırtmış mıdır bilemiyorum. ancak feminist kimliğiyle tanınan burdekin’in hedefini vuran bu sarsıcı distopyayı neden üstlenmediğini anlayabilmiş değilim. hitler’in yaşadığı yıllardan yaklaşık yedi yüzyıl sonrasının dünyasından bir kesit sergileyen swastika geceleri faşizmin hükümranlığındaki bir hayatı, daha doğrusu dehşet uyandırıcı bir kâbusu anlatıyor.

    1896-1963 yılları arasında yaşayan burdekin, 1922’de başladığı yazarlık kariyerini 1940 yılında -yayımlanan on kitapla- noktalamış. swastika geceleri’nde yaptığı uyarılara rağmen nazizmin iktidarını sürdürmesini ve insanlığı felakete sürüklemesini görmenin yol açtığı umutsuzluktandır belki de.

    “auschwitz’ten sonra şiir yazılamaz,” demişti adorno; burdekin, adorno’nun cümlesine sanki romanı da eklemek istemiş.

    hikâyenin başlangıcı biraz karanlık, hatta sinir bozucu. swastika geceleri, hitler’den sonra yedinci yüzyılda, iki eski arkadaşın, herman ve alfred’in almanya’da karşılaşmasıyla başlıyor. herman inançlı bir nazi. ingiltere’deki görevi sırasında tanışmış alfred’le. aralarındaki hiyerarşi dostluklarına engel olmamış. onların diyalogları sayesinde burdekin’in distopyası yavaş yavaş aydınlanıyor. kısaca özetliyorum; dünya iki kutuplu bir halde. bir yanda avrupa ve afrika’ya hükmeden militer nazi imparatorluğu diğer yanda asya, avustralya ve amerika kıtasına yayılmış -aynı derece askeri bir yönetim olan- japon imparatorluğu. japonya’daki inanç sisteminin ne menem birşey olduğunu bilmiyoruz ama nazi imparatorluğu’nda hitler’e tanrı olarak tapılıyor ve onun gök gürültüsü tanrısı olan babasının kafasından infilak ederek oluştuğuna -yani bir kadın tarafından dünyaya getirilmediğine- inanılıyor.

    bir kadın tarafından dünyaya getirilmemiş olmak... işte burdekin’in döne döne vurguladığı temaya geldik. burdekin, nazizmin/faşizmin eril karakterinin varacağı son noktaya götürüyor okuru. kadınların hayvanlar gibi bilgisizlik ve kayıtsızlık durumuna sürüklendiği, “kadının indirgenmesi” süreci yaşanmış, kadınlar sadece üreme fonksiyonları sebebiyle varoluşlarını sürdürebilir hale gelmişler. nazi hiyeraşisinde en aşağı ırktan bile daha aşağıdalar. fiziksel olarak sanki bir tür metamorfoza uğramışçasına çirkinleşmiş bir halde toplama kamplarında tutuluyor, erkeklere çiftleşme hizmeti veriyor, doğum yaptıklarında erkek çocukları henüz bebekken ellerinden alınıyor... tecavüz fili suç olmaktan çıkarılmış ama zaten kadınlara duydukları tiksintiyle erkekler daha çok oğlanları tercih ediyorlar. kadına yönelmelerinin yegâne nedeni vatandışlık görevi olan üremeyi sağlamak.

    hitler tarafından kutsanmış şövalyelere dayalı feodal bir toplum yapısına sahip alman imparatorluğu daha kurulduğu andan itibaren bellek korkusuna kapılmış. öyle ki almanlara eski günleri hatırlatan bütün psikolojik, felsefi, sanatsal (müzik dışında), tıbbi (anatomik ve fiziksel bilgiler dışında) kitapların, resimlerin, heykellerin yok edilmesi sağlanmış. tarih bir daha geri gelmemek üzere yok edilmiş. yok edilen sadece tarih değil; yahudiler soykırıma uğramış, hıristiyanlar lanetlenmiş. işte bütün bunlar üzerine inşa edilmiş hitler dini ve ona tapanların imparatorluğu...

    ne varki geride imha edilmemiş, hafızayı saklamak adına el yazısıyla kalem alınmış son bir kitap kalmıştır. hitlerin sadık şövalyelerinden von hess’in yazdığı ve aile mirası olarak devredilen yazmalar son von hess tarafından alfred’e verilecek, hermann’ı da yanına alan alfred, yazılanların yeni bir dünyanın tohumlarını atacağı inancıyla ingiltere’ye dönecektir...

    totaliter ideolojinin mantığı
    buraya kadar yazdıklarım romanın tartıştığı meseleler hakkında olsa olsa kaba bir fikir verebilir. oysa olaylara odaklanan bir özeti üç beş cümleye sığdırılabilirdim. çünkü olaylardan ziyade anlatıya, tahayyül ettiği geleceği açıklamaya ağırlık vermiş burdekin. kişi ve karakter kadrosunun çok dar tutulduğu romanda neredeyse hiç kadın karakter yer almıyor. budekin’in tezleri açısından baktığımızda tutarlı bir tercih. erkeklerin tahakkümü altındaki bir dünyada kadının kadın olarak var olması elbette mümkün değildir.

    distopyanın geçtiği gelecekten ziyade günümüz toplum yapısını hedefleyen bir eleştirisi var burdekin’in. daima onlara dayatılmış bir modeli gözeterek yaşayan kadınlar aslında kadın değiller ve hiçbir zaman da olmadılar. bir roman karakterinin ağzından aktaralım; “bu dünyanın insani değerleri erildir. dişil değerler yoktur çünkü kadınlar yoktur. yarı-kadınlar yerine kadınlar olsaydı, kimse bize neye hayran olmamız, ne yapmamız, nasıl davranmamız gerektiğini söyleyemezdi.”

    peki yaşanan bu süreçte kadınların hiç mi suçu ya da rolü yok? burdekin’in keskin eleştirisi onları da temize çıkarmıyor. direnmeyerek, kabullenerek, erkek egemenliğinin onların bedenleri üzerindeki tahakkümüne rıza göstererek suç ortaklığı yapan kadınlar eril iktidar yapılarının -nazizimin/faşizmin- yükselişine destek oluyorlar. ve sonuçta “kadınlar, erkekleri memnun etme arzusunun vücut bulmuş haline“ geliyorlar.

    faşizmin ya da çoğu totaliter rejimin ideolojisinin çözümlemesindeki özgünlük, faşizmin özgünlüğünü “yeni bir ideoloji yaratma kapasitesinde değil, halihazırda var olanın konjonktürel dönüşümünde ve yeniden birleşiminde” konumlandırmasında. faşizmin geçmişe, bugüne ve geleceğe dair bütün inançları bir potada eriterek kendi ideolojisine eklemleyen popülizmini romanda çok iyi yansıtmış. kral arthur’un şövalyeleri ile hıristiyanlığı, hıristiyanlıkla modern çağları, din ile efsaneleri birbirine eklemleyip resmi bir tarihe dönüştüren geleceğin nazi imparatorluğu, tarihi kendisiyle başlatmak isteyen bugünün irili ufaklı muktedirlerine ayna tutuyor.

    yazar totaliter sistemlerin mantığını ve o mantığın arkasında gizlenmek ihtiyacı bile hissetmeden dikilen erkek egemen ideolojiyi öylesine çıplak halde teşhir etmiş ki romanı okurken günümüz türkiyesi’yle karşılaştırma yapmak ve ne yazık ki pek çok benzerlikler bulmak kaçınılmaz oluyor. iktidar sahiplerininin kadınlara, farklı inançlara, dinlere ve mezheplere, etnik kökenlere, içki ve sigara içenlere kısacası kendisine benzemeyenlere nasıl baktığının bilgisiyle bugünü kerteriz alın ve yedi yüz yıl sonrasının türkiyesine refleksiyon yapın. tahayyül ettiğiniz tablo burdekin’in distopyasına benzemiyor mu?"
  • kötü bir "cesur yeni dünya" öykünmesi.

    derinlik olarak, işleyiş olarak, konuya bakış açısı olarak ortalama bir kitaptan daha iyisi değil.

    fikir iyi, ürün kötü.