şükela:  tümü | bugün
  • bir gün de olsa koparttım mı sevinç valsi yapıyorum akvaryumdaki balıkla. ölecek gibi olursa suya geri atıyor, bu sefer de ağzımda gül ile patroniçeyi dansa kaldırıyorum. ulan vücut tatil diye yalvarıyormuş be; gerçi 1 mayıs'ta biber gazı yediğimin üzerinden bir sene geçmiş. ciğerler yeni toparladı kendini, dışarı çıkmamak lazım, evde oturur coşku içkisi içerim.

    "1 mayıs nedeniyle vapurlar çalışmıyormuş, istesem de gelemem işe" dedim, 30'lu yaşlarının ortasının hakkını veren, bir amazon kadar güçlü güzel patroniçeme. kraliçe olsa emrinde savaşmak isteyeceğim belki de tek kadındı.

    "her gün geç kalmanın sebebi, vapurla gelmekmiş demek" dedi gülümseyerek. "ben de uyanamıyorsun sanıyordum" diye devam etti. tarihte aldığım en muazzam ayardı, tapılası bir zımbaydı. akşam güneşinin doldurduğu bir ofiste, kahvelerimizi içip taşınacağımız ofisin futuristik kapısı konusunda hemfikirken karşılıklı atışmalar harika geçiyordu. birbirimizi tanıyorduk, evimin yürüyerek 10 dakika uzakta olduğunu biliyordu.

    yemeklerimizi yapan teyze "benim oturduğum yerde vapur bile yok, yüzerek geliyorum her gün" deyince, gülüştük. farklı zamanlardan 3 farklı insan, aynı yerde ve aynı anda gülüyorsa orası iyidir. kahvemden bir yudum alıp, gün boyu dinlediğim devrim şarkılarının sesini biraz daha açtım. işe gelmek ya da gelmemek bir şeyi değiştirmeyecekti, biber gazı ile marine edilmemek için evde olacaktım. şort ve bira ikilisi işin artısı olurken, ofiste de güzel yemekler olacaktı. ama yine de evde olmak istedim.

    "o zaman yarın tatil yapıyoruz" dedi patroniçe. sinirlendiği zaman tüm ustaları tek bir küfürle hizaya getiren modern zaman savaşçısını güldürmeyi başarmıştım. özellikle marangozu tornadan geçirmesi, tarantino filmlerinden bir sahne gibiydi. "benim tersimi gören bir daha düzelemez" diye cümle kurmak nedir yahu?

    tek günlük bir tatili koparttık, şimdi de kırmızı ile renklendiriyorum. tüm emekçilere ve hiç bir şey yapmadan biten nisan'a kalksın madem bu gece kadehler. hayat yaşamaya değer esteban!
  • tüm işleri elimin tersiyle itip acı kahvemin de hatrına sığınarak geldim. fibromiyaljime bilmem kaçıncı kez kuru iğne tedavisi yaptırmaya karar verip "bir tatil iyi gelirdi aslında" hayalinin peşine düşüp geldim. tababet ilmini karşıma almak pahasına, kulunç dediğimiz illet üzerinde yıllardır yaptığım deneylerin boşa çıktığını bizzat tecrübe eyleyip "fizyoterapide inovaktif bir tedavi yöntemi olarak yuvak taşı" üst başlıklı tezimi ortaya atıp da geldim. ya şâfi... insanoğluna okuyup yazma melekesini lutfettiğin üstelik bu letafetten bir de şifa nasip eylediğin için geldim. hem de böylesine kıymetli bir hikmetin burası gibi bir gayya kuyusundan neşet etme ihtimaline inanıp da geldim. belli ki sözü uzatmaya besmeleyi çekip de geldim.

    leydi diana'nın öldüğü yazdı. hayallerimin prensesi sayılmazdı. çocukluk kahramanım (ki onun da kahramanım olduğunu çok sonradan anladım) kanlı canlı yaşlı hallerini gördüğüm, ömrü boyunca kızıl bir kısraktan başkasına binmeyi reddeden, altın fesli, sarma cigaralı ebem, annemin anneannesi idi. bir masal kitabından ezber ettiğim, suya etekleri değen belkıs'a haset ettiğim de yalan değildi. neyse ki leylâ'yı, şirin'i, züleyha'yı daha öğrenmemiştim. velhâsılı uzak diyarların güzel prensesi hiçbir şekilde ilgimi cezbetmezdi. yine de hazin ölümü herkes gibi beni de çok etkilemişti.

    dayımların yazlığındaydık. ilk defa bir yazlığa gitmiştik. hatta galiba ilk defa deniz kenarına tatile gitmiştik. sahil dediysem ev leb-i derya değildi elbette. önce siteyi, sonra koca bir sazlığı aşıp denize ulaşılıyordu. çok sıcaktı, aşırı sıcak, aylardan ağustostu. denizi bu haliyle sevmemiştim. gürül gürül akan nehirlerin müptelasıyım fakat derya deniz benimçün biraz şey... ney? şey işte...

    ortaokul öğrencisi ben, babamın ideoloji ağırlıklı kütüphanesinden değil de hovarda amcamın bir gözünde bozuk para, diğerinde sigara paketi koleksiyonu bulunan vitrinindeki üç beş kitaba sulanırdım. hâlâ mükemmel bir hovarda olan amcam beni pek çok sevmesine rağmen, kitaplarını okumama izin vermezdi. "daha küçüksün, şimdi olmaz" derdi. yazlığa gitmeden zor bela ikna ederek üç kitabı koparabilmiştim. gözüm gibi bakmaya söz vererek elbette...

    henüz klima yaygın değil. iki katlı, kooperatif işi, daha yapıldığı yıl sıvaları dökülmeye başlayan yazlık evin, zemin katındaki tek oda olan küçümen bir salonda, tavanda asılı pervaneden medet uman ailenin yanında, ebeveyn haberlerde prenses'i seyrederken ben okuyordum. kelebek, kökler ve sefiller.

    1 hafta kaldığımız yazlıkta neredeyse 1000 sayfaya yakın okumuştum. çok ansiklopedi okuyan bir çocuk değildim ama masal ve romanlardan kendimi alamazdım. amcamın kitaplığından aşırma o üç romanı okumak beni büyütmüştü sanki. 1 haftada hem boy atmış hem yaş almıştım. kitapların büyüsü mü, okuyor olmanın efsunu mu, ne sebeple olduğunu anlamasam da, artık onlardandım. diana'nın yasak aşkına da ardında kalan öksüz yavrularına da aynı hassasiyetle ağlayacaktım.

    sonraları çok tatil yaptım, çok yere gittim. ama hiçbir tatilimden o kadar zevk almadım. anladım ki ismi tatil olan zamanın cismi tatil olmaktan çok uzak. zaman dahi izafiyetinden sıyrılıp bölünüyor da zihin tam tekmil olduğu yerde yekpâre duruyor. imzalı kağıtlarda "izin" adıyla salınan, bize sanki gerçekten bizimmiş gibi lütf u keremleriyle bahşolunan, kıyasıya söyleyelim, pazarlanan o zaman, asla dinlendirmiyor, eylendirmiyor. eğlendirdiğini söyleyenler var, o da beni ilgilendirmiyor.

    tatile değil de sükunete ihtiyacımız var. biraz sessizlik, biraz rüzgar, biraz kitap. hiçbiri mi yok? o zaman sadece sessizlik. her şeye kâfi. sükun bulur, içimizi okuruz; o ki her şeye bedel.

    ya kerîm...
  • bu seneki 3. tatilimin son gecesi. haldır haldır ülkeler şehirler gezmedik, bu kez sahil kenarında kafa dinleyelim dedik. tepede dolunay, yanımda şu yeryüzünde en sevdiğim insan... bir haftada kaç arkadaşımızı gördük, yedik içtik güldük, eğlendik yorulduk dinlendik... şimdi baş başayız. daldan dala atlayıp konuşuyoruz her zamanki gibi, kâh yan tarafımızdaki insanlardan bahsediyor bana kâh genetik bilimindeki son gelişmelerden mevzu açıyor sevdiceğim. dolunaya baktıkça, ayağıma kadar gelen dalgaların şıpır şıpır sesini dinledikçe -eh biraz da kokteyllerin etkisiyle- mayışıyorum. düşünüyorum: tatili, gezmeyi, seyahati hep çok sevdim. ama en güzel tatiller onunla oldu hep. çok iyi bir eşlikçi olmasının, avrupa'dan uzak doğu'ya her yerin güzelliklerinin tadını çıkarmayı bilmesinin bunda payı yok mu? şüphesiz var. ama en büyük sebep "o" olması, başka hiçbir şey değil. saçma insanların varlığını, şu dünyadaki birçok şeyin gereksizliğini ve aptallığını çekilir kılan aslında bizatihi onun varlığı.

    bu seneki son tatilimiz bitiyor, ama bitse ne olur, şimdiden gelecek sene gideceğimiz ülkeleri planlıyoruz. planlarımızdan bahsederken gülümsüyorum hep. o sadece seyahat edeceğiz diye mutluyum sanıyor belki, ama ben dünya üstünde kafama bu kadar uyan birini bulduğum için de bu kadar mutlu olmaktan dolayı böyle mütebessimim.

    dünyadaki bütün saçma insanlara, berbat olaylara, korkaklığa, acımasızlığa karşı, bir de böyle planlar yapılabilecek insanlar var. aynı anda doyasıya sevmenin ve doyasıya sevilmenin tadını, denizi ve yıldızları izlerken hatırlatanlar var. iyi ki de var... keşke herkes böyle sevip sevilebilseydi de, dünya daha güzel bir yer olabilseydi...
  • çoğu zaman sadece 'kanatlarını açsın ev içerisinde dolaşsın diye birkaç dakikalığına bırakılmış muhabbet kuşu' gibi hissedersiniz bu eylemi gerçekleştirirken. o kısıtlı zamandan sonra yine kafese geri dönecek, aynaya bakıp salıncakta sallanacaksınız. ta ki bir sonraki kanat açmanıza izin verilene kadar...
  • kısa bir süre için bile olsa her zamanki çevreden, aynı evin aynı duvarlarından kurtulmak, zihni birazcık özgür bırakıp dinlendirmek için gerekli olan kaçış. tatil olması için ille de deniz kenarı, göl kenarı, orman içi, dağ tepesi bir yerlere gitmeye bile gerek yoktur çoğu zaman. her zamanki şehrin dışına çıkmak, normalde mahkum olduğunuz eve kolay ulaşamayacağınız bir mesafede olmak bile yetebiliyor. bazen birkaç saatlik huzur için bile saatler süren yol ve yolun bütün yorgunluğu göze alınabiliyor. amaç kısa süreliğine de olsa bağlı olduğumuz her yerden kopmak, sorumluluklarımızı geride bırakmaktır. bir süreliğine normal rutinimizin dışına çıkmak, aslında her zaman olmasını istediğimiz ortam ve şartlarda yaşamak, -mış gibi yapmaktır. hayatımızın sıkıcılığını ve bunaltıcılığını, kaderimizi sürekli olarak hatırlatan eşyaları, yerleri, insanları görmeyeceğiniz bir yerlere sığınmaktır. bize kim olduğumuzu, ne olduğumuzu, ne olamadığımızı, hayatımızı hatırlatan her şeyden, çevrenin bizden olan beklentilerinden, üstümüze yapışan görevlerden, bütün yüklerden uzaklaşmaktır tatil. herşeyden sıyrılıp kendimiz olabileceğimiz yerlere doğru yapılan bir firar denemesidir. kendine gelmek için kendinden gitmektir.
  • bu sene bokunu çıkardığım hâdise.

    sonunda yıllardır istediğim road trip olayını bu yıl gerçekleştirebildim. amacım plansız-programsız biçimde ege kıyılarında arkadaşlarla takılmaktı. kısacası kafa nereye biz oraya şeklinde bir tatil yapmaktı.

    bunun için gereken malzemeler:

    -bir araç
    -bir panpa
    -bol vakit ve bir miktar cash.

    ilk durak kuşadası:
    ------------------------------------------------------------------------------------------
    ben kuşadası'nı pek sevmem. daha gelişmiş olabilecekken geri kalmış olduğunu düşünüyorum. yani 1970'lerin, 80'lerin bodrum'u olabilir ama bugün tercih ettiğim tatil yerleri arasında olduğunu söylemek zor. yine de gittim çünkü benim arkadaşlarım tatile burada benden önce başlamışlardı. ben de bu fırsatla kuşadası milli park'ını görmüş oldum.

    milli park'ta denize girebileceğiniz 3-4 koy var, yol zaten sizi oralara yönlendiriyor, fakat hafta sonları çok kalabalık oluyor, erkenden gidip aracınıza gölgelik bir yer bulmanız tavsiye edilir. burası yaban hayatın iyi korunduğu bir bölge, bunu siz güneşlenirken yanıbaşınıza kadar gelen yaban domuzu ailesiyle de anlayabiliyorsunuz. ama o kadar sevimliler ki korkmuyorsunuz bile, önde bir anne domuz-arkada 8-10 tane yavru domuzcuklar, ehehe.

    kuşadası'nın bu yıl en gözde mekânı iskeledeki nicci. gece club hâline dönüştürülen bu mekan alışveriş merkezinin denize bakan tarafında yer alıyor. müzik gayet iyi, fiyatlar da makul ama gidilebilecek en iyi yerlerden biri olduğu için korkunç bir kalabalık oluyor, bistrolar üstüste, "single" karşı cins popülasyonu yüksek, ama herkes "bakıcı", "alıcı" değil. öyle bir burnu havadalık, bir kendini beğenmişlik hakim.

    bu noktada buradaki garsonlardan biriyle mojito üzerinden yaptığım diyalogu da aktarmam gerek:

    -bu mojito çok sert olmuş.
    +sert sevmiyo musun?
    -evet ama bardakta değil, yatakta.

    pas aldım mı acımam, golü atarım beybi.

    kuşadasında 2-3 günlük bir kalış süresi yeterli. elbette iskeledeki balıkçılarda bir rakı-balık yapılmalı. benim tercihim dil şiş oldu. çok kazıktı ama fena da değildi.

    kuşadası'nda gittiğimiz bir barda (adını vermicem) bir çiftin ayak üstü sevişmesine tanık oldum. çocuk fermuarını açıp bamyayı çıkardı ve duvarın dibinde 1-2 kez ayakta götürdü önündekini. başımıza taş yağacak lan. :p

    ikinci durak bodrum:
    ------------------------------------------------------------------------------------------
    ben bodrum'u oldum olası pek severim. bunda bodrum'da güzel tatil aşkları yaşamış olmamın bir katkısı vardır elbette, ehehe. eski sevgililerimden birinin evlenip buraya yerleşmesinin etkisi ise yok. (yalan)

    neyse, bodrum'a her gelişimde merkezde uygun fiyatlı otelleri tercih ediyorum. kalacak yer konusunda fazla para harcamayı sevmem. o parayı gece dışarda harcamayı tercih ederim. alt tarafı 3 saatlik uyku için geleceğim otele para bayılmak bana hep mantıksız gelmiştir. yine öyle yaptık ve merkez'de bir otele yerleştik. barlar sokağı'na, marina'ya, her yere yakın bir yer.

    gittiğimiz gece komedi dükkanı vardı, kale'de onu izledik. olağanüstü bir performans olduğunu söyleyemem, belaltı esprileri çıkarınca geriye pek bir şey kalmıyor. ilginç olan şey izleyicilerin çoluk çocukla dolu olmasıydı.

    bodrum'un en sevdiğim yeri hiç uyumaması elbette. onun o koşturmacasını ve sabaha kadar süren eğlencelerini seviyorum. bu sene halikarnas açılmamış, birkaç kişiye sordum, birileri "sahibi ölmüş." dedi, birileri "terör merör bir şeyler söyledi." ama bu durum elbette halikarnas'ın en büyük rakibi olan katamaran'a yaramış. önünde metrelerce uzayan bir insan kalabalığı verdı her gece.

    katamaran'a 2-3 kez binmiş biri olarak bu sene de o kalabalık ve keşmekeşi tercih etmek istemedim. ilk gecemizde vittoria'ya gelen suat ateşdağlı'yı dinlemeye gittik. fena değildi ama yine korkunç kalabalıktı. bistro votka açtırırsan 400 tl, viski açtırırsan 450 tl. localar da var elbette, her keseye göre. dikkatimi çeken bir şey locaların ergenlerle dolu olmasıydı. zengin çocukları yaşları tutmasa bile gelip burada eğlenip içebiliyorlar. bunu da şahit olduğum şu telefon konuşmasına dayanarak söyleyebilirim:

    -kanka gelsenize yaaa, elimde 3 tane kimlik var oğlum kapıda sorun çıkmaz, gelin hadi.

    evet durum böyle. ama 16-17 yaşındaki "çocuk"ların binlerce liralık localarda eğlenmesi de ilginç tabi.

    bodrum merkez'deki en eğlenceli yerlerden biri kesinlikle hadi gari. oraya ne zaman gitsem jigololar etrafımı sarsa da dj yarışmaları, performansları vs. ile her zaman eğlenmişimdir. bir de fink var ama buranın pek bi numarasını görmedim, dev avizesi dışında. (hatun açısından fink ve cuba çok zengin, onu da beylere özel bir durum olarak belirteyim. kıps)

    gündüz beach'lerde güneşlenmeden olmaz tabi. taş gibi adamların bol bol bulunduğu o beach'lerde mutlaka birkaç arkadaş edinmek mümkün. gerçi ben yine bula bula naciye abla'yı buldum ama olsun en azından fal baktırdım ahahaha. ayrıca çikolatalı frozen yapan süper beach'ler var, mutlaka deneyin derim.

    bodrum'un ikinci gününde türkbükü'ne geçtik. burası da yine ergen istilası altındaydı. özellikle o "chic" beach'lerde 16-20 yaş arası gençler yoğunluktaydı. son ses serdar ortaç çalan mekanlar da var, daha lounge takılan mekanlar da. tercih size kalmış. orhan baba türkbükü'ndeydi. onun "hayat arkadaşı"nın cesaretine bir kez daha hayran kaldım, çünkü o memelerle bikini giymek her kadının harcı değildir.

    bodrum'da en sevdiğim yerlerden biri de günbet. günbet her zaman ingiliz, irlanda ve hollandalıların mekânı olmuştur. burada eğlence diğer barların aksine 4'te bitmez. sabah 8'e kadar sürer. özellikle barlar sokağındaki kalabalık o sokağı açık hava diskosu haline getirir ve alkol komasına girenler, eğlencenin bokunu çıkaranlar mutlaka çıkar. yine de eğlenceli bir yer günbet. biz buraya diğer mekanlar kapandıktan sonra heart beats denilen yeri görmek için geldik, çünkü orası 7-8'e kadar açık. içerde iç çamaşırlarının görünmesine aldırmadan dans eden hatunlar vardı, sabahın 6'sında o nasıl bir enerjiyse artık!

    burası ayrıca benim panpanın da hoş bir çocukla tanıştığı yer oldu. çocukla beraber çıktılar, kız 2 saat sonra otele döndü. "nooldu?" dedim. "hiçbir şey olmadı, çocuk aşk acısı çekiyomuş, bi bok yapamadı." dedi. şans işte. :/
    ama hâlâ mesajlaşıyolar, dur bakalım nolcek.

    bodrum'la ilgili son konu da şu: (bkz: cookshop/#24720360)

    üçüncü durak akyaka:
    ------------------------------------------------------------------------------------------
    aslında burasıyla ilgili söylenecek az şey var. çünkü gidip görmek gerek. gece hayatı için "bodrum", doğa ve deniz için "marmaris ve koyları" diyebilirim. işte bu da o güzelim koylardan biri.

    şurada da yazdığım gibi (bkz: akyaka/#24720504) amy winehouse'un ölüm haberini de akyaka'da aldım, akyaka'dan marmaris'e geçerken ufak bir kaza yapıp yan tarafımızdaki aracın şoför kapısına girdik. öff hatırlamak istemiyorum, neyse. ama bu tip durumlarda sakin kalmak çok önemliymiş, neyse ki karşımızdaki aile dünya tatlısıydı, "ne zaman buralara yolunuz düşse bekleriz." falan dediler ayrılırken. şirin miyiz neyiz? ^_^

    dördüncü durak azmak:
    ------------------------------------------------------------------------------------------
    akyaka'ya giderken azmak denen yere de mutlaka uğramalısınız, buzzzzz gibi suya ayaklarınızı sokup ördeklere ekmek atabilirsiniz. nefis bir serinleme mekânı.
    göstergelerin bile kafayı yediği bu bölgelerde mutlaka uğramak gerek serin sulara.

    beşinci durak marmaris:
    ------------------------------------------------------------------------------------------
    marmaris hollanda'nın bir ilçesi gibi. ne kadar pembe pipili adam varsa burayı doldurmuş. tabi aynı şekilde güzelim iskandinav kızlar da bolca mevcut. fakat ilginç bir hadise dikkatimi çekti bu iskandinav kızlar buralara kadar gelip yine burada tanıştıkları iskandinav çocuklarla takılıyor, enteresan. onlara türk'ün gücünü gösterebilen cengâver delikanlıların zeus gibi o herifler yanında pek şansı yok tabi, :p

    marmaris'in gece gidilebilecek club'ları barlar sokağında sıralanmış fakat en iyileri:

    -club areena (korkunç bir kalabalık ama ateş ve rüzgar efektlerini sevdim. ayrıca dans platformu da güzel. taş gibi herifler vardı.)

    -back street (sanırım en iyi müzik buradaydı ama ilgimi çeken bir durum vardı, o da bir masada afedersin pezevenk kılıklı kaba saba bir adam ve 3-4 rus görünümlü abla vardı, o adam o ablaları satıyor gibi bir izlenime kapıldım, doğru mu bilemem. diğer konu da hayatımda gördüğüm en kıvrak, ateşli, sexy ve güzel dansçı kızı burada gördüm. simsiyah giyinmiş bir esmer güzeliydi. tek kelimeyle muhteşemdi. sırf onun için bile gidilir. gidince kimden bahsettiğimi anlarsınız zaten.)

    -green house (pek bi numarasını göremedim, ama bolca gay de var)

    -mango (dutch ağırlıklı)

    marmaris'te ne zamandır istediğim şey olan parasailing'i de yaptım sonunda. hiç zor değil, tavsiye ederim. 70 tl falandı. (bkz: parasailing/#24720584)

    altıncı durak selimiye:
    ------------------------------------------------------------------------------------------
    marmaris'in enfes koylarından biri, teknelerin yatların cirit attığı bâkir bölgelerden. kafa dinlemeyi sevenler için ideal bir yer. detaylı bilgiyi şuraya yazdım. (bkz: selimiye/#24720465) sessizlik pek bana göre değil ama seven elbet vardır.

    ama buraya gidip sardunya'da balık yemeyeni döverim!

    yedinci durak çeşme:
    ------------------------------------------------------------------------------------------
    çeşme güzeldir, çeşme iyidir, candır. izmirlilerin en büyük lüksüdür ve şansıdır bence. o yüzden acaip kıskanıyorum onları. böylesine güzel bir tatil yöresine bu kadar yakın olmak bile izmir'e yerleşme sebebi olabilir. buraya gidip de kumrucu şevki'de bir kumru yemeden asla dönmeyin. ayrıca sakız likörü de deneyin derim.*

    yedibuçukuncu durak alaçatı:
    ------------------------------------------------------------------------------------------
    çeşme-alaçatı bölgesinde aya yorgi'ye mutlaka uğrayın. zaten beach ya da club için aya yorgi en güzel alan. başka şeylere de müsait: (bkz: aya yorgi/#24721022)

    burada 2 mekânlık vakit bulabildik:

    -ilki (bkz: paparazzi/#24720297)
    -diğeri (bkz: marrakech/#24720139)

    detaylı bilgi kendi başlıklarında mevcut, tekrar yazmayayım. marrakech'te tanıştığımız 2 çocukla deniz kenarına gidip bir şeyler içmeye devam ettik. o saatten sonra yapılabilecek en güzel şey elbette ki denize çırılçıplak girmekti, biz de buna uyduk. (bkz: gece denize çıplak girmek/#24720701)

    gerisi sevişmeler falan işte, detayları atlıyorum, ahahaha.

    alaçatı elbette sörf mekânı, 10 seans sörf dersi 400 tl civarındaydı, çoluk çocuk herkes sörf yapıyor, sörf koyu denize girmek için değil sörf için gidilebilecek bir yer. sörf yaparken devrilen, düşen insanları izlemek bile başlı başına bir keyif. onu da geçtim, sörf hocaları taşşşşşşşşşşşşşş. uuu beybi.

    ufak notlar:

    -aracı izmir havaalanında kiraladık, aynı yere bıraktık. kiralama 600 tl tuttu, benzin olarak da 400 tl falan harcadık, ama tabi biz 2 adet yer-yön özürlü insan olarak yaklaşık 1 depo benzini kaybolarak harcadık, siz daha insani boyutlarda kullanabilirsiniz. :))

    -the more the merrier: yalnız başınıza çıkmayın, mutlaka en azından 1 kişiyle birlikte çıkın, max. 3 kişi olun ki araçta taş gibi otostopçulara da biraz yer kalsın. ayrıca bunun bavulu, çantası falan var. anca.

    - müzik açısından gözlemlerim şöyle: (bkz: 2011 yazı clup müzikleri/#24719642)

    -fransızca konuşan yakışıklı adamlara uzun süre bakmayın, hipnotize olup "voulez-vous coucher avec moi ce soir?" diyebiliyorsunuz...

    -audi kullanıp çirkin olan adam yok.

    -loş ışıkta ve biraz alkolle herkes 22 yaşında gibi görünüyor, adamla birlikte bardan çıkmadan önce dikkat etmek gerek.

    -beyaz şarapla sprite karıştırınca güzel oluyo ama yavaş için. ^_^

    -aydınlı çocuklar çok tatlı, çekik gözlü, kavruk tenli felan, yirim.

    -gece denize çıplak girmek güzel de çıkınca donu bulamamak da paha biçilemez. :/

    -tatil boyunca magnet manyağı olabilirsiniz, boşverin, gittiğiniz yerlerden magnet alın buzdolabınızı bunlarla süsleyin, soğuk bir limonata için buzdolabının kapağını açarken alaçatı magnet'ini görmek hoş bir duygu olur. tatili ve yaşadıklarınızı anımsatır.

    yaaa işte böyle sevgi pıtırcıklarım, bu sene güzel bir tatil oldu, seneye buralar beni paklamaz artık. 2012 yazındaki maceralarla görüşmek üzere. öptüm, kib, bye.

    not: tüm yönlendirme ve tavsiyeler için twitter'daki follower'larıma binlerce kokulu öpücük. ^_^
  • deniz kenarında olanından bir şey anlamıyorum ben. tatil diye diye bütün yıl çalışıp da beş gün -sayıyla 5- izni ancak kopartıp bulunduğun yerden daha sıcak olan güneye inmeye hele hiç kafam basmıyor. ha zaten bu kadarcık iznin olduğu için yapılan tatil planına müdahele şansın da pek kalmıyor. bir de "sen gelmezsen ben hiç eğlenemem" diyen küçük bir erkek kardeşiniz varsa " feda olsun uleyynnn" deyip peşine takılıyorsunuz mecburen. "peki senin gönlün nerede" diyecek olursanız, efendim benim gönlüm hep ve daima çamlıhemşin yaylalarındadır. anadolu'nun bağrında doğup hala orada yaşıyor olmama rağmen içimdeki karadeniz aşkı bambaşka. ne kadar yüksek o kadar iyi benim için. ne kadar yeşil o kadar iyi, ne kadar serin o kadar iyi. mesela benim tatilimde biteviye yağmur yağabilir, zerre üzülmem. aman gezemedim, aman tozamadım, aman bugün eğlence kotamı dolduramadım falan yok. ben tatildeyken bana dokunmasınlar mümkünse. uzuuuun uzuuun kahvaltı yapayım, uzuuun uzuuun yürüyeyim, uzuuun uzuuuun kitap okuyayım. uzuuuun uzuuuun seyredeyim, bakışlarımı hiç çekmeyeyim. hiç değilse tatilimde konsantre haller yaşamayayım.

    tüm bu muhayyel tatil için tam koordinat vereyim hatta, bir nevî rezervasyon yaptırayım, sonbahar filminde yusuf 'un evi vardı hani. evin önünde de bir somya. hah işte tam orası.
  • bu yaşıma kadar ihtiyaç duymadım tatile. fırsat yaratmadım, aldırmadım, önemsemedim. benim için tatil, işe gitmemekti, yatakta kitap okumak, resim yapabilmek, sahafları gezmek, ayasofya veya arkeoloji müzesi'de düş görmek, bir camii bahçesinde uyumak, kahve içip pencereden dünyayı seyretmek gibi etkinliklerdi.

    ilk defa bu yıl, tatilden ölesiye nefret ettim, ilk defa bu yıl tatil kavramını paramparça etmek istedim. ve ilk defa bu yıl ölesiye tatile gitmek istedim.

    tatile gidebilen insanlar umurumda bile değildi, güler geçerdim. şimdi ise çok kıskanıyorum.

    tatil anılarını anlatan insanları dinlemezdim, canım sıkılırdı. şimdi dinlemek istiyorum.

    uzun uzun tatil planları yapanlara acırdım eskiden, manasızdı. şimdi gıpta ediyorum, feci halde özeniyorum.

    acıklı olan şudur: "tatil nedir?" hâlâ bilmiyorum.
  • eveet, yine bir yazı kah ders hazırlayarak, kah yemekteyiz izleyerek, sonuçta evde yatıp yuvarlanarak yedim mi? yedim. ve toplam iki kere- ikisi de teyze yazlığında olmak üzere denize girmekle hala ziyadesiyle beyaz mıyım? süt. peki ya nihayet yarın sabah tatile çıkıyorum diye gazı almışken, ola ki bir terslik çıksa kalan ömrümü gezegeni patlatmaya adar mıyım? cevabım patlatmak ne kelime bebeğim, patlatmak ne kelime. demek ki akıl sağlığı çin önemli bir şey bu. nice tümevarışlara.
  • iple çektiğim, ipin ucunu görmeme 2 gün kaldıkça daha da heyecanlandığım, şimdiki "hayatım" denecek zaman dilimimin biricik gayesi. evet, belki ben bunu iple çekerken işyerinde de benim ipimi çekecekler ama, bikini-deniz-kum-güneş dörtgözlü penceresinden göz kırpan 5 harfli mucizeye bu kadar yaklaşmışken, onu bile gözüm görmüyor. geçen yazdan beri hasret kaldığım sevgili gibi oldu meret. askerden gelmesini bekliyorum sanki. bitsin vuslat!

    ama o göz kırpıp uzaktan el sallıyor, çölde serap misali kayboluyor sonra. alçılı bilekle 3 ayı onun hasretiyle geçirdikten sonra bu tavrı çok acımasızca ama. 3 ay sırtüstü yatmak zorunluluktansa, tatil sayılmaz. bu tavır hiç yakışmıyor. hoş değil. daha 3 haftayı benimle geçirebilecekken, 2 haftasını cebinde saklıyor patron. şıkırdıyor cam bilyeler gibi, orda biliyorum. ama yarim uzaklara kaçıyor. şimdilik 1 haftasına da razıyım. sirius'tan gelen kurbağa der ki : "ne ka beklenti o ka hayal kırıklığı"... yani bilse beni, derdi. ama olsun, az kaldı. tek beklentim huzur ve dinginlik... şimdiyse michael jackson ve deep purple dinleyerek dindirmeye çalıştığım heyecanımla baş başayım. kah dirty diana, kah child in time yarama merhem oluyor.

    gözüm takvimde, kulağım saatte. en azından bir süre konkur, konsept, slogan, alternatif, "çok beğendiler ama..." lafları kulağıma ulaşıp içeri sızmadan zaman geçirmek; kulacıklarımı bunlar yerine dalga sesleri, kum hışırtısı ve varsa huzur sesiyle doldurmak istiyorum. zihinsel detoksa ihtiyacım var. sinir stres biriktirmektense çakıltaşı toplar, buza slogan yazmaktansa kumda ayak izi bırakır, brief okumaktansa kitap okurum. derim tuzdan buruşana, gözlerim çiziğe dönüşene, yüzgeçlerim çıkana kadar çıkmam denizden. bol oksijen ve iyotla doldururum ciğerleri.

    saçma sapan insanlara laf/iş anlatmaktansa "pardon, biraz daha buz alabilir miyim?", "bakar mısınız, deniz börülcem bitti, yenisini rica ediyorum" gibi cümleler kurmak istiyorum. ** şarkıdaki gibi, artık kısa cümleler kuruyorum. uçlarına da kurduğum hayalleri fistolayıp beşamel sosla fırına veriyorum. tatil tanrısı beni duysun; derimi kavurmasın, hafifçe bronzlaştırıp yüzüme huzur pembeliği getirsin, içime dinginlik kelebekleri salsın istiyorum.