şükela:  tümü | bugün
  • woody allennin jazz tutkusundan hareketle gerçekleştirdiğini sandığım ve sanatçının aşkla sanatı arasında yaşadığı bocalamaları eğlenceli bir dille anlattığı filmi. sean penn emmett ray rolünde döktürürken, woody allen da anlatıcılardan biri olarak gözüküyor filmde. filmin en güzel sahnesi alternatiflerle aktarılan benzin istasyonu sahnesi. woody allen'ın diğer filmlerinde de görmeye alıştığımız "tereyağından kıl çeken" espri anlayışı filmin en çok bu sahnesinde kendisini belli ediyor.
  • obsesif, narsist, müzikal, renkli, zeki film. ismini bir george gershwin parcasindan almis. woody allen, sweet'i samantha morton; lowdown'u da sean penn icin düsünerek bu ismi secmis.
  • woody allen ın çok da iyi olmayan bir filmidir. ama en azından, hobileri sıçan vurmak ve trenleri seyretmek olan bir gitaristi dinleme, film boyunca bişeyler tıkınan samantha morton u tatlı tatlı izleme fırsatı verdiği için seyredilebilecek bir film.
  • küçük ama sevimli bir film. allen adamın (emmett ray) hayatını anlatırken yarı efsane hikayeleri de araya sıkıştırmış ortaya neşeli bir şey çıkmış. kültür sanat sayfası jargonu kullanacak olursak: keyifli bir seyirlik.
  • şepşeker bir film. allen'ın yarı-fiksiyonel belgeseli. bu, allen filmlerinin sessizce bize sunulanı olmasına rağmen gerçekten de en çok keyif alarak yaptıklarından olmalı. ben bu intibayı edindim. oturup iki saat ahkam kesilip elde olan belgesel görüntü, fotoğraf vs. ile yetinmektense allen "böyle olmuş galiba, ama böyle de olmuş olabilir" diye emmett ray'in hayatının bir bölümünü yeniden canlandırmaya çalışmış. gırla gitar müziğiyle şenlenmiş harika bir periyod filmi çıkmış ortaya (ah lanet film ağızları). sean penn ise dead man walking'den bile belki daha iyi oynamış. beni sandalyeden düşüren bir repliği vermeden geçemiicem anasını satayim. ray'in menejeri onun çok para harcamasından yakınmaktadır, ve bütçesine hakim olmazsa batacağını anlatmaya çalışmakta, hesaplı olması konusunda ısrar etmektedir:

    emmett: i burned a hundred dollar bill once. this guy dared me, he was a four flusher, he burned a tenner, i burned a hundred, he burned a twenty, i burned another hundred... i could cut that out.
  • round midnight'dan bildiğimiz bir cazcı dünyası var. böyle paristi, niyorktu bazı şehirlere gidiyorlar, uyuşturucu kullanıyorlar, milletin efsane diye dinlediği adamlar böyle beatnik ile berduş arası bi noktadalar. şu önemli: marjinal bir hayat yaşayan bu adamlar, marjinal olma, "sanatçıyım ben" deme peşinde değiller. sefil olmuş afro amerikalılar bunlar. uyuşturucuyla, düzensiz yaşamla zihinleri bulanmış, müzik yapmaktan başka birşey bilmeyen adamlar.

    emmet ray (ki kendisi fransa'daki bir çingeneden sonra dünyanın en büyük gitaristi olan bir karakter), bir yandan böyle yaşayan, öbür yandan böyle yaşamayı sanatçı olmanın, fransa'daki çingene gibi çalmanın bir şartı olduğunu zannedip; sırf böyle yaşamak uğruna yaşamak istediklerini yaşayamayan, müziği bu yüzden azıcık duygudan yoksun bir karakter. bir sinir krizine, ilk defa çatlaktan sızan gerçek duygulara denk geliyor filmin finali, emmet ray muğlak bir şekilde kadrajdan uzaklaşırken öğreniyoruz ki en güzel, duygu dolu eserlerini ondan sonraki yıllarda vermiş gitarist. vudi elın'ın en eğlenceli eserlerinden biri olan sweet and lowdown'ın, böyle sweet ve bilgece bir yanı da var, sonuna kadar gülmekten öldürürken, sonunda çok hafif, gülümseten bir buruklukla bitmesi bundan olsa gerek.

    böyle 125346262134 film olsun, hepsini izlerim.
  • woody allen'ın yıllar önce zelig'de yaptığına benzer bir tavırla çektiği belgesel havasındaki kurmaca film. komedi yönü ağır basmayan bu yönüyle de farklı ve çok hoş bir woody filmi. özellikle samantha morton insanın yüreğini okşayan bir performans sergiliyor. business channel bugün saat:22.00'da yine gösterecek.
  • uzun zamandır aradığım ve business channel sayesinde izleyebildiğim mockumentary tandansında eğlenceli ve sürükleyici bir öyküsü olan allen filmidir. sean penn farklı ve başarılı.
  • film iki duygu arasinda izlettiriyor kendini. ara ara gercek bir yasam oykusu filmi gibi gelirken, arada yuzunuze carpan woody vari esprilerle kendine gel bu bir allen filmi dedirtip gulumsetip, yerine gore kahkahalar attiriyor.

    --- spoiler ---

    - hilal seklindeki sandalyeden inis sahnesindeki sean penn'in hareketleri woody allen'in bir cok filmindeki kendi hareketlerini andiriyor. bir nevi sarlo havasi da sezilen bu absurd hareketlerin fazlasi biraz itici gelebiliyor.

    - uma thurman'in, emmat ray'e tren seyrederlerken sordugu hafif felsefik sorular ise love and death'i animsatir fena halde ve emmat ray'in ne kadar derin (!) bir kisilik oldugu anlasilir.

    --- spoiler ---

    son olarak:
    (bkz: okuz trene bakar gibi bakmak)
  • kısaca kendisini 'kendini öldüremeyecek kadar çok seven' fakat parlayamadan sönen bir caz gitaristinin hayatının anlatıldığı belgesel tarzına göz kırpan 1930'ların amerika'sında geçen film. film 30'ların atmosferini sarı filtre kullanımı, kostümler, dekor ve müzikler sayesinde başarılı bir şekilde yansıtıyor. woody allen'ın new york ekseninde geçen crimes and misdemeanors, husbands and wives, hannah and her sisters ve şimdilerde londra ekseninde geçmeye başlayan scoop ve cassandra's dream gibi orta sınıf insanların yaşantılarındaki ilişkiler ve iktidar gibi konulardan bahsettiği filmlerinden oldukça farklı bir film. hatta filmde woody allen'ı hikayeyi anlatanlardan biri olarak zırt pırt görmesek filmin onun filmi sanmamızı sağlayacak çok da iz yoktur aslında. tarzı açısından benzeştiği annie hallla yarışamayacağını düşünsem bile seyredilesi, seyrettirilesi woody allen filmi.