şükela:  tümü | bugün
  • din bilimciler, bir çok felsefi düşüncesini insan üzerinden açıklamaya çalışan tanrı tanır insanlar, feylesoflar, siyaset bilimciler, ozanlar, şairler... her biri ilahi gücü tanımlamak için, her biri ilahi gücün güzelliğini ve özelliğini açıklamak için insandan yola çıkarlar.
    bilgisayar terminolojisi ile söyleyecek olursak; insan denen canlıyı tanrı'nın rarlanmış hali olarak ifade ederler.

    evet. insan. yani bizler. sen, ben, o...

    aynı iş yerlerindeki iş arkadaşlarımız, aynı evde yaşadıklarımız, aynı otobüse binip aynı metrobüsten indiklerimiz. aynı vapurda birbirimize bedenlerimiz değip beyinlerimizin ve düşüncelerimizin sonsuzlukta uçuştuğu et yığınları!
    yani bizler! tanrı'nın yansımasıymışız. öyle diyor birileri. hem de tanrı'ya inanmayanları tanrı'ya inandırmak için. hem de tanrı'ya inansa bile tanrı'ya güvenmeyenlerin güvenlerini yerine geri getirmek için. hem de insan denen canlıdan hareketle tanrı denen sonsuzu sınırlı akıl ve zekayla kavrama işini pratiğe, kolaya indirgemek için!

    tanrı ve insan! insan ve tanrı! tanrı! ve insan!

    o kadar uyumsuz ki. asla süper bir çift olamayacak kadar uzaklar biribirlerine. sonsuzlukta aynı yöne doğru son sürat kayan iki yıldız gibi. örtüşmeleri ya da kesişmeleri imkansız.
    hele ki iyilik kavramında, hele ki güzellik kavramında, hele ki sevgi ve saygı kavramında örtüşmeleri, birbirilerinin üzerini örtmeleri sonsuz bir boşluk!

    insan denen canlının performansı ortada! bu durum tanrı hakkında fikir sahibi olmamızı sağlıyor. insan denen canlının güzellik, iyilik, ahlak ve erdem adına ortaya koyduğu performans ortada! bu durum tanrı hakkında yeterince açıklayıcı olabiliyor.

    insan tanrı'nın yansımasıymış. ya da tanrı insanın!

    ne farkeder?

    hiçbir şey!

    ikisi de leş gibi kokuyor artık! ikisi de yaşlı. ikisi de küflenmiş. ikisi de duraganlığın pisliği içerisinde can çekişiyor. birisi var da yok. diğeri var mı yok mu kesin bile değil.
    birisinin çalışma stili ortada. diğerinin ki gizli. birisinin kendisine ve kişilik onuruna gösterdiği özen ortada. diğerinin kendisine ve yarattığını iddia ettiği her şeye gösterdiği saygı ve onur, din kitaplarında.

    insan tanrı'nın yansımasıysa eğer, bana cehennemin yeri gösterilsin, öbür tarafta. eğer ki öbür taraf varsa tabii. paşa paşa yürümezsem en adi orospu çocuğu olayım! itiraz edersem adi olayım. pencerelerinden sarkan hurilere laf atıp, cennetteki şarap ırmaklarına işersem namerdim.
    kafamı eğe eğe yürüyeceğim ebedi işkence evime. bu yolculuk esnasında gömleğimin ön cebinden bir dal sigara çekeceğim sadece. kapalı mekanlarda sigara içmeyi yasaklayan yasakçı zihniyete misilleme olsun diye. en yakınımdaki zebaniden de ateş isteyeceğim. zira ben çakmağımı çarptırırım hep birilerine.
  • muhtemelen sonsuzluk kavramının üzerine yerleştirilmiş anlayıştır. yada ben yerleştiricem birazdan, bilmiyorum belkide bir yerimden uyduruyorum. efenim matematikte sonsuzluğu sadece sayı doğrusunun sonu olmayan bir ucundan sonu olmayan diğer ucu olarak kabullenmek yanlış olur. keza büyük sonsuz olduğu gibi küçük sonsuz kavramı da vardır. bunun dışında bir de sonlu sonsuzluklar vardır. sayıları minimize etme limiti sonsuz küçük olduğu için sonlu sonsuzluklardan bahsedilebilir. bir ile iki arasındaki sonsuz sayı sonlu sonsuzluğa bir örnektir. sonuç olarak sonsuzluk kavramı sonsuz tane sonlu sonsuzun birleşmesiyle oluşur.

    anlayış bu noktadan sonra tanrı'nın yansıması insandır fikriyle bağdaştırılabilir. yaşayan her canlı sonlu sonsuz*, tanrı ise onların birleşimi olan sonsuz* olarak değerlendirilebilir. bu fikre inanan muhteremler sonsuzluk kavramından mı çıkarak inanmış yada inançlarını böyle mi desteklemişlerdir bilemem ama iki fikir arasında böyle bir bağlantı kurulabilir pekala.
  • "manastırda uyum ve huzur içinde yaşıyorlardı. uzak köylerden gelen insanlar böyle sevgiyle dolu bir ortamın sıcaklığının tadını çıkarmak için manastıra akın ederlerdi.
    sonra bir gün üstat dünyaya veda etti. bir süre keşişler geçmişte yaşadıkları gibi yaşamaya devam ettiler ama bir süre sonra günlük rutin özellikleri olan disiplin ve adanmada gevşemeler başladı. her gün kapıya gelen köylülerin sayısı gittikçe azaldı ve yavaş yavaş manastır bakımsız ve ruhsuz bir yere dönüştü.
    kısa bir süre sonra keşişler aralarında tartışmaya, çekişmeye başladılar. bazıları parmaklarını sallayarak başkalarını suçladı, bazılarının da içleri suçluluk duygusu ile doldu. manastır duvarlarındaki enerji bu husumet ile çatırdadı. sonunda, kıdemli keşiş artık bu olumsuz atmosfere dayanamaz oldu.
    iki günlük yürüyüş mesafesinde münzevi bir üstadın yaşadığını duyan keşiş onu aramak için zaman kaybetmeden yola koyuldu. ormandaki inziva yerinde üstadı bulunca, ona manastırın düştüğü üzücü durumu anlattı ve tavsiye istedi.
    üstat gülümsedi; “aranızda yaşayan, tanrı’nın enkarnasyonu olan biri var. etrafındakiler tarafından saygı görmediği için, kendisini göstermemeyi seçiyor. bu yüzden manastırın durumu gittikçe kötüleşiyor…” bu sözleri söyledikten sonra üstat sessiz kaldı ve başka bir şey söylemedi. manastıra dönüş yolu boyunca, keşiş kardeşlerinden hangisinin “enkarne olan” olabileceğini merak etti durdu.
    “belki o, yemeklerimizi yapan jaspar kardeştir” dedi kendi kendine. ama bir saniye sonra, “hayır, o olamaz. o pasaklı ve aksi biri. üstelik yaptığı yemeklerin tadı tuzu yok” diye düşündü.
    sonra, “belki bahçıvanımız, timor kardeştir” diye düşündü. bu düşünceyi de çabucak reddetti. “şüphesiz” dedi yüksek sesle. “tanrı tembel olamaz ve timor kardeşin yaptığı gibi asla yabani otların her yeri kaplamasına izin vermezdi.”
    sonunda, kardeşlerinin her birinde kusurlar bularak hiçbirini tanrı’nın enkarnesi olmaya layık görmedi ama geriye kimsenin kalmadığını da fark etti.
    oysa üstat ona keşişlerden birinin o özel kişi olduğunu söylemişti. sonra birden aklına bir fikir geldi. “bu kutsal olan, kendisini gizlemek için kusurlu görünmeyi seçmiş olabilir mi?” diye düşündü. tabii ki, olabilirdi! böyle olmalıydı!
    manastıra ulaşınca, üstadın söylediklerini hemen kardeşlerine anlattı ve onlar da kutsal olanın aralarında yaşadığını öğrenince şaşkına döndüler.
    her biri, enkarne olan tanrı’nın kendisi olmadığını bildiği için, diğer kardeşlerini dikkatle incelemeye ve aralarından kimin kutsal olan olduğunu belirlemeye çalıştı. ama hepsi de diğerlerinin hatalarını, kusurlarını ve başarısızlıklarını görüyordu. eğer tanrı aralarında ise, kendisini çok iyi gizliyordu. enkarne olanı bulmak zor olacaktı.
    birçok tartışmadan sonra, sonunda birbirlerine karşı nazik ve sevgi dolu olmak için çaba göstermeye karar verdiler. birbirlerine enkarne olana karşı doğal olarak gösterecekleri saygı ve onur ile davranacaklardı.
    eğer tanrı gizli kalmakta ısrar ediyorsa, o zaman her bir keşişe, sanki kutsal olan oymuş gibi davranmaktan başka seçenekleri yoktu.
    her biri diğerlerinde tanrı’yı görmeye o kadar yoğunlaşmıştı ki, bir süre sonra kalpleri birbirlerine karşı sevgiyle doldu. zaman geçtikçe, tanrı’yı sadece birbirlerinde değil, herkeste ve her şeyde görmeye başladılar.
    günler sevgi dolu ve yaşam sevinci içinde keyifli geçmeye başlamıştı. manastır bu sıcacık atmosferin ışığını bir deniz feneri gibi yaydı ve kısa süre içinde köylüler oradaki sevgi ve saygının sıcaklığını içlerine doldurmak için yine manastıra akın ettiler.
    bir süre sonra kıdemli keşiş, verdiği sır için teşekkür etmek üzere üstada bir ziyaret daha yapmaya karar verdi. “enkarne olan’ın kimliğini keşfettiniz mi?” diye sordu üstat.
    “evet” diye yanıtladı kıdemli keşiş. “o’nun hepimizin içinde olduğunu gördük.”
    üstadın yüzünde kocaman bir gülümseme belirdi…"

    nil gün
  • "eğer insan tanrının yansımasıysa tanrı korkunç bir varlıktır" önermesini ortaya çıkarttırır