şükela:  tümü | bugün
  • beş dizelik bentlerden oluşan `musammat`türüdür.
  • uyak düzeni bbbbc / cccca / dddda / eeeea şeklinde yazılmazsa nerden baksanız muhammes'ten bir farkı yoktur.

    (bkz: şeyh galip)
  • iskender pala'nın 29.09.2009'da yazısına konu ettiği nazım biçimi.
    buyrun linki:
    http://www.zaman.com.tr/yazar.do?yazino=897357
    bu da içeriği:
    divan edebiyatı'nda beşer mısralık bendler halinde yazılan nazım şekillerinden biri de tardiyedir.

    türklere özgü olan ve örneğine az rastlanan tardiyeye, tard u rekb veya tard-ı rekb adı da verilmiştir. bir şiir biçimine tard-ı rekb veya tard u rekb adı verilmesini her daim ilginç bulmuşumdur. çünkü rekb "süvari alayı", tard ise "kovma, sürme, ayırıp çıkarma" anlamına geliyor. bu durumda sözü edilen şiir tarzı, sanki beş koldan oluşan süvari alaylarından (rekb) birer bölüğün farklı bir vazife için ayrılarak (tard) buluşturulmasını çağrıştıracak şekilde divan sayfalarında şiir alayları düzenleme biçimi olarak düşünülmüştür. alaydan bir bölüğün bir vazife için ayrılmasına benzetilerek şiir öbeklerinden bir dizenin ayrılması fikri ancak türk milleti gibi asker bir milletin edebiyatında görülebilir. şairin, beş mısralık bendler yazıp da bunlardan sonuncusunu diğerlerinden ayrı tutarak farklı kafiye oluşturması edebiyat sahasında başlı başına bir yenilik de sayılabilir. bu durumda şiirin tamamı üç veya dört tuğ ile düşman üzerine yürüyen teşekküllü bir orduya, şiirdeki her bend orduda sancak ardından çekilip giden alaylara, bendlerdeki mısralar alayı teşkil eden bölüklere, mısralardaki kelimeler bölüklerin efradı olan mangalara, kelimeleri meydana getiren harfler ise mangalarda yer alan askerlere teşbih edilebilir. bir orduda her alayın veya bölüğün görevi nasıl birbirinden farklı ise bir tardiyede de genel konu bütünlüğü içinde her bendin, her dizenin üstlendiği bir görev vardır. ordunun başarısı nasıl topyekun eratın başarısı ise, manzumenin de başarısı her dizesinde, her beytinde, her bendinde şiirsel bir bütünün insicamlı cüz'ü olmasıyla orantılıdır. bu bakımdan divan şiirinde bend esasına dayalı nazım şekilleri diğerlerine nazaran daha derli toplu bir konu bütünlüğüne zemin hazırlarlar. yani gazel veya kasidede her beyit ayrı bir bahisten dem vurabilirse de tardiye gibi musammat şiirler, bir konuyu etraflıca anlatmak isteyen şairler için daha caziptir. çünkü bendleri meydana getiren mısraların kafiyeleri birbiriyle uyumlu olarak akıp giderken şaire daha çok söz söyleme imkanı tanır. tardiyede bundan farklı olarak bir de son mısraın birdenbire kafiyesiz bırakılması (a a a a b / c c c c b / d d d d b...), yani şiir öbeğinden ayırılması (tard edilmesi) söz konusudur. bu hal, şiirdeki biteviyeliği sona erdirip yeni bir ahenk yaratma arzusunun sonucu olarak düşünülmüş olsa gerektir. tardiyenin divan şiirinde yenilikçi üsluba sahip şairler tarafından uygulanmış olmasının sebebi budur. bu cümlenin bir başka türlü söylenişi de tardiyenin usta işi bir nazım şekli olduğunun teslimidir. bizce fazla yaygın kullanılmayışının sebebi de budur. ortaya çıkmak üzere ta xvııı. yüzyılı beklemiş olması da keza yeni üslupta bir nazım şekline ihtiyaç duyulmasındandır. o usta şairler, nedim ile şeyh galip'tir. bunlardan bilhassa şeyh galip, hüsn ü aşk mesnevisi içinde, gazel veya diğer musammat şekilleri gibi monotonluğu giderecek bir unsur olarak sık sık tardiyeye başvurmuştur. aşağıya galib'in tardiyelerinden birine ait yalnızca üç bendi yazmak istiyoruz. şiirin aynı duygular etrafında nasıl şekillendiğine, bendlerin, mısraların, rekb ve tardların nasıl yerli yerinde bulunduğuna bakıldığında insanın "keşke daha çok şair tardiye yazmış olsaydı!" dememesi işten bile değildir.
    tardiye
    bir şu'lesi var ki şem'-i cânın
    fânûsuna sığmaz âsumânın
    bu sîne-i berk-âşiyânın
    sinâ dahi görmemiş nişânın
    efrûhte-i inâyetindir

    bir âleme olmuşum ki vâsıl
    şebnemleri mihr ile mukâbil
    yok pertev-i mihre onda hâil
    nezdîk ü baîdi özge menzil
    kim firkatin ayn-ı vuslatındır
    açıldı der-i harîm-i ma'nâ
    bir sûret olup hezâr da'vâ
    esrâr-ı hafî hep oldu peydâ
    bildim ki bu cümle şûr u gavgâ
    gavgâyı sever bir âfetindir
    günümüz diliyle:
    (bağrımda yanan) can mumunun öyle bir şulesi var ki, gökkubbe denen fanusa sığmaz. yıldırımlara, şimşeklere yurt olan şu sineme, (hz. musa'nın görmesi için allah'ın tecelli ettiği) sina dağı bile benzeyemez. (ey sevgili! çünkü o,) senin inayetinden yanıp tutuşmuştur.
    (bu aşk ile ben) öyle bir âleme vuslat imkânı buldum ki orada her bir çiğ tanesi bir güneş değerindedir. öyle bir güneş ki onun ışığına (gece gibi) bir perde de yok. uzağı da, yakını da bambaşka bir âlem. orada senin firkatini çekmek, sana kavuşma anlamı taşır.
    mânâ hareminin kapısı açıldığında binlerce aykırılık, binlerce farklılık tek surete büründü de gizli sırlar hep ortaya saçıldı. anladım ki (dünya denen, varlık âlemi denen) bunca gürültü, bunca çekişmenin hepsi kavgayı sever bir güzel uğrunadır.
  • (bkz: tard u rekb)
  • tardiyyede muhammes (beşli) cinsinden bir nazım şeklidir. tardiyyede beşinci mısralar birbirleriyle uyaklıdır*. ilk beşliğin ilk dört mısraı da dahil olmak üzere her beşliğin ilk dört mısraı esas kafiyeye bağlanmaksızın kendi ara-larında uyaklanır. yani her beşliğin baştaki dört mısraı, öteki bölümlerin dörtlükleriyle kafiye bakı-mından bağlı değildir.

    tardiyyeler "mef'ûlü mefâîlün feûlün" ölçüleriyle yazılır.

    eski lise edebiyat derslerinden* anımsanacağı gibi en ünlü tardiyye olarak bilinen şeyh galip'in tardiyyesi:

    hoş geldin eyâ berîd-i cânân
    gel ver bana bir nüvîd-i cânân
    cân ola fedâ-yı ıyd-i cânân
    bî-sûd ola mı ümîd-i cânân
    yârin bize bir selâmı yok mu

    yârabbî ne intizârdır bu
    geçmez mi nice rûzigârdır bu
    duysam ki ne şîvekârdır bu
    hep gussa vü hârhârdır bu
    vuslat gibi merâmı yok mu

    ey hızr-ı fütâdegân söyle
    bu sırrı edip iyân söyle
    ol sen bana tercemân söyle
    ketm etme yegân yegân söyle
    gam defterinin tamâmı yok mu

    kâm aldı bu çerhden gedâlar
    ferdâlara kaldı âşinâlar
    durmaz mı o ahdler vefâlar
    geçmez mi bu etdiğim duâlar
    hâl-i dilin intizâmı yok mu

    dil hayret-i gamla lâl kaldı
    gâlib gibi bî-mecâl kaldı
    gönderdiğim arz-ı hâl kaldı
    el'ân* bir ihtimâl kaldı
    insâfın o yerde nâmı yok mu

    (şeyh gâlip'in tardiyyesini bugünün türkçesi ile yeniden söyleyiş)

    hoş geldin, ey habercisi cânânın!
    gel de ver müjdesini cânânın.
    bayramına canım fedâ cânânın.
    ümidinde yok mu fayda cânânın;
    yârin bize bir selâmı yok mu?

    nasıl bir bekleyiş, ya rahman bu?
    hiç geçmez mi, nasıl bir zaman bu?
    duydum düşkünlüğünü naza bunun,
    verdiği hep sıkıntı eza bunun;
    kavuşmak gibi bir merâmı yok mu?

    ey düşkünlerin hızır'ı, söyle
    apaçık eyle bu sırrı, söyle
    hâlime sen ol tercüman, söyle
    teker teker saklamadan söyle;
    gam defterinin tamamı yok mu?

    keyf aldı tâlihden dilenenler,
    yarına kaldı iyi bilinenler.
    nerede o ahdler, o vefalar?
    geçmez mi bu ettiğim dualar?
    gönül hâlinin intizamı yık mu?

    gamla şaşkın gönül dilsiz kaldı,
    galip gibi mecalsiz kaldı.
    gönderdiğim arzıhal haldı,
    şimdi bir tek ihtimal kaldı;
    insafın o yerde namı yok mu?