şükela:  tümü | bugün
  • ahlakla tanrıyı birbirinden ayrıştırmak önemlidir bunu anlayabilmek için.
    tüm dinlerde ahlak vardır ve bu ahlak kuralları her dinde birbirine çok paraleldir.

    bu yakınlığın sebebi "din" düsturunun tüm dinlerde toplum hayatını düzenlemeyi ve bu düzenle huzurlu bir toplum oluşturabilmeyi amaçlıyor olmasıdır. yani aslında ahlak kavramını oluşturan tanrı değil; huzurlu, refahlı hayatı arayan sosyal toplumun ta kendisidir.

    hatta ahlaki oluşturan tanrı değil, tanrıyı oluşturan ahlaktır bile denilebilir.

    nitekim insanlar geçmişte de toplum huzuru için kurallara ihtiyaç duymuş ve bu ihtiyaç doğrultusunda gelişmemiş toplumlar bu kuralları "din" ve "tanrı korkusu" ile benimsetmişlerdir...
  • zarar esaslı seküler ahlak teorisinin kendi yetersizliklerine karşın kutsal emir teorisinden evla olduğunun ileri sürüldüğü, bunun çeşitli argümanlarla kanıtlanmaya çalışıldığı uzunca bir makale. son kısmında dinin de iyi yanları olduğunu ve bazı ateist ve agnostiklerin gereksiz bir saldırganlık sergileyerek toplumsal uzlaşı ihtimalini zorlaştırdığını da söylüyor. tabii tüm bu açıklamaları evangelik hristiyanlık ile ateizm/agnostisizm ekseninde yapmakta. esas aldığı coğrafya da birleşik devletler.

    bir çok noktada yapılan tespitler islam/inançsızlık versusuna da uygun; sonuçta kutsal emir teorisi dediğinin bir benzeri yani ahlakın temelini tanrı'nın öyle emretmiş olmasında bulan bakış islamda da var. bu bakımdan türk okuyucuya da konu hakkında bir bakış açısı sağlayabiliyor. tabii bizim ülkemizde ifade özgürlüğü, fikir ve inanç hürriyeti ve uzlaşı kültürü zayıf olduğundan son kısımda inançsızlara yöneltilen eleştiri bizler için ne derece geçerli olur bilemiyorum. adam inansızlara bu kadar saldırgan olmanıza lüzum yok diyor; türkiye'de bir inançsız zaten amerikalı yazarlar kadar korkusuzca çıkışlar yapamaz. yapan da ancak kelleyi koltuğa alarak yapıyor ki neticeleri zaman zaman medyadan takip edebiliyoruz.

    son tahlilde;

    seküler ahlak daha temellidir savı iyi hoş (bence de öyle de) bunun temeli tam olarak nereye oturuyor? ben bunun cevanın yeterince sarih bulamadım kitapta. dindar ahlak tanrı korkusu çerçevesinde ortaya çıkıyor ve bunun samimiyeti sorgulanabilir: çok güzel. peki sekülerin zarardan kaçınması gerekliliğinin altı nasıl doluyor? buraya hukuku koyarsak aslında dindar ahlakın samimiyetsizliğinine düşeriz. (ki bunu zaten dememiş walter bey)

    bu hususta bir yerde zarardan kaçınmak, kişinin kendi çıkarınadır diyor; ancak bu da aslında adı üstünde çıkarcılık, ideal bir şey değil. bir başka yerde somutlanmış örnekler üzerinden rasyonel davranış ile irrasyonel davranışı kıyaslayarak bir izah getirmeye çalışıyor. ama ben tatmin olmadım açıkçası. belki de işin özünde bir şeyleri gözden kaçırmışımdır. neticede aslında edebiyat okuyucusu sayılabilirim, bu tür metinleri senede bir kez okurum; çok iddialı olmayayım.

    okunası bir eser. emek edilmiş ve iyi niyetli. salık veririm. okuyup kendi fikrinizi kendiniz oluşturabilirsiniz.
  • her türlü 'doğru-yanlış,iyi-kötü veya ahlak' gibi kavramlar için "neye göre, kime göre, neden, niye?" soruları sorup ortak bir temele ulaşmayı amaçlıyorsanız okuyup ta cevap bulamayacağınız kitap.

    çünkü yazarın tüm mantığı hümanizm üzerine kurmuş. hümanizmi reddedip daha da ötesini arıyorsanız okuyarak zaman kaybetmeyin.

    işin asıl ilginci ise yazarın teistlere karşı bu kitapla savunma yapması. lan zaten bu tartışmaya giren her teist "iyi de niye-neden hümanizm?" diye sorar. asıl tartışma konusu budur.
  • "malesef hem türkiye özelinde hem de dünya genelinde, “tanrı yoksa her şeyin mübah olacağı” fikri, tanrısız bir evrende ne erdeme ne değere yer olduğuna dair inanç yaygındır. (...) tanrı olmasa bile ahlaka inanmak için güçlü sebeplerimiz vardır." bugün büyük toplum, kendiliğinden doğan düzen ya da (bir parça yanılgı ile) kapitalist sistem olarak tanımladığımız uygarlığın güçlü bir ahlaki sistemi, ethos'u vardır.

    esasen bir büyük toplum'un oluşmasına ve serbest teşebbüs sisteminin egemenliğine de en çok bu adil davranış kurallarının tedrici evrimi yardım etmiştir. denilebilir ki bu (seküler temelli) moral değerlerin reddi yahut tanrı-bağımsız olamayacağı tevarüsü, büyük toplum'un inkişafındaki en güçlü amillerin reddi olacaktır. ernes gombrich'in dediği gibi, "medeniyetin ve kültürün tarihi, insanın hayavana yakın bir noktadan uygar topluma, medeni değerlere ve aklın serbestçe çalışmasına yükselişinin tarihidir."

    kapitalist sistem ya da kendiliğinden doğan düzenin bu güçlü ahlakiliğini göz önüne alır ve böyle genel bir düzeni amaç olarak kabul edersek, yani kendiliğinden doğan düzenin bu ayırt edici özelliği doğrultusunda devam edeceksek, bu ahlak sistemini tanrı'dan bağımsız koşullarda da olabileceği(ve hatta, olduğu) için savunabilir ve aynı zamanda onu sürekli olarak geliştirebiliriz. gerçekten de, özgür medeniyet'in ve serbest teşebbüsün gelişimi, uzun süredir, devlet bunu engellemeden de çok önce reaksiyoner peygamberler ve filozofların vazettikleri ile engellenmiştir. modern uygarlığımızın büyük ölçüde onlara aldırış edilmemesi dolayısıyla büyük toplum ethos'unun gelişimi ile mümkün hale geldiği açıktır. bu, jean baechler'in belirttiği üzere "kapitalizmin yayılmasının kökenleri ve varolma sebebini" oluşturur.

    bu ahlakı protesto edenlerin kesinlikle hiçbirisi, ne mahkum ettikleri ahlakın medeniyeti ne ölçüde mümkün kıldığına vakıf değildi, ne de mahkum edilen bu seküler ahlakın, piyasa sisteminin evriminin sonucu olmaktan çok sebebi olduğunu anlayamadılar. hakikaten, büyük toplum'un ahlakı yalnız onun inkişafını sağlamaz. o, varolmuş ve varolan dinlerin evrimsel seleksiyonuna da katkıda bulunur. son iki bin yılda dinlerin kurucuları arasında, birçok mülkiyete ve aileye karşıydı. fakat hayatta kalan tek dinlerin, mülk ve aileyi destekleyenler olması şaşırtıcı değildir.

    bunun, liberal kesimde herhangi bir dini inanca karşıtlık anlamına gelmesi için hiçbir sebep yoktur. kıta avrupası rasyonalizmi ve amerika'da yanlış şekilde liberal olarak adlandırılan düşüncenin tersine, hakiki anlamda klasik liberalizmin bu tür bir kavgası olamaz. bu en açık şekilde liberalizmin kuruluş mücadelesi ve eski whigler tarafından ortaya konulmuştur. liberali ayıran şey, kendi manevi inançlarından bağımsız, kendiliğinden doğan düzeni oluşturan ahlaka dair inanç ve ona göre manevi(spiritual) olanla dünyevi(temporal) olanın karıştırılmaması gerektiğidir.

    bu makale, tam da bu şekilde, seküler ahlakın olabileceğini(ve elbette, güçlü bir temelde olabileceğini/olduğunu) gösteriyor. ek olarak, tom palmer'in "kapitalizmin ahlakı " da, büyük toplum ethos'una dair bir özet içermekte.
  • felsefe profesörü walter sinnott-armstrong'un idea yayınevinden çıkma felsefe kitabıdır.

    yazar kitabın önsözünde, yapacağı eleştrileri ve karşılaştırmaları eskiden kendisinin de mensubu olduğu evanjelizm dinine ve onun kitabı olan kitab-ı mukaddes'e(eski ahit + yeni ahit ) yönelteceğini söylemektedir.

    yazar kitabın başlangıcında dini inancı bulunan ve bulunmayan insanların çeşitli faaliyetlerine dair meta analizleri paylaşıyor. söz gelimi bir meta analize göre dini inancı olan insanlar daha çok cinayet işlemektedir. yazar bunun olası nedenleri ile ilgili olarak başlıca cinayet işleyen inançlı insanların tanrı'ya inandıkları sürece bağışlanacaklarını düşünmeleri, kötü eylemlerinden dolayı şeytan'ı sorumlu tutabilecekleri gibi şeyleri saymaktadır. tabii yazar bu meta analizleri paylaşırken bunların bir neden-sonuç ilişkisini anlatmak ziyade sadece basit bir ilintiyi anlatabileceklerini söylemektedir. bir başka meta analizin sonucu ise dini inanca sahip insanların daha az suça bulaştığı yönündedir. burada da yazar bu ilintinin tanrı'ya olan inançla alakasız olduğunu, dini inanca mensup kişilerin düzenli olarak kiliseye gittikleri ve kilisede de genelde iyi ahlakı öğütleyen ayetler okunduğu için bu ilintinin buna bağlı olabileceğini söylemektedir. bu bağlamda yazar ateist ve agnostiklerin de haftanın belirli bir gününde ahlakın önemini hatırlatan toplantılara katılmaları halinde tanrı'ya inanmadıkları halde bunun, onların suç işleme oranını azaltabileceğini söylemektedir. yine bir başka meta analize göre ,ki benim kitapta en önemsediğim kısımlardan birisi de burasıdır, hayırseverlik ve dini inanç arasında pozitif bir ilinti vardır. yazar bunu sorgularken dini inanca sahip çoğu kişinin dini gerekçelerle bağışta bulunduğu, ki bu gerekçeler bağışta bulunanların cennete bulunmayanların cehenneme gideceği gibi şeylerdir, yani bir anlamda özçıkarcı bir eylemde bulunduklarını söylemektedir. bu insanlar elbette dini gerekçeler olmasa da bağışta bulunabilirlerdi ancak dini gerekçeler bir kere ortaya atıldıktan sonra bunu bilmek artık imkansızdır. yazar yine bu ilintiyi sorgulamaya devam ederken dini inanca mensup insanların bağış toplayan vakıflar aracılığıyla muhtaç insanlara yardım edilmesi gerektiğini düşündüğünü belirtirken seküler insanların vakıflara bağışta bulunmanın aksine muhtaç insanlara yardım amaçlı olarak hükümet programlarının geliştirilmesi gerektiğine inandıklarını söylemiştir.

    yazar daha sonra zarar esaslı seküler ahlak teorisi'nin temellerini atmaya başlamaktadır. öncelikle zararın kapsamını tartışmaya açmaktadır ve zararın başlıca ölüm,sakatlık,acı gibi şeyler olduğunu söylemektedir. bu şeylerin neden zararlı olduğunu kabul ettiğimizi de açıklamaya çalışan yazar kuşkulanmak için herhangi bir neden olmadığında ve inançlar arasında tutarlılık olduğunda bazı şeyleri kabul etmemiz gerektiğini söylemektedir. yazar burada inançlarımızın tutarlılığına vurgu yaparak bilgi felsefesi açısından doğrunun tutarlıkçı kuramına başvurmaktadır. peki bu zararlı şeyleri neden kötü olarak kabul etmeliyiz? kötünün tanımı nedir? yazar burada bernard gert'ten şu alıntıyı yapmaktadır: " yeterli bir neden olmaksızın bir şeyi arzulamak ya da ondan kaçınmamak akıldışı olarak nitelendiriliyorsa o şey kötüdür." bu tanım da bir başka problem doğurmaktadır. akıldışılığın kriteri nedir? yazara göre bu; söz gelimi bir arkadaşınız sebepsiz yere, sırf ölmüş olmak için ölmek istediğini size söylerse bu size akıldışı gelir ve onu bundan vazgeçirmeye çalışırsınız. işte akıldışılık budur.

    bir sonraki bölümde yazar dini ahlakın tanrı'nın düşündüğü,istediği ya da emrettiği şeylere bağlı olduğu için nesnel olamayacağını söylemektedir. tanrı'nın bir şeyi neden yasak kıldığını sorgulayan yazar şayet tanrı'nın bir nedeni yoksa onun emri keyfidir, eğer o şeyi yasaklamak için bir nedeni varsa o şey o nedenden ötürü yasaktır yani tanrı'nın emri gereksizdir der. yazar buradan hareketle kutsal emirler ya keyfidir ya da lüzumsuzdur çıkarımını yapmaktadır.