şükela:  tümü | bugün soru sor
  • marmara bölgesinin ((bkz: ev), (bkz: gurbet)) herhangi bir yerinde, sırtınızı bir zeytin ağacına verip sararmış otları, laciverdin tonlarında gezen göğü ve nihayet sakinleşmiş marmara denizi'ni seyrederken insanı daha iyi, daha güzel, daha şiirsel bir insan yapan, insanı başka bir şey yapan bir akşamdır, genellemek gerekirse, temmuz akşamı...
  • hele bir de akdenizde yasiyorsaniz o temmuz aksamini, o zaman bir baskadir. sarkisi da var.
  • bir masalın başladığı, en güzel yürüyüşün yapıldığı akşamdır.

    http://stuven.blogspot.com/…asal-bir-parca-biz.html
  • bir ferdi tayfur şarkısı, en sevdiğim ferdi tayfur şarkısı.

    ayrıca geçen yıl, geçen yıl bu zamanlar, neyleyim sen yoksan eğer isimleriyle de bilinir.

    sözlerini de yazayım tam olsun

    neyleyim sen yoksan eğer
    dünyanın servetini
    neyleyim sen yoksan eğer
    ahretin cennetini
    neyleyim sen yoksan eğer
    sahilleri, kırları
    neyleyim sen yoksan eğer
    yazı, kışı, baharı

    ne de haklıymış meğer
    aşk uğruna yananlar
    sen de beni yakıp gittin
    geçen yıl bu zamanlar

    elimde yok adresin
    şimdi bilmem nerdesin
    aşkımın ödülü müydü
    habersizce gidişin

    sana öyle hasretim
    bu temmuz akşamında
    neyleyim sen yoksan eğer
    neyleyim istanbul'da

    ayrıca (bkz: çocukken hüzne boğan şarkılar)
  • masada daha yarısı içilmiş chardonnay ve iki bardak... ege sahillerini hatırlatan bir koku sarmış odayı. adam, ellerini saçlarına yaslamış. kadın, banyoda hıçkıra hıçkıra ağlıyordu.

    sabah farklı bir kokuya uyanmışlardı oysa... vanilya kokusuna... kadının parfümünün alt notası, akşamdan kalma senfoninin bitiş melodisiydi sanki. eli, kadının en sevdiği yeri olan bel kıvrımında gezinirken, sevgilisinin tüylerinin nasıl da ürperdiğini seyrediyordu. kalçasındaki gamzeye takıldı gözü. bir önceki gün öpücüklere boğduğu o küçük çukura... "mutlu olmak için bir neden" diye düşündü.

    bir sene önce bu temmuz akşamında tanışmışlardı. olympos'un soğuk sularında birbirinden habersiz iki yabancıyken okuduğu kitap dikkatini çekmiş ve samimi bir duyguyla yanına gidip, kitabı beğenip beğenmediğini sormuştu kadına. sonraki iki gün boyunca sadece kitaplardan bahsetmişlerdi temmuz ayının bronzlaştırıcı sıcağında... aynı şehirde yaşadıklarını öğrenip, klasik "mutlaka görüşelim" sahte nezaketi karşılıklıydı. birkaç ay sonra taksim'de o en sevilen küçük çikolata evi'nde karşılaşana kadar.

    böyle başlamıştı her şey. uzun bir kuraklıktan sonra gelen yağmur gibi... kadının incinmişliği, kendi incinmişliğini unutturuyordu adama. bu his gün be gün yerini arzuya bırakıyor ve kadının varlığının hissettirdiğini, daha fazla ister oluyordu adam.

    o ilk ve sakil öpüşmelerinin üzerinden bir kaç ay geçmişken, ilk defa dün akşamki kadar arzulu sevişmişti kadın kendisiyle. iliklerine kadar hissetmişti bu sefer bedenlerine çarpan enerjinin saflığını. mutluydu adam. çünkü kadının yaralarıyla ördüğü perdenin aralandığının farkındaydı. eli belinde gezinirken, sevgilisinin tüm kusurlarıyla birlikte kusursuzluğunu görebiliyordu.

    evini bir kadın şenlendirmeyeli uzun yıllar olmuştu. kişiye özel mabede çevirdiği bu ev, bu kadın tarafından bir kaç aydır istila ediliyordu ve rahatsız olmaktansa, böyle bir farklılık, kendi rutinlerine alışmış bu adamın hoşuna gidiyordu.

    omuzuna usulca bir öpücük kondurduğu kadının yanından bir hayalet gibi süzüldü adam. saat günün üçüncü çeyreğini gösterirken duşunu alıp, akşam yemeği hazırlamak için markete gitti. bugün bir tabuyu daha yıkmaya karar vermişti. kadının en sevdiği çilekli tart'tan yapacaktı. yanında da bir şişe chardonnay. yıldönümlerini kutlamak adına... evet, ilahi bir şekilde seviştiklerinin ertesi günü yani bugündü ilk tanıştıkları gün. ve adam, bunu bir erkeğin önemsemesinin garipliğine aptal aptal gülümseyerek alışverişini tamamladı.

    eve geldiğinde kadın yeni duştan çıkmış ve aynı adam gibi kokuyordu... okyanus esintili duş jeli ve elma aromalı şampuan... gördüğü manzara karşısında sevincini dizginleyerek, burnuna bir öpücük kondurdu yanakları pembeleşmiş kadının. kadın ise dudak kenarlarına iki küçük öpücük kondurdu adamın, kendisine ait olmayan bornozu ayaklarının önüne düşürürken... açık camdan giren temmuz esintisinde ikisinin de tenleri parlıyordu. adam chardonnay'ı buzdolabına koydu, tart'ı sonra yapmaya karar verdi ve kadını usulca kollarının arasına alıp bir kez daha sevişti. sanki ilk defa keşfediyormuş gibi... sanki ölümle burun buruna iken hayat yeniden bahşediliyormuş gibi... sanki bir daha kimseyle sevişemeyecekmiş gibi...

    kadın uyur uyanık yatağında uzanırken, tatlıyı bir çırpıda yapmış ve masayı hazırlamıştı bile adam. başucuna geldiğinde "daha konforlu bir yatak almalı ve gardrobu genişletmeliyim. sanırım buna alışabilirim" diye düşündü. boynundan öptü bu sefer kadını, kendi kokusu ile harmanlanmış kokusunu içine çekerek. bu kadına sevgisini zorlu bir kabullenişle itiraf etti kendine.

    bir kaç saat yine güzel geçecekti. tanıştıkları ilk güne, adamın o sabah düşündüğü şeyleri birbirlerine söyleyerek gittiler. ikisi de gülümsüyordu. ikisi de mutluydu. kadın sofrayı toplarken, adam da yeni kıyafetler çıkardı bu akşam giymesi için. bilgisayarını açtı ve kadının en sevdiği şostakoviç andante piano konçertosu'nu dinlemeye başladılar.

    ısınmaya yüz tutmuş chardonnay'den iki bardağa da biraz koyduktan sonra, mutfakta etrafı düzenleyen kadının yanına geldi. gözyaşlarını farkedebilecek kadar yakınına...

    kumral teni bembeyaz kesilmişti kadının. yüzünde hiçbir zaman görmediği bir ifadeyle bakıyordu adama. ruhu bedenini terketmiş gibi kaskatıydı gözleri. kadın, telaştan titreyen dudaklara bir öpücük kondurup, kulağına fısıldadı gerçeği. kaçabileceği tek yer olan banyoya gitti. adam elindeki bardaklarla masaya geri döndü. aklını kaçırmak üzereydi.

    masada daha yarısı içilmiş chardonnay ve iki bardak... ege sahillerini hatırlatan bir koku sarmış odayı. adam, ellerini saçlarına yaslamış. kadın, banyoda hıçkıra hıçkıra ağlıyordu.

    edit: son'u okuyucunun hayal gücüne bırakıyorum.
  • sen herkesin az buçuk sarhoş olduğu, ılık bir temmuz akşamı çıkagel. ben son sürat giden bir bisiklette kapatayım gözlerimi. bazen olur öyle. her aşk bir oya ağacının altında ansızın başlar.