*

şükela:  tümü | bugün
20 entry daha
  • ah ulan kahpe felek yaptın bana kelek tarzında isyanlara alışıktır bu topraklar, işte bu toprakların üzerinde değil de, gözümüzü ve algılarımızı roma'ya doğru çekelim, muhtemel jimi the kewl entirilerinde olduğu gibi oradan birkaç fotoğrafla, seneca'nın de providentia yani tanrısal öngürüsünden ifadelerle açıklayalım tanrı varsa niye bu kadar acı var söylemi' ni.

    evvela tanımını ortaya koyalım ki; sözlük ritüelinnin canına okumayalım;

    seneca 'nın "tanrı soylu ruhları sert biçimde sınıyorsa, bunda şaşılacak ne var?" diye soruyla cevap verdiği sorudur.

    yahu geçelim şu ritüeli, canına okuyalım;
    asıl sorun şudur;
    "quare aliqua incommoda bonis viris accidant, cum providentia sit"
    yani "tanrısal öngörü olduğu halde, iyi insanların başına birtakım felaketlerin gelmesinin nedeni."
    eserin başında; seneca'nın arkadaşı lucillius sormuş; "..quaesisti a me, lucili, quid ita, si prouidentia mundus ageretur, multa bonis uiris mala acciderent. " ("dünyamızı tanrısal öngörü yönetiyorsa, neden hala iyi insanların başına bazı kötülükler geliyor diye bana soruyorsun lucilius.")
    seneca'ya göre; gerçekten bu evren, kendiliğinden oluşmamıştır. ve kendiliğinden idare edilmemekte, bu büyük eser belli bir kurucu (tanrı-lar-) etkisi olmadan ayakta kalmamaktadır. örneğin yağmurlar, bulutlar ve bunların çarpışmasından doğan şimşeklerin çakışlarından, dağların zirvelerini yarıp yayılan ateşler, kayıp giden toprağın yarattığı sarsıntılar, dünyanın etrafındaki çalkantılı kısmın harekete geçirdiği diğer olaylar, bunlar birdenbire olsalar bile; evrensel bir akıl olmadan meydana gelemezler. ("..ne illa quidem quae uidentur confusa et incerta, pluuias dico nubesque et elisorum fulminum iactus et incendia ruptis montium uerticibus effusa, tremores labantis soli aliaque quae tumultuosa pars rerum circa terras mouet, sine ratione, quamuis subita sint, accidunt, sed suas et illa causas habent non minus quam quae alienis locis conspecta miraculo sunt, ut in mediis fluctibus calentes aquae et noua insularum in uasto exilientium mari spatia. ..")

    yani evren, seneca'ya göre; belli bir akıl tarafından bilinçli bir şekilde yönetilmektedir.

    yine seneca; meraklı dostu lucilius'un sorusuna cevap verirken; bu sefer iyi insanlarla, tanrı arasındaki benzerlik, dostluk hatta akrabalıktan söz etmektedir. ona göre; iyi insan, tanrıdan sadece zaman bakımından farklıdır, tanrının öğrencisi ve taklitçisidir ve onun hakiki oğludur. (isa 'nın, tanrının oğlu olması hadisesiyle karıştırmamak lazım buradaki ifadeyi. zira stoacı seneca'nın 'tanrının oğlu' ifadesi aslında şunu anlatır; erdemlerin sert direticisi, idarecisi muhteşem baba=tanrı, sert ve disipline meraklı babalar gibi oğlunu yani iyi insanı eğitir. "..itaque cum uideris bonos uiros acceptosque dis laborare sudare, per arduum escendere, malos autem lasciuire et uoluptatibus fluere, cogita filiorum nos modestia delectari, uernularum licentia, illos disciplina tristiori contineri, horum ali audaciam. .." ) hatta bu oğul iyi olduğu kadar da, çok acı çekmektedir, sarp yokuşlara tırmanmaktadır, hatta ona karşın kötü insanlar bol bol eğlenmekte, zevkler içinde yüzmektedir. yani tanrı iyi insanı keyif içinde yaşatmaz, dener, dayanıklılık kazandırır kendisi için hazırlar. ("..idem tibi de deo liqueat: bonum uirum in deliciis non habet, experitur indurat, sibi illum parat. ..")

    artık soru değişmiştir;
    şimdiki soru şu: "niye iyilerin başına birçok bela gelir?"
    seneca'nın cevabı net; iyi insanın başına hiçbir kötülük gelemez; karşıtlar birbirine karışmaz. hatta örnek veriyor filozof amca; yağmurlar, şiddetli yağmurlar, bunca güçlü şifalı su, denizin tadını değiştirmiyorsa, felaketler de cesur insanların ruhunu altüst edemez! ruh kendi konumunda kalır ve her ne olursa, onu kendi rengine döndürür; çünkü ruh bütün dış şeylerden daha güçlüdür. iyi insanın ruhu bu olanları duyumsamaz, demiyor, aksine onların üstesinden geleceğini, saldırıların karşısına sakin ve yumuşak başla dikildiğini söylüyor. (“..'quare multa bonis uiris aduersa eueniunt?' nihil accidere bono uiro mali potest: non miscentur contraria. quemadmodum tot amnes, tantum superne deiectorum imbrium, tanta medicatorum uis fontium non mutant saporem maris, ne remittunt quidem, ita aduersarum impetus rerum uiri fortis non uertit animum: manet in statu et quidquid euenit in suum colorem trahit; est enim omnibus externis potentior. ..”)

    ruh her talihsizliği bir deneme sayar.
    aylaklık ve rakipsizlik zaten çalışkan ve cesur kimse için en büyük cezadır. sporcular, dövüşçüler kendilerine uygun birer rakip bulamıyorsa, yarışmalarda, dövüşlerde birinci gelmelerinin de aslında bir değeri yoktur. seneca’ya göre; yiğitlik, rakibi olmadıkça gevşeyip eğilir; ne kadar büyük ve ne kadar kudretli olduğu, ne yapabileceğini sabırla gösterdiği an anlaşılır.. neye katlanıldığı değil, nasıl katlanıldığı önemlidir onca. (“..marcet sine aduersario uirtus: tunc apparet quanta sit quantumque polleat, cum quid possit patientia ostendit. scias licet idem uiris bonis esse faciendum, ut dura ac difficilia non reformident nec de fato querantur, quidquid accidit boni consulant, in bonum uertant; non quid sed quemadmodum feras interest. ..”)

    tam bu noktada bir anne-baba sevgisi farklılığından söz açar amcamız;
    ona göre; babalar, evlatlarının çalışmalarına başlamaları için erkenden uyandırılmalarını emrederken, anneler evlatlarına kıyamaz, bağırlarına basmak isterler, üzülmelerini, zora düşmelerini istemezler. babaların eğitimi gaddarcadır, annelerinki ise yumuşak ve biraz da körcedir.

    yara almamış bir mutluluk hiçbir darbeye karşı koyamaz! (bunu yakın zamanda bizzat tecrübe ettiğim için, cümlenin sonuna ünlem koydum! alın bir tane daha koyuyorum!) örneğin; aslanın saldırına uğramış genç bünye, onu alt etmişse bundan onur duyar, bunu paylaştığı kişiler de onunla gurur duyar. aslında bunlar tanrısal şeylerden çok, çocukca duygulardır, eğlencelerdir. tanrı, kendi eserine ve öğrencisi insan’a bakarken, böyle cesurluklar, onur dolu direnişler görmekten hoşlanır. örneğin muhafazakar cato maior, her yerde askeri olan, şehir kapılarını ablukaya almış julius caesar’a karşı mutlaka bir çıkış yolu bulacaktır, o hep onuruyla yaşayacak, tanrı katında saygı duyulacak bir kimse olacaktır, hatta yenilmiş olsa bile. hatta cato efendi, yandaşlarının kaçmasına yardımcı olup, kendisinin de kaçmasını sağlamayıp, soylu göğsüne, bir o kadar soylu kılıcını sokarak ölümü seçmiştir. seneca’ nın pek etkilendiği bir adamdır cato, hasbelkader ben de bilge cato’yu bu güzide entirimde syagıyla anıyorum, böyle deyince de sanki dalga geçer gibi oldu neyse, gerçekten anıyorum kendisini. filozofa göre; tanrılar; öğrencilerinin parlak ve hafızadan silinemeyecek bir sonla (cato’nunki gibi) biten kaçışını seyretmekten zevk duyarlar. korkan kimselerin bile sonlarını övdüğü kişileri ölüm kutsal kılar. (“..mors illos consecrat quorum exitum et qui timent laudant. ..”)

    kötü görünen olaylar aslında kötü değildir efendim.

    kötü diye adlandırılan olaylarla karşılaşan iyi insana zavallı denebilir, ama o zavallı olmaz. (“..potest enim miser dici, non potest esse. ..”)

    örneğin, kendini yoran, bünyesini sağlam kılmak için gece gündüz yediğine içtiğine, hareketlerine dikkat eden bir kişi ile, bunlara dikkat etmeyen, atletik olmaktansa oburluğa, sarhoşluğa ve zevkten öldüren diğer tutkulara kendini vermiş kişi arasında fark vardır. hangisi mutlu olacaktır. kendisini kasan kişinin yararına olacaktır kasışları. hatta demetrius bu durumu şöyle özetler; “başına bir talihsizlik gelmemiş insandan daha şanssız hiç kimse yoktur.” (“'nihil mihi uidetur infelicius eo cui nihil umquam euenit aduersi ”)

    örneğin bir dövüşçü, gladyatör, kendisinden daha aşağı biriyle çarpışmayı yüz karası sayarmış ve tehlikeye girmeden yenilen kişinin şerefsizce yenildiğini düşünürmüş. kader de aslında benzer bir yolu izler; kendisine rakip olarak en cesurları arar, bazılarını küçük görerek yanından geçip gider. böyleleri, zanneder ki hep mutlu yaşayacak, hep insanları kullanacak, kafasına göre, kendi geleceğine göre o insanı bırakacak, berikini alacak, öbürüyle gönül eğlendirecek, berikiyle aşk yaşayacak, onu satacak bunu alacak, hayatın her tadını yaşayacak ama hiç sızı çekmeyecek, kader onu canevinden vurmayacak. böyle bir şey yok; işte seneca’nın iyi insanı çektiği acılarla, bu saydığım denyo karakterli kötü insandan daha şanslı ve iyi durumdadır. seneca muhteşem örnekler veriyor;

    ateşe dayanıklılık mucius’ta (düşmanların ateşini sağ eliyle bastırmış),
    yoksulluk fabricius’ta (devlet görevi yanında, kendi toprağıyla geçimini sağlamış.),
    sürgün rutilius’ta (tek başına diktatör sulla’ya direnmiş, sürgüne yolanmış.),
    zehir sokrates’te (devlet gözetimi atında hazırlanmış zehiri içmiştir.),
    ölüm ise cato’da (yukarıda anlattım; caesar’a karşı cumhuriyet geleneğini amansızca savunmuş, sonunda intihar etmiştir.) denenir.

    kötü yazgı olmadıkça, örnek alınacak büyük insan k e ş f e d i l e m e z!

    (“..ignem experitur in mucio, paupertatem in fabricio, exilium in rutilio, tormenta in regulo, uenenum in socrate, mortem in catone. magnum exemplum nisi mala fortuna non inuenit. ..”)

    seneca sorar; büyük adamsın, ama nereden bileyim bunu, yazgın sana erdemini hiç sergileme fırsatı tanımamışsa? (“..magnus uir es: sed unde scio, si tibi fortuna non dat facultatem exhibendae uirtutis? ..”) olimpiyat oyunlarına katıldın, ama senden başka hiç katılan yok; taca sahipsin ama zafere değil! büyük adamlar kimi zaman belalı olaylardan hoşlanırlar. tiberius caesar zamanında gladyatör dövüşlerinin azlığından yakınan gladyatör şöyle satirik konuşmuş; “quam bella aetas perit!” (ne güzel bir çağ gelip geçti be!)

    erdem tehlikeye açtır ve neye göğüs gereceğinden çok ne hedeflediğini düşünür; çünkü zaten göğüs gereceği olay, kazanacağı onurun bir parçasıdır. savaşçı insanlar yaralarıyla (emekli komutanlar madalyalarıyla) övünür. fıırtınada kaptanı, savaş meydanında askeri, sözlükte karma puanını önemsemeden çatır çatır yazanı tanırsın! seneca coşarak sorar; muhteşemdir bu sorusu; “..rezalete, kötü şöhrete ve toplumun nefretine karşı ne ölçüde bir dayanıklılığın var, nereden bileyim, eğer alkışlar içinde yaşlanıyorsan.”

    felaket erdemin sergilenme fırsatıdır. (“calamitas virtutis occasio est.”)
    aşırı mutluluk yüzünden duygusuzlaşanlara ve sakin bir denizdeymiş gibi atıl bir ruh dinginliğinin pençesine düşenlere haklı olarak bahtsız insanlar denmelidir. acımasız talih deneyimsiz insanları daha fazla ezer, narin bir boyun için boyunduruk ağırdır. acemi askerin yara alma kuşkusu karşısında yüzü solar, korkuyla dolar, deneyimli asker ise kendi kanına cüretle bakar, kanı aktıktan sonra hep galip geldiğini bilir. erdemi sergilenmektedir.
    ayrıca uzun süre mutlu yaşayan insan da bir süre sonra kendi payına düşen mutsuzluktan payını alacaktır, onlar kötülüklerden azat edilmediler, sadece ertelendiler.

    soru şekil değiştirir yine; “niçin tanrı iyi insana sağlıksal bir bozukluk, keder ya da başka sıkıntılar verir?”

    “ordugahta tehlikeli görevler en cesurlara verilir de ondan.” böyle cevaplıyor üstadımız bu soruyu.

    keyiften kaçınalım, takat kesen mutluluktan sakınalım, ruh bunlarla sersemleşir ve insanlığın ortak yazgısını anımsatan bir şey müdahale etmedikçe, sonu gelmez bir sarhoşlukla uyuşmuş gibi kalır. sınırı aşan her şey zararlı da olsa (bkz: hybris) en tehlikesi sınırsız, ölçüsüz mutluluktur. beyni uyarır, akla boş hayaller çağırır, yanlış ile doğru arasına kalın bir sis perdesi çeker. sınırsız ve ölçüsüz iyiliklerle çatlamaktansa, erdemi davet edip sürekli mutluluğu üstlenmek daha uygun olmaz mı?

    perhizden gelen ölüm daha sakindir, oburluktan gelirse insan çatlar.

    “lenior ieiunio mors est, cruditate dissiliunt.”

    ayrıca eserin latincesi için:
    http://www.thelatinlibrary.com/sen/sen.prov.shtml

    rousseau ise les rêveries du promeneur solitaire de yazgı ve tanrının işine akıl erdiremememiz hususunda olayı değerlendiriyor:

    "..aralarında ilişki olmayan bu kadar olayın bir araya gelmesi; yazgı bunu özellikle yapmış gibi, en amansız düşmanlarımın şansıydı. hepsinin devleti yönetenler, kamuoyuna yol gösterenler, beni gizliden gizliye çekemeyenler arasından seçilmiş ve elbirliğine katılan saygıdeğer insanlardan olmaları, bana öyle olağanüstü göründü ki, bunu raslantı diye yorumlamak olanaksızdı. bana karşı olan bu anlaşmaya katılmayan bir tek kişi ya da herhangi bir olay çıksaydı, hemen sonuçsuz kalırdı. ama bu insanların amacına; isteklerin, yazgının, sonuçların, dönüşümlerin hepsi yardım etti; bu mucizeli elbirliği tanrı'nın başarılmasını istediği bir şeydi. dünkü ve bugünkü gözlemlerim bu kanımı o derece onaylıyor ki, şimdiye dek ancak insanların kötülüğünden doğduğu kanısına vardığım durumları, tanrı'nın nedenine aklımızın ermediği buyruklarından biri diye görmekten kendimi alamıyorum.

    bu düşünce beni üzeceğine yatıştırdığı gibi, yazgıya boyun eğmeye de yöneltiyor. tanrı isterse cehennemlik olmaya rıza göstermiş olan aziz augustinius kadar ileri gitmiyorum; benim yazgıya boyun eğişim daha az çıkar güdücü olmamakla birlikte daha içten ve sanırım, taptığım kusursuz kişiye daha layıktır.

    tanrı adaletlidir. o, çekmemi istiyor, ama suçsuz olduğumu biliyor. işte güvenim buradan gelmekte; yüreğim ve aklım, aldanmadığımı ilân ediyorlar. bırakalım talih ve insanlar istediklerini yapsınlar; ses çıkarmaksızın çekmeyi öğrenelim; her şey sonunda dünyanın düzeni içinde eriyip gidecek: benim sıram da er geç gelecektir."
  • dün bir sebepten sorduk bu soruyu kendimize; "insan neden bu kadar acımasız veyahut kötüleşebilen bir canlıdır?" o, aristoteles'in dediği gibi; politik bir hayvansa, politik niteliği midir onu diğer hayvanlardan ayırarak, yeryüzünde zeus'luğa meyilli hale getiren? gerçekten de ilginç, bu açıdan bakıldığında sadece ahlak yasaları çerçevesinde haddini aşmaya teşne bir canlıyla yüz yüze değiliz, aynı zamanda kabullerini adım adım "doğaya egemen olma" noktasına kendisi getirmiş, doğayı tanıdıkça daha çok onun üzerinde hakim olma düşüncesine saplanmış bir canlıyla karşı karşıyayız, bu zihin ortaçağ felsefesi'ni topyekün bir kenara atarak, yeniçağ'la birlikte insanın konforuna hapis bir yaşama sürmesini aydınlanma olarak görmektedir. konfor arttıkça inen ve çıkan yolun bir olduğunu unutan, bu haliyle de bütünüyle dual yaşamı iten kendi merkezinde kendidışındaki doğanın organlarını reddeden bu yüzden farkında olmadan kendi sonunu da hazırlayan bir acayip varlıkla karşı karşıyayız (örneğin bu ara pek moda bir terim olan: küresel ısınma ; http://www.kuresel-isinma.org/), devrim önce kendi evlatlarını yer ya, bu kafa yapısı da önce kendi dışındakileri yiyerek işe başlayıp, en sonunda kendisini bütün suçlunun tanrının ve dinin olduğuna inandırarak, veyahut bu kaçışı acılarından kurtuluş olarak görerek bambaşka bir hiççi yaşamaya adım atacaktır, atmıştır da nitekim. herakleitosçu görünen ve görünmeyen uyum fikrinin köküne kibrit çaktığınız vakit "acı varsa tanrı yoktur" der işin içinden çıkar veyahut "tanrı her şeyin nihai sebebi ve sonudur" diyerek bu sefer de inançlarınızla kendinizi saf ve masum göstererek, uyumun yok edilişinden başkalarını sorumlu kılarsınız.

    evet konumuza dönelim; hiristiyanlık düşüncesinde "ira enim viri iustitiam dei non operatur" ifadesiyle kendisine cevap verilmiş bir söylemdir "tanri varsa niye bu kadar aci var soylemi" ama "sorumlu insan" ı orada da gördüğümüzden *** açısından bakıldığında pek farklılık göremeyiz. işte bu entirimi alıntıladığım ifadenin üzerine yerleştirmek istiyorum, bakalım nerelere varacağız.

    "ira enim viri iustitiam dei non operatur" ifadesi neyi anlatıyor? nova vulgata, novum testamentum 'da (yeni ahit) epistula iacobi (yakup'un mektubu) 1.20'de karşımıza tüm heybetiyle dikilen, bugün ibrahim'in dinlerine getirilen eleştirilere hiristiyanlık düşüncesinden gelen cevaptır.

    ekşi sözlük'te tanri varsa niye bu kadar aci var soylemi üzerine çok konuştum farkındayım, gerek o başlıkta gerekse; tanrısızlık ve kotuluk dunyanin guzelligi icin zorunludur başlıklarında bu konuyu irdelemeye çalıştıkça aslında kafamda birçok yeni kapı açıldı, birçok çözemediğim problemin üstesinden geldim, sayılır. zira hangi açıdan bakarsanız bakın, hangi gözlüğü kullanırsanız kullanın sonuç itibariyle ahlak yasalarının gerekliliğiyle başbaşa kalıyorsunuz. çok fazla dağıtmadan konuyu, "ira enim viri iustitiam dei non operatur" sözüne döneceğim ama burada mühim gördüğüm bir parantezi açmak istiyorum. (yazıda parantez böyle açılır, ah şu benim retorik yanılgılarım yok mu...) nietzsche de aslında ahlaksız veya inançsız değildi, belki de felsefe tarihinde en ahlaklı en inançlı kişilerden biriydi, herakleitos'un yoldaşıydı bir kere, teoman duralı hocamın deyimiyle. oldukça basit cümlelerle anlatmaya çalışıyorum, yoksa mevzu daha derin ama burada yoğurdun kaymağıdır ilgi çeken (bayılıyorum şu tarz ifadelere) o yüzden basit ifadelere başvuruyorum; felsefede birbirini izleyen tartışmalarda her galip gelen düşünce, bir sonraki tartışmayı ve o tartışmada baskın gelecek ve etkisini yitirecek akımı, düşünceyi belirlemiştir; felsefe tarihi baskın çıkan düşüncelerin belirlediği bir tarihtir. işte böyle bir tarihte; yine teoman hoca'nın deyimiyle; felsefenin annesi bilgelik çağlarından platon'a, platon'dan descartes'a, descartes'tan ingiliz felsefesi'ne birbirini izleyen tartışmalarda baskın çıkan düşünce akımlarının ortaklaşa yarattıkları moral anlayışları çerçevesinde nietzsche ahlaksız veya inançsız sayılabilir. nietzsche bu baskın akımlar tarihinin ender çıbanbaşlarından biridir, o bu başlıktaki ira nın kendisidir, öfkedir o. çünkü o bu süreçte sırıtandır, diğerlerinden ayrılandır. o pravitas yani kuraldışılık, ahlaksızlık savunucusu değildir, zaten bu kavramlar bizzat önceki baskın düşüncelerin sebep olduklarıdır, diğer bütün kavramlar gibi. yani nietzsche örneğinden bir sonuç çıkarmamız lazım. o sonuç şudur; bizler yaşattığımız ve yaşadığımız düşünce dünyalarında, bizden önce yaşamışların baskın çıkmış düşünceleri üzerine yorum yaparken teori ile pratik arasındaki ayrımı iyi bilmemiz yanında, bir de bizi yorumlamamızda herhangi bir görüşe bir kritiğe iten asıl sebepleri de bilmemiz gerekir. ( en azından sağlıklı yorumlar yapabilmek için buna muhtacız. ingilizce terimler kullandığı diye insanın haklılığı kabul edilmez, en azından "ekşi sözlük'te insanlar benim yazdıklarımın fazla kovuşturmazlar, ben birkaç ingilizce terim serpiştireyim araya, bir şey bilmediğim halde bilgili gibi görüneyim." diyerek lupus in fabula'lığa sığınmış zihinlerin karşısına bilgi sunduğunuzda, her ne kadar o enirileri de baştan sona okumamış olan yığınlar tarafından bilgili kabul edilmiş olmalarına rağmen, sonuçta burada yazılan her şey kaydedildiğinden en amiyane tabirle kimin ne mal olduğu ortaya çıkacaktır er geç.) aksi taktirde her şey birbirine girer. örneğin; bir peygamberi eleştirirken abuk sabuk örneklerle insanlara inançlarını sorgulamalarını öğütleyen (inancın sorgulanması?) bir bilinç için, yukarıda altını çizdiğim felsefe tarihinin birbiri üstüne eklemeli ve kazanmalı niteliğinin bilmiyor demek uygundur. işte genelde din üzerine yapılan kritiklerde gözümüze çarpan eksiklik budur. işte başlıktaki ifade, hiristiyan cepheden, tıpkı pagan roma'sı cephesinden stoacı bir çerçeve içinde seneca tarafından verilmiş olan cevap gibi (bkz: tanri varsa niye bu kadar aci var soylemi/@jimi the kewl), bu eksikliğe verilen kutsal karşılıklardan biridir. (bu arada yanlış anlaşılmasın, bu cümlede kullandığım "kutsal" kelimesi, yukarıda bahsettiğim şekliyle bir şekilde oluşmuş felsefi terminolojideki karşılıktır. yoksa avam dilindeki "değerli" manasındaki "kutsal" değildir. mananın o kısmı subjektif bir yoruma muhtaçtır, o da beni ilgilendirmiyor açıkçası, isteyen istediğini desin.)

    evet artık başlıktaki ifadeye gelebiliriz; "ira enim viri iustitiam dei non operatur" ifadesinin türkçesi; "insanların öfkesi, tanrının adaletini sağlayamaz." dır. yukarıda künyesini verdim zaten ifadenin, ancak sadece burada değil değişik yerlerde de karşımıza çıkmaktadır. şöyle ki; francis bacon'ın sermones fideles'inde lll,3 'de (de unitate ecclesiae) yine novum testamentum kaynak gösterilerek bahsedilir. ancak oradaki ifade biraz değişiktir: "ira hominum non implet iustitiam dei" aslında bu haliyle daha hoşa giden bir latince gibi geliyor bana. zira gramer açısından pürüzsüz bir cümleyle karşı karşıyayız, manayı daha rahat algılıyoruz. cümlenin formasını bir kenara bırakarak, özüne inersek; başından beri üstünde durduğum zeminde teori ile pratik arasındaki karşıtlığı görürüz. bu karşıtlık durumu, genel manada dinlere ve tanrı(lar)a getirilen eleştirileri karşılar, bir savunma kalkanı oluşturur. zira tanrının kader kapsamında, insanların eylemlerinden sorumlu olması söz konusu mudur bunun ilahiyatta mutlaka karşılığı vardır. biz eğer incilden yola çıkarak ufak bir değerlendirme yaparsak; insanın vazgeçilemez bir şekilde içinde bulunduğu hakikatte ölmesi ve yargılanması vardır. ( ibr.9: 27-28 bir kez ölmek, sonra da yargılanmak nasıl insanların kaderiyse,..) (bu konuda güzel bir tartışma forumu var: http://www.hristiyanforum.com/…howthread.php?t=3790) o halde yargılanma düşüncesi çerçevesinde, blasphema yani günah veyahut inanç bağlamında suç işleme durumunun tanrının varlığıyla bir alakası yoktur. yargılanacak olan insansa, yargılanacağı eylemlerin sorumlusu da kendisidir. (mat.5: 22 "ama ben size diyorum ki, kardeşine öfkelenen herkes yargılanacaktır." ; mat.23: 33 "sizi yılanlar, engerekler soyu! cehennem cezasından nasıl kaçacaksınız?"; mat.7: 2 "çünkü nasıl yargılarsanız öyle yargılanacaksınız. hangi ölçekle verirseniz, aynı ölçekle alacaksınız."; yu.3: 18 "o'na iman eden yargılanmaz, iman etmeyen ise zaten yargılanmıştır. çünkü tanrı'nın biricik oğlu'nun adına iman etmemiştir."; ovadya : "tanrı ulusları yargılayacak"; hezekiel : hez.33: 20 "ey israil halkı, 'rab'bin yolu doğru değil diyorsun. herbirinizi kendi yoluna göre yargılayacağım.") bu sonuçtan hareketle; insanların nefreti ve eylemleri tanrının yargısı yerine geçemeyeceğinden, dinin kuralları, tanrının buyruklarıyla, dindar olduklarını söyleyenlerin davranışları birbirinden kesinlikle ayrılmalıdır.

    francis bacon, lucretius'un bir dizesini anımsatıyor haklı olarak, diyor ki; "din insanı kötülüklere bile sevkedebilir." ("tantum relligio potuit suadere malorum.") ancak sevkedilen dinden anladığı şey kapsamında insanın kendisidir, o halde insanın kavrayışı (latincesiyle; -cicero'nun dediği- perceptio, cognitio veya comprehensio, yunancasıyla -zenon'un dediği- katalepsis) tanrının kavrayışı değildir. o halde tanrı varsa niye bu kadar acı var söylemi de değerini yitirir. yargıcın olduğu yerde suçun olmadığının iddia edilmesi gibi bir şeydir, tam bu dediğimi örneklemez bu ama yine de hafif yansıtır gibi oluyor.

    bu konunun bacon'ın ahlaki yazılarında (sermones fideles lll,3 'te) çok iyi anlatıldığını görüyoruz. şöyle diyor bir yerde; "kuşkusuz dikkat çekici bir günahtı; diabolus'un (şeytan), 'yükselerek en yüce varlığa benzeyeceğim.' demesi. ancak unutulmamalıdır ki, tanrıya benzemeyi düşleyip, 'karanlıklar lordu'na benzeyeceğim' denmesi daha büyük bir günahtır. bunu diğerinden ayıran, dinin yüce amacının kötüye kullanılması, onu gaddarlıklara, lanet edilmiş günahlara, katliamlara, insanların yaşamlarını mahva ve buyrukları alaşağı etmeye yönelmiş olması değil midir? bu ikinci günah, kutsal ruh'u güvercin değil de bir akbaba ya da kuzgun görünümünde indirmeye ve dinin gemisine korsanların bayrağını çekmeye benzer. bu yüzden kilisenin doktrinleri ve öğretileri, ahlaki ve kutsal bütün sözler, kralların kılıcı veyahut da mercurius'un asası sayesinde bu tarz davranışlar hades'in uçurumuna yuvarlanmalı, lanetlenmelidir, gerçi bu isteğimin büyük bir bölümü zaten gerçekleştirilmiştir." ("certe insignis fuit illa blasphemia, cum diceret diabolus ascendam, et ero similis altissimo. sed adhuc maior blasphemia fuerit si quis deum introducat dicentem descendam et ero similis principi tenebrarum. quid autem hoc ab illo differt, si caussa religionis descendat et praecipitetur ad crudelia et execrabilia scelera principes trucidandi, in populorum vitas grassandi, et imperia funditus evertendi? videtur quidem hoc perinde esse ac siquis descendentem faciat spiritum sanctum in specie non columbae sed vulturis aut corvi, aut ex navi ecclesiae erigeret vexillum piratarum et assassinorum. quocirca iustum est, et id ipsum necessitas temporum flagitat, ut ecclesia doctrina sua et decretis suis, principes gladio, omnesque literae seu religiosae sint seu morales, caduceo suo in barathrum inferni damnent et detrudant in secula huiusmodi facta et doctrinas iis auctoritatem aliquam tribuentes, ut magna ex parte iam pridem factum est.")

    yani ibrahim'in tanrısının (bunu özellikle vurguluyorum, tanrıdan sadece tektanrılı dinlerdeki tanrıyı algılayan nice kafası bulanık insan var. gitsinler onlar, araya bir iki tane ingilizce terim serpiştirince bilgili olduğunu sanan tiplerin entirilerini okusunlar. neyse şuraya bakın isterseniz: tanrısızlık - numen/@jimi the kewl - do ut des - herakleitos un tanrı olması) çeşitli yüzyıllarda vadettikleri ile bu vadedilenlerin uygulamadaki karşılıkları arasında bir çelişki var mı, yok mu asıl buna bakmak lazım. yukarıda alıntıladığım gibi; bacon'a göre; dinin suistimal edilmesi, din adına birilerinin kılıç çekmesi, kan dökmesi çok büyük bir günahtır. tabi bu parçada bacon, ***'in *** anlayışını da eleştiriyor, buradaki kılıç vurgusu özellikle de onadır. zira eserin bir yerinde yine şöyle der:

    "***"

    ("sed neutiquam arripiendus est gladius tertius, qui est mahumetis aut illi similis: hoc est, ut religionem bello propagemus, aut cruentis persecutionibus vim conscientiis inferamus, exceptis casibus scandali aperti et insolentis, blasphemiae, aut machinationis adversus statum civilem, ne dum ut foveantur seditiones, animentur coniurationes et rebelliones, gladius in manus populi transferatur, et similia.")

    bu hususu da papa onaltinci benedict in almanya konusmasi çerçevesinde incelemek mümkün. zira orada da benzer bir suçlama söz konusuydu, neyse ona da başka bir zaman değiniriz.

    sonuç olarak tanrı varsa niye acı var söyleminin ne pagan dünyasında ne de ilahi dinler çerçevesinde, doktirinler açısından yeterli bir sarsıntı yaratmayacağı aşikar. benim anlayabildiğim kadarıyla, bahsi geçen dinlerin hepsinin bu konuda açıklamaları var, işin siyasi, ideolojik boyutlarını bir kenara koyarsak, salt bilgi için, bilgiden yola çıkarak bir değerlendirme yaparsak, elimizdeki verilerin bizi bu söylemi çürütmeye ittiğini söylememiz mümkündür. ama yine de tartışılabilir bir konudur, değişik fikirler, inançlar ortaya dökülebilir.
9 entry daha