şükela:  tümü | bugün
  • fikret'in 1905 yilinda yazdigi bu $iirden sonra ozellikle muhafazakar kesimden (ki bu kesimin o denemde en me$hur ve guclu ismi mehmet akif ersoy'du) buyuk tepkiler almi$ti.. fikret'in bu $iiri yazdiktan sonra ersoy kendisine "$imdi tanriya sover... sonra biraz bol para ver, hic utanmaz, protestanlara zangocluk eder." lafini etmi$tir.. fikret de bu lafin altinda kalmayarak ilk $iirine bir "ek" olarak "tarih-i kadim'e zeyl" adi altinda 1914 yilinda bir $iir daha yazmi$tir.. sisteme, gidi$ata kar$i en ufak bir ba$kaldiri du$uncesi iceren yazilarin sahiplerinin hemen susturuldugu, suruldugu bir ortamda ba$i dik, vicdani hur*, materyalist bir insanin bu kadar cesur davrani$i fikret'in buyuklugunun bir gostergesiydi.. (bkz: tevfik fikret mi mehmet akif mi)
  • istibdat döneminde yazılmış bu şiir istibdad döneminde basılamadı sis şiirinin basılamadığı gibi. fikret'in şiiri sansürden geçirmek şöyle dursun, saraya yakın birilerine okutmaktan dahi kaçındığını biliyoruz. ilk nüshalar elle ve tersten* yazılmıştır. şiir ancak ikinci meşrutiyetle gün yüzüne çıkar. yani fikret abdülhamite rağmen yayın yapacak kadar cesur olamamamıştır ancak, bu konuda onu pek de yadırgamamak gerekir.

    (bkz: istibdat dönemi)
    (bkz: jurnalcilik)
  • tevfik fikret'in tarih, din ve devlet'e sövgüsüdür. bayrağa "kanlı bayrak" diyerek, kur'ân-ı kerim'e "fikir mezarlığı, köhne kitap" diyerek, allah'a " bütün mücadele ve meşakkatlerin sebebi, kibirli, somurtkan, dünya bataklığında pek çok ortağı olan" diyerek hakâret ettiği, âdetâ bütün bir milletin mukaddesâtına saldırdığı şiiridir.

    edebiyat yoluyla milletin mukaddes bildiği değerlere saldırılması elbette duyarlı insanları harekete geçirmiştir. "allah için buğz" etmeyi bir sorumluluk addeden;

    "yumuşak başlı isem, kim dedi uysal koyunum?
    kesilir belki, fakat çekmeye gelmez boyunum!
    kanayan bir yara gördüm mü yanar tâ ciğerim,
    onu dindirmek için kamçı yerim, çifte yerim!
    adam aldırma da geç git, diyemem aldırırım.
    çiğnerim, çiğnenirim, hakkı tutar kaldırırım!"

    diyen; "bu adam peygamberime sövdü. babama sövse affederdim, fakat peygamberime sövmek... bunu ölürüm de hazmetmem" diyen mehmet âkif, fikret'in "târih-i kadîm"ine şöyle bir cevap vermiştir:

    serseri: hiçbirinin mesleği yok, meşrebi yok
    feylesof hepsi; fakat pek çoğunun mektebi yok
    şimdi allah'a söver... sonra biraz bol para ver
    hiç utanmaz, protestanlara zangoçluk eder!

    burada âkif, fikret'in robert kolej'de öğretmen olmasına gönderme yapmaktadır. zangoç kilise hizmetkârı demektir.

    iki yıl sonra tevfik fikret tarih-i kadîm'e yeni "saldırılar" "zeyl" eder. bu şiirini "molla sırat" diye hitâb ettiği âkif'e cevâben yazmıştır. hattâ bu şiirine "hakkımızda: 'şimdi allâh'a söver...' buyrulmuş" diyerek başlar.

    bu şiirinde "ben bir şâire 'zangoç' demeyecek kadar iyiyim, hattâ mütevâzıyım, merhametliyim, hakkâniyet, doğruluk ve sevgi doluyum" (!) demektedir. ancak "sevgi" dolu fikret bir milletin en yüce bildiği değerlerine sövmekte beis görmemektedir.

    fikret bu şiirini yazdıktan dokuz ay sonra hayâtını kaybeder. bundan iki sene sonra da âkif, millet üzerinde son derece olumsuz tesirleri olduğuna inandığı bu şiirlere cevâbî şiirini kaleme alır. bu şiirden bir parça aşağıdadır:

    şu var ki yıkmak için (riske) etmenin tek yolu yok
    hükûmetin (liberal) tavrı dâimâ (ekiyok).

    muhiti (entoleran) görmesiyle mevkiini
    halâs için tutacaktır (üvertoman) dini.

    ya hapse kalkacak artık, ya sürmek isteyecek...
    o hâlde diplomatik bir târik alıp yürüsek.

    robert kolej'deki dâhi-i san'atın kalemi,
    vurur bu darbeyi isterse; çünkü haddine mi,

    hükûmetin ona kalkıp da îtirâz etmek?
    herifte bandıralar çifte, tek de olsa direk!

    ya nazlanırsa; evet, nazlanırsa yalvarırız...
    niyâza pek yüzü yoktur, hemen konar, yalınız,

    dehâların çoğu (egzantirik) denir ya hani,
    bu (persenaj) da var bir cünün kılıklı (mani)...

    nedir mi?, arzedeyim, gülmeyin fakat, nâmus!
    sakın bu çifte hümâdan çıkan sedâ-yı abus,

    -ki boş beyinleri buldukça öttürür çın çın-
    sevimli şâiri göstermesin bize hırçın.

    onun sarıldığı âhenk lâfzadır, yoksa
    sığar mı fıtrat âzâd-ı kayd-ı nâmusa?

    fransa halkını var ya tasviri bismark'ın;
    bunun da hâli o târife benzemez mi bakın:
    görülmemiş bu herifler kadar garip unsur

    (liberte) anladık amma, bu yaptığın ne, demez!
    sonunda hepsini dök, kimse îtirâz edemez

    bizim edibe de bir gürledin, deminki sesi,
    küşâdedir size artık harîm-i âilesi...

    deyip de zangoca başvurdular; o mecnun da
    mukaddesâtına halkın, ibâd'a, mâbûd'a

    savurdu pencereden havruz uğratırcasına,
    gelip gelip tıkanan levsi pis karihasına!

    boşandı yerlere küfrün bir öyle murdarı;
    ki bağlayıp edebiyat ipiyle a'sârı

    süpürge yapsalar imkânı yok temizleyemez!
    bütün cihânı dolaş; garbı, şarkı, her yeri gez…

    görür müsün bakalım böyle bir kuduz ilhâd!
    ki ferşi çiğneyerek arş'a hırlasın? heyhât!

    cinâyetin bu şenaât kadar mülevvesini
    işitmek istemez insan, değil ki görmesini...

    sizin çocuklarınız dîni belliyor ilkin,
    esâs-ı terbiyeniz mahvı âdetâ şirkin

    bizim çocuklar için, şimdi, ilmihâl oldu,
    gömüp de hufre-i mâziye hayy-i mâbûd'u

    ne var ne yoksa mukaddes, onunla bitti demek!
    şebâba hak veririm… çünkü üç beyinsiz inek

    yazıp dağıttı o mel'un berât-ı isyânı:
    sabilerin yüreğinden kopardı îmânı!

    okuttu sonra da "san'at mukayyet olmayacak"
    deyip hayâdan, edepten bütün bütün mutlak
    paçavralar ki nigâh ürperir temâsından
    ***

    âkif bu cevâbında özetle şöyle demektedir:

    "hükûmetin liberal tavrı şüpheli ve kararsız olduğundan, asırların milletin sînesine yerleştirdiği mukaddesâtı yıkmak için tehlikeyi göze almanın yolu yoktur. muhit müsâit olmayınca o yine dîni tutacaktır (yâni dîne tutunacaktır). sonrasında hapis veyâ sürgün olmaması için "diplomatik" bir yol tâkip etmek gerekir. robert kolej'deki dâhi'nin kalemi bu darbeyi vurabilir ve buna hükûmet de bir şey diyemez. nazlansa da biz o'na işimizi yaptırırız ...

    diyerek zangoca başvurdular. o da milletin mukkaddes değerlerine, allah'a pislikler savurdu. öyle ki temizlemek ne mümkün. bütün dünyayı, doğuyu, batıyı, her yeri gezsen böyle bir dinsizlik göremezsin. arş'a (allah'a) hırlayan kötülük kadar kirlisini insan görmek değil, işitmek dahî istemez.

    yeni yetişenlerin, çocukların terbiyesinde "allah"ı ortadan kaldırıp, mukaddes adına ne varsa kötülemek bozgunculuğu ile çocukların yüreğinden îman kopartılmak istenmektedir. sonra da 'sanat kayıt altında olmayacak' denilerek ahlâktan, edepten yoksun, gözün bakmaktan ürpereceği şeyler okuttular..."
  • yazılmış en iyi ve işe yarar şiirdir kanımca. dünyadaki diğer tüm şiirleri yak ama bu kalsın, meydanlara as, sokaklara as.

    "çok sürmez köhne kitap,
    fikri gömen sayfaların
    bugün olmazsa yarın yırtılacak.
    ama kim yapacak dersin bu işi?
    bu öyle büyük, öyle kocaman bir devrim ki,
    hangi güç kalkar, ben yaparım der?"
  • benim için bir daha yazılamaz böylesi.geçmişi geleceği köhneliği insanlığı en iyi yansıtan şiir

    işte, der, insanoğlunun geçmiş hayat bu.
    ve başlar bize maval okumaya.
    ninniler uydurup uyutur bizi
    dedelerimizin derin boşluklar içinde, uzun,
    zifiri karanlık hayatından.
    gösterir bize evvel zamanı,
    tek doğru, en güzel örnek, der.
    bakarsın gelecek günlerin farkı yok geçen geceden.
    senin tarih dediğin işte budur,alnında altı bin yıllık buruşuklar ve bir o kadar da kuşku.
    başı geçmişe bir düşe değer,
    sürünür ayağı bomboş bir geleceğe,
    bir deri bir kemik, ayakta zorla durur.

    ben hiç tiksinmem ondan,
    karşıma alırım onu arada bir,
    anlat bakalım, derim, şu eskilerden.
    bir parça feylesofa benzer o,
    bir parça sırtlana benzer,
    berbat suratıyla da bir hortlağa.
    yoklar mezarını unutulmuş gecelerin,
    başlar paslı, boğuk bir sesle
    bir bir bana anlatmaya,
    sırasıyle, ne olmuş ne bitmişse:
    hep yıkım üstüne yıkım,
    acı üstüne acı!
    ne vakit geçse anlı şanlı bir ordu,
    çöküverir ağır gölgesi bir bulutun,
    kanlar yağar dört bir yana.
    en başta bir kanlı bayrak.
    kanlı bir taç gelir arkasından.
    sonra araçlar sökün eder kan içinde:
    balta, topuz, yay, kılıç, mızrak,
    mancınık, top, tüfek, sapan.
    arada, kanlı komutanlar ve savaş birlikleri.
    en son alay alay esirler geçer.
    yenen bir kişiye yenilen on kişi,
    çiğneyen haklı, yiğnenen hapı yuttu.
    yıkımlara, acılara alkış tut,
    yüksekten bakanlar önünde eğil,
    insafla birdir aşşağılık ve namussuzluk,
    doğruluk lafta, yürekte değil,
    iyilik ayaklarda, kötülük kucaklarda.
    bir gerçek var, tek bir gerçek:
    eli kolu bağlayan zincir.
    bir tek şey var sözü geçen: yumruk.
    hak güçlünün, kötünün yanı.
    uzun lafın kısası:
    ezmeyen ezilir!
    nerde bir şeref var, iğreti.
    nerde bir mutluluk var, yama.
    bir şeyin ne başına inan ne sonuna.
    din şehit ister, gökyüzü kurban.
    her yanda durmadan kan akacak,
    durmadan her yanda kan!

    işte böyle inler, sayıklar o,
    anlatır insanoğlunun bu belalı ömrü
    ne yolda, nasıl sürdüğünü.
    bakarım iskeletin kanlar köpürür dişlek ağzında.duyarım sesinin titreyen kuyusunda
    yankısını korkunç bir iniltinin,
    ben de başlarım birdenbire titremeye,
    toprak da tiksintiyle titremiş gibi gelir bana.
    savaşın gürültüsü, patırtısı, indir artık
    indir bu acıklı sahnenin perdesini!
    dinsin sonu gelmeyen bu karışıklık!
    sen de, gelenekçi iskelet, yazdığın kara yazılara bir son ver,
    aydınlığa susadık biz, aydınlığa susadık.
    uzun karanlıklar içinde uyumak isteyen mi var?bizden iyi geceler onlara,
    bizden onlara iyi uykular!
    kimsin, ey gölge, kendinden geçmiş,
    koşuyorsun karanlıklara doğru?
    kanla oynamış gibisin,
    kırmış geçirmişsin insanoğlunu.
    sen buna kahramanlık mı dedin?
    onun kökü kan ve hayvanlık be?
    şehirler çiğne, ordular dağıt,
    kes, kopar, kır, sürükle,
    ez, vur, yak ve yık. yalvarmalara yakarmalara boş ver,gözyaşlarına iniltilere aldırma.
    ölümle, acıyla doldur geçtiğin yeri,
    ne ekin ko, ne ot ko, ne yosun.
    sönsün evler, sürünsün insanlar orda burda,
    kalmasın alt üst olmayan hiçbir yer,
    mezar taşına dönsün her ocak,
    damlar çöksün yetimlerin başına.
    bu ne alçaklık böyle bu ne namussuzluk!
    hey bana bak, başbuğ musun ne?
    yerin dibine bat, cakanla gösterişinle!
    her başarı bir yıkım bir mezarlık,
    işte bir yavrucak yatıyor şurda,
    ey cihangir, onu gör de utan!
    devril, bağımsızlığın eskimiş tahtı, devril,
    nice acılar verdin bütün insanlara,
    inim inim inlettin bütün insanları.
    parçalan, kararmış tac, tuz buz ol,
    hep senin yüzünden yoksulluğu insanların.
    göz yaşından incilerin nerde hani?
    nasıl da yosun tutmuşlar, bi görsen! eski çağlar nasıl kanmış size?
    ey kan içen kargalar,bütün karanlıklar sizinle dolu!artık yeter fikri susturduğunuz,
    yerini hiç bir şey tutamaz bu dünyada
    zincirsiz, kelepçesiz yaşamanın.
    hadi gidin tarih korusun sizi,
    -haydutlara en iyi sığınaktır gece-, gidin, yok olun siz de o mezarlıkta.
    işte müjdelerin en güzeli,
    işte en gerçek özgürlük
    düşümüzdeki gelecek çağlarda:
    ne savaş, ne savaşan, ne salgın,
    ne saltanat, ne yoksulluk, ne ezen, ne ezilen,
    ne yakınma, ne de zulmün kahrı,
    ne tapılan, ne tapan,
    ben benim, sen de sen!

    ey soyulan iskelet, kimse bilmeyecek o zaman,kimse bilmeyecek senin sayıp döktüklerini,
    savaş ne, karışıklık ne, zafer ne, anlaşma ne?
    belki duyulmadık bir öykü,
    belki korkunç bir masal.
    çok sürmez köhne kitap,
    fikri gömen sayfaların
    bugün olmazsa yarın yırtılacak.
    ama kim yapacak dersin bu işi?
    bu öyle büyük, öyle kocaman bir devrim ki,
    hangi güç kalkar, ben yaparım der?
    yerlerin ve göklerin sahibi mi?
    tamam, işte oldu şimdi!
    yeri göğü elinde tutan o kibirli,
    o somurtkan ve dokunulmaz.
    bütün bu kavgalar onun yüzünden değil mi?
    gökyüzü, sen söyle,
    yüzyıllarca sel gibi akan su,
    - şimdi esrik bir ağzın türküsü,
    kuru sesi zindandaki bir adamın,
    iç açan bir söz ya da yakan bir söz şimdi,
    bir geniş "oh!", bir derin "eyvah!",
    bir yakarış, bir övgü,
    şimdi tüy gibi bir rüzgar,
    şimdi ağzın bir kasırga.
    dokunaklı bir yakınma şimdi,
    sabredemeyen bir başa kakma,
    bir titreme, bir çan sesi,
    bir savaş davulunun gümbürtüsü,
    için için ağlamasi çaresizliğin,
    kahrın iyilikbilir kişnemesi,
    bir söylev, apaçık, gürül gürül,
    şimdi utangaç ve hasta bir yalvarış,
    bir rahatlık bir iç sıkıntısı,
    şimdi korkunç bir haykırma -
    bütün bu karman çorman gürültü patırtıyla
    inleyen boş kubbe, sen söyle!
    sen ki her sesi yankılayansın,
    söyle, bu bir sürü boş çabalama içinde,
    daha yukarlardaki şu tanrı katına binlerim seni, göklerin tanrısı,
    din ulularından dinlerim seni:
    "ne benzer var, ne noksanı,
    canlı ve ölümsüz ve her şeye gücü yeten ve yüce.odur veren yiyeceği içeceği,
    düşleri gerçek yapan o,
    bilen, haberi olan, kahreden ve öç alan,
    açık, kapalı her şeyi duyan ve anlayan,
    el uzatan yoksullara ve çaresizlere,
    her zaman her yerde bulunan ve her yeri gören..."seni böyle övüp duruyorlar işte.
    oysa senin en üstün özelliğin ne,
    "ortaksız" oluşun değil mi?
    kaç ortağın var şu bataklıkta, bir bak.
    topu ölümsüz ve her şeye gücü yeten ve kahreden.
    ve topu ortaksız ve tek.
    ve topunun buyruğu yasağı ve saltanatı var,
    ve topunun yukarlarda bir gökyüzü.
    bütün ordan gelir yüreğe doğan.
    topunun güneşi, ayı, yıldızları var,
    ve topunun görünmez bir tanrısı.
    topunun adanan bir cenneti var,
    ve topunun bir varlığı, bir yokluğu,
    ve topunun saygıdeğer bir peygamberi.
    ve topunun cennetinde körpecik güzel kızlar yaşar.
    ve topunun cehenneminde birer lokmadır insancıklar.
    tanrılar ne derse onu yapacak halk,sabırla ve kahırla olacak iki büklüm.
    ama tanrılar ne derse onu yapacak.
    inanasım gelmiyor bunların hiçbirine.ne bileyim?" diyor kime sorsam.
    hepsi bir kuruntu mu bunların yoksa? belki aldanmak yaşamanın bir gereği.
    belki de hepsi de doğrudur, kim bilir,
    belki ben hiç bir şeyin farkında değilim,
    karıştırmaktayım "yok" la "var" ı.
    kusurum ne? kuşkuda olmak mı?
    kuşku koşmaktır aydınlıklara doğru.
    insan aklıdır eninde sonunda gerçeği bulacak olan.belki de yok olacağız bir gün topumuz birden.kimbilir, öbür dünya belki de var.
    madem bu beden o ölümsüzün işi,
    ne diye kıvranır durur bin türlü dert içinde?
    hadi diyelim aslımız toprak bizim,
    sen gel onu kederden bir çamur yap.
    - her yeri kanla, göz yaşıyla dolu -
    insaf be, bu kadarı da olur mu?
    sen gel hem yoktan var et,
    sonra da ettiğini boz, kötüle.
    hiç bir yaradandan ummam bunu:
    yaradan yok eder, ama perişan etmez!

    en zorlu düşmanın işte, tanrı,
    boğmak ister seni ulu katında,
    çok iyi tanırsın sen o yılanı,
    onun kızgın zehrinden bir vakitler bize
    bir tadımlık vermiştin hani.
    kuşku! en zalim en güçlü düşman.
    bunu ya bildin ya koydun kafamıza,
    ya da bilemedin işin nereye varacağını.
    "şeytanlık, düzen, sapıklık" denen şey var ya,
    bugün yerinden yurdundan edecek seni o.
    tapınağında ışıklarını söndürüyor,
    elleriyle parçalıyor heykelini.
    sense, iler tutar yerin kalmamış,
    göçüp gidiyorsun olanca gücünle.
    burçlarında yıkılmalar falan hani?
    nerde hani gümbürtüsü yıldırımlarının?
    o kızgın soluğun hani nerde ne cehennemlerinde bir kaynama var?
    ne büyük acını gören bir göz.ne de kulaklarda dokunaklı bir çınlama. bir sızlanma olur,duyulur bir ağlaşma
    ...
  • tevfik fikret'ın inançlarını tamamiyle yitirdiğini gösteren şiiridir.
  • tevfik fikret'in tarih-i kadim'i yok mu, işte o, dünyada yapılması gereken bütün devrimlerin kaynağıdır...
    -mustafa kemal atatürk-
    yapılabilecek en güzel tanımlama budur bence. akıl dolu, aydınlatıcı ve aynı zamanda edebi anlamda gayet başarılı..
  • târih-î kadîm

    beşerin köhne sergüzeştinden
    bize efsâneler terennüm eden;
    bizi, âbâ-i bîvücûdumuzun
    cevf-i mâzîde bir siyah ve uzun
    gece teşkil eden hayâtından
    ninniler ihtirağ edip uyutan;
    bize en doğru, en güzel örnek,
    diye geçmiş zemânı göstererek:
    gelecek günlerin geçen geceden
    farkı yok, hükmü yok zehâbı veren;
    ve cebininde altı bin yılık
    buruşuklarla şüpheler karışık.
    seri, mâzîye yağni rûyâye,
    pâyı, âtî deen heyûlâye
    sürünen heykel-i kadîd…onu gâh
    durdurub manzarımda bîikrah
    sorarım eski hâtırâtından.
    o bir feylesof, biraz sırtlan,
    ve bütün gılzatiyle bir hortlak;
    ley-i nisyân-ı yoklıyarak
    muhtenik, paslı bir talâkatle
    bana başlar birer birernakle
    mütevâlî şüûn-i edvârı:
    hep felâket, elem yığıntıları!
    ne zaman geçse bir ketîbe-i şân,
    dâimâ rehgüzâra hunefşan
    bir bulut sâyebâr olur; mutlak
    başda, en başda kanlı bir bayrak;
    onu bir kanlı tâc eder tağkıyb,
    sonra hûnîn vesâil-i tahrîb:
    mızrak, yay, kılıç, topuz, balta,
    mancınık, top, tüfek, sapan…arada
    kanlı âmirleriyle cünd-i vegâ;
    sonra artık alay alay üserâ…
    mutlakâ bir muzaffer, on mağlûb;
    çiğniyen haklı, çiğnenen mağyûb.
    kahra alkış, gurûra secde: kerem
    zağf u zilletle daimâ tev’em.
    doğruluk dilde yok, dudaklarda;
    hayr ayaklarda, şerr kucaklarda.
    bir hakıykat: hakıykat-ı zencir;
    bir belâgat: belâgat-i şemsîr.
    hakk kavînin demek şerîrindir;
    en celî hikmet: ezmiyen ezilir!
    her şeref yapma, her se’âdet piç;
    her şeyin ibtidâsı, âhırı hiç.
    din şehîd ister, âsüman kurban;
    her zaman her tarafda kan, kan, kan!..

    söyler, inler, sayıklar; elhâsıl
    beşerin anlatır ne yolda, nasıl
    bu sakâmetli ömrü sürdüğünü;
    görürüm kanların köpürdüğünü,
    o kadîdin o dişlek ağzında.
    sesinin kağr-ı ihtizâzında
    öyle mûhiş bir in’ikâs-ı enîn
    işitir, öyle titrerim ki, zemîn
    sanırım lerzegir-i nefrîndir…
    indir, ey mahşer-i cidâl indir
    perdeler, sahne-i fecâ’atine!
    sönsün artık bu daîmî fitne.
    hele sen, ey kâdîd-i an’anehâh,
    yetişir çizdiğin hutût-ı siyah!..
    biz sabah isteriz sabah; o uzun
    geceler nâ’imîne hayr olsun!
    kimsin ey gölge, sen ki, mest-i harâb
    ediyorsun zalâme doğru şitâb!..
    kanlı bir şeyle oynamış gibisin;
    belli, hemnev’imin muharribisin.
    kahramanlık…esâsı kan, vahşet;
    beldeler çiğne, ordular mahvet;
    kes, kopar, kır, sürükle, ez, yak, yık;
    ne, aman! bil, ne, ah! işit, ne, yazık!
    geçdiğin yer ölüm, elem dolsun;
    ne ekinden eser, ne ot, ne yosun;
    sönsün evler, sürünsün âileler;
    kalmasın hırpalanmadık bir yer;
    her ocak benzesin mezar taşına;
    damlar insin yetimlerin başına…
    bu ne vicdângüdaz şenî’a, ne âr?
    yere geç satvetinle ey serdâr!
    her zafer bir harâbe, bir medfen;
    ey cihangir, utan şu makbereden!
    yıkıl ey köhne taht-ı istiklâl;
    zîr-i kahrında inliyor ensâl!
    parçalan, ey şikestefer iklîl,
    şu yığınlarla ihtiyâc-ı sefil
    hep senin, işte hep senin eserin!
    göz yaşından yapılma incilerin
    görsen artık nasıl yosunlanmış…
    size mâzî ne hisle aldanmış?
    bilsem, ey kargalar ki, âkil-i hûn,
    her karanlık sizinledir meşhûn.
    fikre artık yeter tahakkümünüz;
    yaşanır pek güzel tegallübsüz,
    sizi târih eder himâye, gidin,
    gece hemrâzıdır hayâdîdin.
    ve o matmûre-i tebâhîde
    boğulun…işte en güzel müjde
    mutasavver dühûr-i âtiyeye;
    işte hürriyet-i hakıykıyye:
    ne muhârib, ne harb ü istîlâ;
    ne tasallut, ne saltanat, ne şekâ;
    ne şikâyet, ne kahr-ı istibdâd;
    ben benim, sen de sen, ne rabb, ne ibâd!

    o zaman ey kadîd-i nahnahakâr,
    şimdi “ceng, ihtilâl, uhûd, uhûd, ızfâr…”
    diye saydıkların kalır meçhûl;
    birer uğcûbe, yâ hikâye-i gûl.
    yırtılır ey kitâb-ı köhne yarın
    medfen-i fikr olan sahîfaların!
    bunu kimden fakat ümid edelim;
    bu azıym inkılâb-ı hilkati kim,
    hangi kuvvet te’ahhüd eyliyecek
    sâhib-i kâ’inat… evet gerçek (!).
    sâhib-i kâ’inât olan ceberût,
    o tekarrübşiken lîkâ-yı samût;
    o fakat aslı hep bu kargaların!...
    ey semâ, ey süyûl-i ağsarın:
    -şimdi mestâne bir sürûd-i heves,
    şimdi zindangirifte bir kuru ses;
    şimdi muhrik, ya şûh bir nakarât,
    bir geniş “oh!”, bir derin “heyhât!”;
    bir du’a bir kaside; şimdi halîm,
    şimdi serkeş bir ihtizâz-ı nesîm;
    şimdi bir şevke-i garîbâne,
    şimdi bir levm-i nâşikîbâne,
    şimdi bir lerze, nagme-i nâkûs,
    şimdi bir sayha-i nakare vü kûs,
    şimdi aczin sükût-i giryânı;
    şimdi kahrın sahîl-i şükrânı;
    şimdi bir hutbe-i cezîl ü vecîz,
    şimdi şermende bir niyâz-ı marîz;
    şimdi bir hande, şimdi bir hafakan,
    şimdi dehşetli bir gurîniş olan-
    mütelâtım tevelvülâtiyle
    inliyen kubbe-i tehî söyle!..
    söyle sen her sadâye mağkessin,
    şu hayâhay içine hangi sesin
    aksi- fevkında iğtilâfermûd
    olan- eyvân-ı kibriyâya su’ûd ´
    edebilmiş, ve söyle hangi du’â
    müstecâb olmuş?... ey ilâh-i semâ!
    seni âbâ-i dîn olanlardan
    dinledim: “bîşebîh ü bînoksan,
    “hayy ü kayyûm ü kadir ü müte’âl,
    “bâsıturrızk, vâhibülâmâl,
    “kâhir ü müntakim, alîm ü habîr,
    "zahir ü bâtın ü semi'ü basıyr,
    “müstmendâne sahib-i nâsır,
    “zâtı her yerde hâzır u nâzır…”
    diye vasf eyliyorlar. en parlak
    sıfatın “lâşerîkeleh!” ken bak,
    şu bataklıkda kaç şerikin var?
    hepsi kayyûm ü kâdir ü kahhâr,
    hepsinin “ lâşerîkeleh!” sıfatı,
    hepsinin emr ü nehyi, saltanatı;
    hepsinin bir sipihr-i ilhâmı,
    hepsinin mihri, mâhı, ecrâmı;
    hepsinin bir hafâ-yi mescûdu;
    hepsinin bir behişt-i mev’ûdu;
    hepsinin bir vücûdu, bir ademi,
    hepsinin bir nebî-yi muhteremi;
    hepsinin cennetinde hûriler,
    hepsinin tuğme-i cahîmi beşer;
    hepsi halkından istiyor, makhûr
    iki büklüm bir inkıyâd-ı sabûr…

    ben ki, hepsinden iştibâh ederim;
    kime sorsam diyor ki: “yok haberim”.
    kim bilir, belki hepsi vehmiyyât;
    belki aldanmak ihtiyâc-ı hayât?
    kim bilir, belki hepsi doğru da ben
    bîhaber kendi sehv-i hissimden
    varı “yok” bilmek istedim, yoku “var”.
    iştibâh… işte töhmetim, ne zarar?
    şüphe, bir nûra doğru koşmakdır;
    hakkı tenvîr ukûl için hakdır.
    kim bilir belki, bir adem mevcûd;
    belki ukbâ da var…fakat bu vücûd,
    sun’u olmakla sâni-i edebin
    neye olsun esiri bin derdin?
    kim bilir belki aslımız toprak,
    onu bir muztarip çamur yapmak
    ki, mesâmâtı kanla, yaşla dolu,
    hangi hain tesadüfün işi bu?
    hem niçin yokdan eyleyib iycâd
    sonra vermek zevâle istiğdâd?
    bunu bir hâlik irtikâb etmez!...
    halkeden mahveder, harâb etmez!...

    işte en zorlu hasmın ey hallâk,
    seni arş’inde eyliyen ihnâk,
    bize vaktiyle zehr-i gayzından
    verdiğin cür’adır, odur bu yılan;
    bileceksin bu hasmı elbet sen:
    şüphe!... en zâlim, en kavî düşmen.
    bize en mugfilâne teslîtın,
    yâhut en gafilâne taglîtın.
    bak bugün “hud’a, şeytanet, igvâ”,
    seni mülkünden eyliyor iclâ;
    üflüyor mağbedinde meş’alini,
    kırıyor elleriyle heykelini.
    ve bütün kudretinle sen, meflûc
    çöküyorsun…ne in’idâm-ı bürûc,
    ne savâ’ik, ne bir hübûb-i jiyan,
    ne cehennemlerinde bir galeyân;
    ne nazarlar habîri mâteminin,
    en kulaklarda bir tanîn-i hazîn…
    kopsa bir zerre cism-i hilkatten,
    duyulur bir tazallüm olsun. sen
    göçüyorsun da arş ü ferş’inle
    yok tabî”atda bir inilti bile.
    bilakis her tarafda kahkahalar,
    kizbe ancak riyâ ve humk ağlar!

    (alıntıdır)