şükela:  tümü | bugün
  • erkekler muhtemelen askerlikte tanımışlardır hayatlarındaki en ilginç adamı. ilginçten kasıt ötekileştirmek değil elbette, renkli, değişik kişiliğe sahip kimseler. tabiri caizse nevi şahsına münasır insan.

    neyse ben askerde değil de sivil hayatta can diye bir adam tanıdım, bu arkadaş içindeki girişimcilik ruhu bakımından tanıdığım en ilginç insandır. herife arkadaş gel bok üretip satacaz desen, o akşam uyumaz hemen bir fizibilite çalışması yapar ve sabah sana bu girişime dair bir sunum yapardı. hesapsızca girişmek isterdi işe. bir çok iş kurdu, batırdı hala da bıkmadan devam ediyor.
  • bir arkadaşımın küçük kardeşi.

    çocuk çeşitli sınavlar ve testlerle kanıtlanmış üstün zekalı birisiydi. çevresindekilerle anlaşamıyor, hiçbir sohbet ilgisini çekemiyordu. nitekim oturduğumuz sırada ben de pek ilgisini çekemedim.

    sıkılgan bir şekilde oturuyor, ben de karşısında "e hadi üstün zekalı bişeyler yapmıyor lan bu hiç" filan diye onu inceliyordum. tam o sırada bu 12 - 13 yaşlarındaki çocuğun telefonu çaldı. açıp ingilizce konuşmaya başladı. sonra özür dileyip fransızca devam etti. oxforddan telefon bekliyormuş, o sanmış. fransada bilmem ne okulundan aramışlar meğer. yaz kamplarına davet etmişler. oxforda giderim heralde dedi. bir iki hafta sonra da gitmiş zaten.

    ben de gün boyu "telefonu açınca its xx dedi, i am xx demedi. doğru kullandı, ingilizce biliyor demek ki. evet." diye kendi kendime doğruladım çocuğun zekasını.
  • ülkemizden binlerce kilometre uzakta olduğum bir zaman diliminde, mahvolmuş bir halde, bir otobüs durağında bekliyor ve hayatı sorguluyordum. buradaki zamanım kısıtlıydı, bunun bilincindeydim, her anın tadını çıkarmayı planlamıştım ama işler hiç de öyle gitmiyordu. yalnız başıma beynimi bulandırıyordum işte. bulunduğum minik şehirde otobüsler hiç sık aralıklarla değildi ve çok az insan otobüs kullanıyordu, ki zaten bu yüzden otobüs seferleri nadir gerçekleşiyordu.

    hava kapalı, yağmur kapıda, çok belli. hüzünlü hüzünlü oturmuş bir vaziyette "ben n'apıyorum?" diye kendime soruyorum, "senin derdin ne oğlum, bıraksana bunları." diyorum. olmuyor tabii, pollyannacılığı pek başaramıyorum. forrest gump'ın otobüs beklediği durak nasıl ki hafızalara kazınmıştır, işte o durak da benim için öyle. yokuşun sağ tarafındaydı durak, arkasında walmart'ın bulunduğu, yolun karşısında ise koçtaşvari bir mağazanın yer ettiği...

    ellerindeki poşetlerle uzaklardan bir adam geliyor, evsiz olduğu her halinden belli bu adamın. ülkeye ve dinamiklerine aşina olmadığım için evsizler benim için güven veren tipler değiller. tabii üstünden yıllar geçti, ürkek bir ceylan gibiydim o zamanlar. ormanda kaybolmuş ve ne yapacağını bilmeyen bir ceylan...

    dikkatli bir şekilde, belli etmeden, adamı izledim. uzunca boylu, zayıf, 35-40 yaşlarında, saçı sakalı iç içe geçmiş, mavi gözlü, beyaz teni pislikten kara bir hale evrilmiş bir adam.

    bankın en ucunda oturuyordum. adam da diğer ucuna oturdu. ve bir süre böylece oturmaya devam ettik. dakikada yalnızca birkaç arabanın geçtiği sapa bir yerdi. marketten ayrılan insanları saymazsak neredeyse yalnızdık. uzay boşluğu gibiydi yani. duyduğum tek ses adamın hırıltıları ve bahsettiğim araçlardan yükselen seslerdi. insan beyni tuhaftır; bazen bir anı, kafada bir döngüye hapsedilir ve o anı istediğinizde yaşayabilirsiniz; işte bu da benim için öyle. en ince ayrıntısına kadar hatırlıyorum ve bu satırları yazarken yeniden yaşıyorum.

    "biliyor musun, yolcu otobüsleri ilk seferlerini yaptıklarında psikologlar bunun iletişime korkunç bir etki yapacaklarını düşünmüş." dedi adam kendi dilinde. "ikimiz de burada yalnızız, sence neden konuşmuyoruz?" diye sordu.

    mala bağladığımı itiraf etmeliyim, ne söyleyeceğimi bilemedim, evirip çevirip pek mantıklı olmayan cevaplar verebildim. zorlandığımı anlamış olacak ki, üstelemedi. "buralı gözükmüyorsun, kendinden bahsetmek ister misin?" dedi. ben de ne yaptığımı, burada çok fazla kalmayacağımı ve nereli olduğumdan söz ettim. asıl bomba burada geldi. evsiz adam hiç de fena olmayan bir şekilde türkçe konuşmaya başladı, bulunduğum şehirde neredeyse hiç türk yoktu. işte bu yüzden daha da çok şaşırdım.

    dumur denizlerinde haldır huldur kulaç atarken sorabildim türkçe mevzusunu. o da 8 ay boyunca otostopla türkiye'yi gezdiğini ve bu sırada epeyce şey kaptığını, ayrıca çat pat da olsa sekiz farklı dil konuşabildiğini söyledi. türkiye ile ilgili benim dahi bilmediğim şeyleri bilmesi, gitmediğim yerlere gitmesi şüphesiz ki durumu çok daha enteresan kıldı. bulunduğumuz şehirde ne yaptığını sorduğumda ise bir gruplarının olduğunu ve enstrüman çalarak yollarını bulduğunu söyledi. adamın mesleği ise yoga eğitmenliği ve aşçılıktı. sözünü ettiğim adamla neredeyse 35-40 dakika havadan sudan muhabbet ettik, otobüs ile şehir merkezine giderken yan yana oturduk, arkadaşlarının yanına beraber gittik, bir müddet bu modern zaman hippilerinin arasına dahil oldum, poşetlerin içindekilerinden ben de nasiplendim ve elveda diyip bu güzel anıyı zihnime yerleştirdim. birkaç gün sonra aynı noktadan geçtiğimde ise orada kimseler yoktu.
  • bir gün new yorkta laguardia hava alanına indik. saat gece 12 ve havaalanından çıkmak zorunda kaldık yanımda bir kız arkadaş var. times meydanına gittik orada geceyi geçirdikten sonra sabah 6'da uber çağırıp chinatowna geçecek ve geziye çıkacağız. biz uberi sabah çağırdık ve gelen araca bizimle beraber siyahi kafası güzel bir abimiz bindi ve uber listten adımı görüp (dialoglar ingilizce) sen türk müsün dedi. evet nereden anladın dedim. ben dünyanı geziyorum çok yere gittim 15 temmuz günü de istanbula biletim vardı sıra istanbula gelmişti ama askeri hareketlilik vardı gidemedim iptal oldu uçuşum dedi. adamla muhabbet ilerledi bana telefonundaki bazı resimleri göstermek istedi telefonu çıkarttı ilk resim new yorkta gün doğumunu helikopterden çekmiş. bir resim yana kaydırdı bu sefer new yorkta gün batışını aynı gün yine helikopterden çekmiş... parayı oradan hesap etmeye başlayın. ardından eski chicagolu basketbolcu loal dengle barda selfiesini gösterdi ardından mısır, sahra çölü, maldivler, kanarya adaları, fransa abimiz gösteriyo allah gösteriyo. en son dediki iki arkadaşımı daha göstericem.
    ilk selfie bi otel odasında lindsay lohanla bu abimiz.
    son gösteriği şey ise usain bolt ile bi mekanda beraber djlik yaptıkları bir video.

    tabi biz arkadaşla yıkılıyoruz ne işin var uberde falan diyoruz adam içkiliyim o yüzden çağırdım uber dedi. adını soyadını verdi istanbulda görüşelim dedi indi. ve geçen hafta bu abimizi internette araştırıp kendisine ulaştım. bu abimiz walmart ctosu imiş. bu da şu demek walmart şirketinin -ki 2009'da dünyanın en çok ciro yapan 3.şirketi idi bir parekende devidir türkiyenin yarısını tek senelik cirosu satın alır diye düşünüyorum.- teknoloji departman müdürü imiş. forbesta makaleleri videolarını görünce tabi ben şok. bu abimizi istanbula davet ettim gelince görüşmek istediğini söyledi. umarım amerikada tekrar haziran eylül arası karşılaşırız bu abimizle.

    evet amerika anılarımdan biridir. bir sonraki hedef bill gates. zaten mühendislik okuyan benin bundan daha fazlasını görme ihtimali %0.000000001 falan.

    sevgi ve hörmetlerle.
  • ne zamandır düşünüyorum bu entry'yi yazmayı ama çok uzun olacağından üşeniyordum hep. bu geceye kısmetmiş.

    yıl 2009. lise son sınıf bitti bitecek yaz havaları. liseyi ist'da okuyorum ancak ailem sakarya'da yaşıyor. ehliyetim taze. (okula geç başladığım için lisede ehliyeti olan nadir insanlardanım o zaman sağlam havası vardı)
    biraz da araba kullanma sevdasına her fırsatta gidip geliyorum istanbul-sakarya arası.
    bu arada ruh sağlığı çok da yerinde olmayan bir ebeveynin çocuğu olarak ve 14 yaşında kaçıp kurtulmuş, ergenliğini bir başına geçirmiş, istanbul gibi yerde tek başına ayakta kalmaya çabalamış hem okumuş hem çalışmış bir insan olarak benim de ruh sağlığım hiç iyi değil o sıralar. depresyon tedavisi görüyorum.

    yine ist'dan sakarya'ya geldiğim bir gün. otobuste sağ caprazımda bir sıra geri hizzamda yaşlı bir adam genç bir çocuk oturuyorlar. adamın çocuktan kalem istemesiyle diyologları başladı.
    adam çocuğa ne okuduğunu sordu. marmara üni'de tıp okuyormuş ve 3. sınıftaymış çocuk. adı da cumhur'du iyi hatırlıyorum.
    adam çocuğun tıp okuduğunu öğrenmesiyle birlikte sorulara başladı. önce beyin üzerinden. tüm latince isimlerini kullanarak beynin şu lobunda şu bilmem ne ne işe yarar. yok şurdan şu noktaya dokunulduğunda hangi sinir ucundan tepki alınır vs vs.
    çocuk bildiği kadarıyla cevaplamaya başladı.
    adam sürdürdü kalpte yaşanan xxxx karşısında (bunlar hep tıp dilinde tabi hatırlamam imkansız kusura bakmayın bu yüzden) nasıl müdahale edilmeli.
    çocuk cevaplamaya devam ediyor. arada bi adam çocuğun cevabını düzeltiyor yada daha da açıyor.
    ilgimi çekmesinin sebebi çocuk adama hocam nerede doktorsunuz uzmanlığınız ne diye sorduğunda adamın yeminler ederek elektrikçi olduğunu söylemesi ve çocugu buna ikna etmeye çalışması. adam gerçekten de doktora değil dilenciye benziyor ve çok enteresan bir kahkaha ile gülüyor.
    benim kulaklar orda tabi.
    konu böyle sürüp gidiyor. ordan ilaçlara geçiyorlar. ordan ilaçların bileşenlerine. otobüs terminale yanaşırken son dakika golü geliyor ve o sıra kullandığım depresyon hapının ismini zikrediyor. bunun yerine de sarı kantron otunun kullanılabileceğini ve o ilacın içindeki xxxx maddelerinin zararlarını söylüyor.
    hemen müdahil oluyorum konuya.
    - sarı kantron otu dediniz ya. nasıl kullanılır?
    + çay gibi kaynatıp içersiniz.
    - yan etkileri var mıdır?
    +koyunlara yedirilirse güneş altında kaldıklarında tüylerinde sararma yapıyor. (sonra yine o dünyada ondan başka allah kulu yokmuşçasına attığı kahkaha.)

    +neden sordun?
    -az önce bahsettiğiniz ilacı kullanıyorum ondan dikkatimi çekti.
    +adın ne?
    -nnnnn
    +sakaryalı mısın
    -evet
    +ailenin maddi durumu sonradan mı bozuldu?
    - (büyük bir şaşkınlıkla cevaplıyorum) evet
    +evde hiç huzurlu değilsin dimi?
    -evet
    +annen baban çok nadir kavga ederler senin. bu kavgalarda da asla şiddet yada küfür yoktur.
    - babamın anneme lan dediğini bile hatırlamam

    cumhur'a dönüp ahlaki değerlerin aşıri yüklenmesinden kaynaklanan beynin xxx hormonu yyyy islevi cart curt.
    cumhur mala dönmüş durumda.
    evet hocam evet hocam deyip duruyor.

    üçümüz birlikte iniyoruz otobüsten. isminin selahattin olduğunu öğrendiğim adam otobüsten indiğimiz yerde çantalarını beklememizi rica edip, yarın için izmir'e bilet alması gerktiğini, hemen döneceğini söyleyip gitti. cumhur'la ikimiz şaşkın. tabi ki doktor adayımız bana göre milyon kat daha şaşkın. dedi ki bu adamın bilgisine sahip olacaksam okulu bırakır bunun dizinin dibinde otururum.

    selahattin amca döndü. izmir'de yaşadığını istanbul'a iş için gittiğini sakarya'ya bir dostunu görmek için uğradığını öğrendik.

    bana benimle bir kaç saat konuşarak psikolojik sorunlarımı çözebileceğini söyledi. telefon numarasını aldım. bir sonraki gün öğlen 12'de aramamı söyledi ve ayrıldık.

    eve geldim adamın yüzüme bakarak babamın iflas ettiğini, annem babam arasında küfür ve şiddet olmadığını nasıl anlayabileceğini dahası gerçekten elektrikçi olmasını düşündüm durdum.

    sonraki gün 11:45 civarı aradım. bana bulvarda olduğunu teknosa'da bilgisayar baktığını oraya gelmemi söyledi. kapadim telefonu arabaya atladığım gibi bulvarda aldım soluğu. teknosanın önüne geldim elimi cebime attım telefonum yok. eyvah dedim nasıl bulacağım şimdi adamı. aceleyle daldım teknosadan içeri gördüğüm ilk personele buraya ilginç bi adam geldi mi diye sordum.
    -selahattin amcayı mi soruyorsun dedi adam. bana yeni bir şok daha.
    nerden tanıyorsun o nasıl bir insan ya dedi. yolda tanıştım bende dedim. ve arkamdan selahattin amca girdi dükkana. atm'den para çekmeye gitmiş o sırada aldıklarını hazırlamışlar.
    neyse çıktık ordan. hemen bulvarda bulduğumuz ilk banka oturduk. direk başladı anlatmaya.
    gençliğinde aç kaldığından bulaşıkçılık yaptığından filan bahsetti. anlam veremedim. dedi, mahallede bir kız vardı. deli divane aşıktım. kız da beni seviyor biliyorum. uzaktan uzaktan oynaşıyoruz öyle. askere gitmeden bir kez elini tuttum. ve bir kez sadece tuttuğum o elinden öpebildim. bütün askerlik boyunca aklımda o elleri vardı. dudağımda o elin tadı. askerde mektuplaştık bir kaç sefer. askerden döndüm. mahalleye bir girişim var gör. gözlerim her yerde onu arıyor fıldır fıldır. daha evime girmeden elimde valizimle gördüm onu. yıkık bir evin duvarına yaslanmış mahallenin çocuklarından biriyle sevişir gibi öpüşüyordu.

    üzüldüm adamın haline ama hani benim dertleri çözecektik diyorum içimden. dinlemeye devam ediyorum.

    "sonra uzun zaman atlatamadım. bir gün anneme bana bir kız bulmasını söyledim çok geçmeden buldular nişanlandık. evlenmeme çok az bir süre vardı. bizim evde bulaşıkları yıkıyordu. gittim arkasından sarıldım. oynaşmaya başladık ve bana döndü dedi ki hepiniz de seviyosunuz he bu arkadan sarılmayı. yüzüğü orada parmağımdan sıyırıp attım. "

    tepkisinin çok ağır olup olmadığını tartmaya çalıştım kafamda. önceki yaşadığının üzerine haklı olduğunu düşündüm.
    -sonra amca?
    +sonra bir kadın çıktı karşıma. hayata onla başlamışım gibi oldum. deli aşıktık ikimiz de. bir arkadaşımla ortak bir iş kurmuştuk. maddi durumumuz da o günün şartlarına göre hayli iyiydi. evleneli daha iki sene olmamıştı. bir gün kavga ettik. yoktan yere. bos yere. resmen bilerek çıkarmıştı kavgayı. kapıyı çarpıp çıktı. bu ay 3 oldu bu böyle diye düşündüm ve işkillendim. takip etmeye başladım. baktım benim iş yerime gidiyor. ofisin olduğu kapıyı anahtarla açtı girdi. bir şey alıp çıkacağını düşündüm. bekledim. çıkmayınca ardından kendi anahtarımla kapıyı açıp daldım içeri. yazıhanedeki koltuğun üzerinde ortağımla çırıl çıplaktı.

    bende artık tepki yok. sonra amca. sonra?
    +izmirde kaç kütüphane varsa o kütüphanelerde kaç tane psikolojiye ait kitap varsa hepsini okudum sonra.
    nedenini aradım. kadın denilen yaratığı biraz olsun anlayabilmek için okudum.
    -anlayabildin mi?
    +(o kötü kahkaha) anladım sana da anlatıcam merak etme.

    devam etti selahattin amca:
    sonra sağır ve dilsiz bir kadınla evlendim. bir kızım oldu. sonra bir oğlum ve bir kızım daha. büyük kızımi 12 yaşında lösemiden kaybettim. ta ki onun hastalığını öğrenene kadar tek derdim insan psikolojisiydi. ama kızımı kaybettiğimde anladım ki zaman kaybetmişim. hata yapmışım. onca yılımı o fahişelerin bana yaptığını anlamak için harcayacağıma tıp öğrenmek için harcasaydım belki kızımı yaşatabilirdim. bu pişmanlıkla mücadele edebilmemin bir tek yolu vardı o da tıp ilmini öğrenmek. ve o zamandan beri sağlık konusunda erişebildiğim her şeyi aklımın aldığı her şeyi öğrenmek için elimden geleni yaptım. ögrenmeye de devam ediyorum.

    benden göz yaşları döküldü dökülecek. titrek sesimle "helal olsun amca"
    o da hüzünlendi bi inceden. dağıtayım havayı diye
    amca çark mesiremiz var bizim gittin mi dedim. yok dedi. hadi gel sohbete orda devam edelim. hem bi çay kahve iceriz.
    kalktık çark mesire'ye oturduk. çayları söyledik. anlat bakalım dedi. o sıralar aklıma takılan ciddi sorunlar vardı. ahlaki değerler ile yaradılışın çeliştiği noktalar. iyi insan olmak-kötü insan olmak. erkekliğin doğal getirilerinden bazılarının kadını şiddetle aşağılaması ve diğer erkeklere karşı sinsi bir haksızlığa dönüşmesi vs. kafamda felsefik ne kadar soru varsa ne kadar ailevi maddi manevi sorunum varsa dökülmek istiyorum. ama adam beni konuşturmuyor. ne anlatmaya başlasam sözümü kesiyor. hatta bir soru soruyor bana cevap veriyorum. cevabımı bitirmeden bir yenisini daha soruyor. sonra ona cevap veremeden bir yenisini daha. iyice sinir bozucu bir hal alıyor bu karmaşık muhabbet.
    sonra selahattin amcam bir başlıyor konuşmaya. sanki ben sorduğu her soruya sonuna kadar cevap vermişim gibi. yarım bıraktırdığı yalanı bile tamamlayıp sonra da yalan olduğunu yüzüme vurdu adam.
    bak bu konuda böyle diyecektin ama aklından aslında bu geçiyordu bunu şu sebeple saklamak ihtiyacı hissettin.
    koltukta çakılıp kalmamak imkansız! adam kafatasım şeffafmış gibi beynimin içini görüyor resmen. elim ayağım boşalıyor aklımdan geçenleri yüzüme vurmasıyla.
    ben doğamızın getirdiği bazı kadını aşağılayan niteliklerden sorunca bana dedi ki bir dakika.
    telefonunu çıkarıp birini aradı.
    +elif. kızım biz çark mesiredeyiz hemen gelebilir misin çok önemli.

    yirmi dakika sonra kadın koptu geldi yanımıza. ney amca o kadar önemli olan.?

    bu arada elif abla 30 rahat var belki bir iki fazlası hatta. bir firmanın pazarlama müdiresi. selahattin amcanın yanına lise yıllarında gelip gidermiş depresyon muhabbetine. sakarya'ya iş için gelmiş. selahattin amcanın istanbul'da olduğunu öğrenince ısrar ısrar getirtmiş onu da sakarya'ya.
    +oğlum demin bana şu konudaki düşüncerini anlattığın gibi aynen anlat.
    -aynen anlatamam da anlatmaya çalışayım.
    +utanma oğlum hepsini harfi harfine aynen söyle.

    (19 yaşındayım masada 30 yaşında bi kadın var ve benden bel altı bi konuda tüm çıplaklığıyla yorum yapmam bekleniyor. bugünkü aklım olsa gerekirse çıkarır koyarım masaya da. o günkü ben için imkansız. ama adam resmen hipnoz etmis gibi beni. ne diyorsa yapıyorum.)

    neyse döküldüm bir güzel. kadın çok ağır bir şaşkınlıkla dinledi ve dedi ki eğer selahattin amcayi tanımasam bunları sana o söyletiyor sanardım.
    tabi ben anlamadım kadını önce.
    "ben senin gibi hassas düşünen, bu konulara ve kadınlara senin gibi bakan bir erkek olmadığı için evlenmedim. ve yer yüzünde de olmadığına şu yaşıma kadar emindim"
    selahatttin amcaya dönüp devam etti.
    "yine selahattin amcanın bir keramtiyle karşı karşıyayız. bizi bu sehirde bu çocukla nasıl denk getirdin ya" dedi.
    selahattin amca kader dedi.
    sonra elif abla bana selahattin amcanın bir çok arkadaşının kimle evleneceğini önceden bildiğini kendisine de 35 yaşından önce erkek ön yargısının kırılacağını ve 35 yaşında evleneceğini söylediğini söyledi.
    dedim geçmişimizden bazı şeyleri biliyor tamam. aklımızdan geçenleri okuyor onu da anlamıyorum ama ona da tamam. geleceğimizi nerden bilebilir.
    "o bilir dedi" elif abla.
    "olmaz öyle şey" dedi selahattin amca.
    geleceği allah bilir peygamberi bile bilmez dedi.
    elif abla itiraz etti.
    -sen mert'in aslı'ya (isimleri unuttum atıyorum suan) aşık olacağını evleneceklerini söylediğinde daha tanışmıyorlardı bile.
    +onlar tanışmıyorlardı ama ben ikisini de tanıyordum

    bana döndü selahattin amca. çocukluğunun en erken yaşlarını düşün dedi. sevdiğin çok sevdiğin bir kadın karakter o zamanlardan. annenin bir arkadaşı olabilir. komşu abla olur. akrabalarından olabilir. arkadaşlarından olabilir sende en çok yer eden kim var?
    dedim amca ilk aşkım var adı zülâl'di.
    anlat dedi ayrıntılarıyla.
    6-8 yaş aralığındayız. yan komşunun kızı zülal. bir de abisi var akif. bir kere ben zülal'i öperken yakaldı bizi kulağımı çekti. korkardım o yüzden. babası badana boya işi yapardı. o da severdi beni. annesi damat derdi bana. o zamanlar böyle gericilik yoktu tabi. haha. ben, sevgilim, onun annesi, benim annem beraber kahvalti edebiliyorduk. saklambaç oynarken hep beraber gider saklanırdık. birimiz bir çocuğa küserse diğerimiz de küserdi. bu arada benden iki yaş büyük abim var o okula başlayınca onunla birlikte okuma yazma öğrendim okula gitmeden. neyse okula başlama çağımız geldi. ben eklem romatizmasına bağlı bi nevi felc gibi bir hastalık geçirdim. bütün eklemlerim ters döndü. 4 ay hastanede yattım çıktıktan sonra da epey bebek arabasında gezdirdiler beni. tam o dönem zülal okula başladı. o okula gidiyor ben gitmiyorum okumayı o bilmiyor ben biliyorum ama yine de nasıl eziliyorum. artık o bir üst statüye sahip benle de eskisi gibi iyi arkadaş değil. bir müddet aşk acısı cektimsonra biz ordan taşındik zaten. öyle soldu gitti aşkımız.

    +nasıl bi kızdı zülal. zülal deyince gözünün önüne ilk gelen ne?
    -saçları. upuzundu. altın sarısı, kıvır kıvırdı.
    +başka?
    -boşnak kızıydı beyaz tenliydi. bi de çok merhametliydi. (bütün cocuklar gibi)

    selahattin amca yine aynısını yapmış elif ablanın actıgı konuyu saygısizca kesmis bana lap diye ilk aşkını anlat demiş oldu.

    ben bitirince elif ablaya döndü ve dedi ki. insan en büyük aşkını bu yaşlarda seçer. ve ömrü boyunca hep bu yaştaki aşkını arar. bu cocuk sansliymis ilk aski o kizmis. ama bazen bu bir komsu kadın bazen bi abla, abi, bazen uzaktan bir tanıdık belki misafirlige gidilen evde tek bir kere görülmüs bir karşı cinstir. çocukken aşık olur büyüyünce hep onu ararsin!
    ille ya elleri benzeyecek ya şacları ya konuşması ya herhangi bir şeyi. o bilinç altına yerleşene ne kadar çok benzerliği varsa o kadar kökten aşık olursun.

    onların (evleneceklerini önceden bildiği çiftten bahsediyor) ilk aşklarını biliyordum. onlar birbirlerini arıyorlardı. ilk buluşmalari yetti o yüzden.

    selahattin amcadan son show'u izledik derken. ızmir otobüsüne bırakmak üzere bizim arabaya atlayıp yola çıktık. yolda sohbet biraz daha devam etti. elif ablayla vedalastılar filan. terminale geldik. dün bilet aldığı kız bunu görünce üstüne atladı resmen. kızın yaninda gisede oturan çocuğa gece uyurken dişlerini gıcırdatiyosun sen demiş durduk yere. hatta biraz fazla evdekiler bile rahatsiz oluyor demis. çözümünü de söylemiş. çocuk donup kalmıs benim gün boyu kalmam gibi. sonra kız hakkinda bi yorum yapmış. o öyle afallamış. sonra o gişeci kız nişanlısının fotoğrafını göstermiş. tabi ki nokta atışı tespitler.

    neyse vedalaştık gitti selahattin amca.
    geriye keramet derecesindeki bilgisi becerisi önsezisi kaldı.

    -otobüse binmeden bana "senin bilinc altını fazla kurcaladım bu gece kabus göreceksin" dedi gördüm.
    -"sen de aldatılacaksın muhakkak" dedi aldatıldım.
    -hukukcu olmak istiyordum "ticaretle uğraşacaksin hukuk kazanamyacaksın" dedi aynen öyle oldu.
    -buraya yazamayacağım hatta ona bahsetmediğim hatta allahtan başkasınin biliyor olmasina ihtimal olmayan bir soruma "sen kendine bunu bunu soruyorsun ya" deyip benim yerime cevap verdi
    -sen çok zengin olacaksın ama o altın saçlı kızın statüsü senden yüksek olacak dedi?? bu beklemede.
    not: henüz zengin olmadım. altın saçlı kızlar heyecan yapmasınlar boşa.

    tanıştığım en ilginç insan selahattin amca idi işte. sağolsun sonra da yıllarca telefonla destek oldu bana.