şükela:  tümü | bugün
  • nursi bu risalede tesettürün gerekliliğini anlatmak için şu hikayeyi kullanır:

    "mesmuatıma göre: merkez ve payitaht-ı hükûmette, çarşı içinde, gündüzde, ahalinin gözleri önünde, gâyet âdi bir kundura boyacısı, dünyaca rütbeten büyük bir adamın açık bacaklı karısına bilfiil sarkıntılık etmesi, tesettür aleyhinde olanların hayasız yüzlerine bir şamar vuruyor!.."

    açıkça görülmektedir ki, nursi tacizin sorumlusu olarak tamamen "açık bacaklı kadın"ı görmekte ve bu fiilin faili "adi kundura boyacısı"na hiç bir laf etmemektedir.
  • yirmidördüncü lem'a

    (tesettür hakkındadır)

    onbeşinci notanın ikinci ve üçüncü mes'eleleri iken ehemmiyetine binâen yirmidördüncü lem'a olmuştur.

    “bismillahirrahmanirrahim
    ey nebî, zevcelerine, kızlarına ve mü’min kadınlara söyle, cilbab*larına sarınsınlar (örtünsünler). bu, onların (cariye olmadıklarının, hür ve iffetli kadın olduklarının) bilinmesi ve onlara eziyet edilmemesi için daha uygundur. ve allah, gafûr’dur, rahîm’dir”. ahzâb 59

    ilâ âhir.. âyeti tesettürü emrediyor. medeniyet-i sefihe ise, kur'ânın bu hükmüne karşı muhalif gidiyor. tesettürü fıtrî görmüyor, "bir esarettir." diyor.

    {(*): mahkemeye karşı ve mahkemeyi susturan lâyiha-i temyizin müdafaâtından bir parça:

    "ben de adliyenin mahkemesine derim ki: bin üçyüz elli senede ve her asırda üçyüz elli milyon insanların hayat-ı içtimâiyesinde en kudsî ve hakikî ve hakikatli bir düstûr-u ilâhîyi, üçyüz elli bin tefsirin tasdiklerine ve ittifaklarına istinâden ve bin üçyüz elli sene zarfında geçmiş ecdâdımızın îtikadlarına iktidâen tefsir eden bir adamı mahkûm eden haksız bir kararı, elbette, rûy-i zeminde adâlet varsa, o kararı red ve bu hükmü nakzedecektir!"}

    elcevap: kur'ân-ı hakîm'in bu hükmü, tam fıtrî olduğuna ve muhalifi, gayr-ı fıtrî olduğuna delâlet eden çok hikmetlerinden yalnız "dört hikmet"ini beyan ederiz.

    birinci hikmet: tesettür, kadınlar için fıtrîdir ve fıtratları iktiza ediyor. çünkü, kadınlar hilkaten zaîfe ve nazik olduklarından, kendilerini ve hayatından ziyade sevdiği yavrularını himaye edecek bir erkeğin himaye ve yardımına muhtaç bulunduğundan, kendini sevdirmek ve nefret ettirmemek ve istiskale mâruz kalmamak için fıtrî bir meyli var.

    hem kadınların on adetten altı yedisi ya ihtiyardır, ya çirkindir ki, ihtiyarlığını ve çirkinliğini herkese göstermek istemezler. ya kıskançtır; kendinden daha güzellere nisbeten çirkin düşmemek veya tecavüzden ve ittihamdan korkar; taarruza mâruz kalmamak ve kocası nazarında hıyanetle müttehem olmamak için, fıtraten tesettür isterler. hattâ dikkat edilse, en ziyade kendini saklayan ihtiyarlardır. ve on adetten, ancak iki üç tanesi bulunabilir ki, hem genç olsun, hem güzel olsun, hem kendini göstermekten sıkılmasın.

    mâlûmdur ki insan sevmediği ve istiskal ettiği adamların nazarından sıkılır, müteessir olur. elbette açık saçıklık kıyafetine giren güzel bir kadın, bakmasına hoşlandığı nâmahrem erkeklerden onda iki üçü varsa; yedi sekizinden istiskal eder. hem tefahhuş ve tefessüh etmeyen bir güzel kadın, nâzik ve seriü't-teessür olduğundan maddeten te'siri tecrübe edilen, belki semlendiren pis nazarlardan elbette sıkılır.

    hattâ işitiyoruz; açık saçıklık yeri olan avrupa'da çok kadınlar, bu dikkat-i nazardan sıkılarak, "bu alçaklar bizi göz hapsine alıp sıkıyorlar." diye polislere şekva ediyorlar.

    demek medeniyetin ref-i tesettürü, hilâf-ı fıtrattır. kur'ânın tesettür emri fıtrî olmakla beraber, o mâden-i şefkat ve kıymettar birer refika-i ebediye olabilen kadınları, tesettür ile sukuttan, zilletten ve mânevî esaretten ve sefâletten kurtarıyor.

    hem kadınlarda, ecnebî erkeklere karşı fıtraten korkaklık, tahavvüf var. tahavvüf ise, fıtraten tesettürü iktiza ediyor. çünkü, sekiz dokuz dakika bir zevki, cidden acılaştıracak, sekiz dokuz ay ağır bir veled yükünü zahmet ile çekmekle beraber, hâmîsiz bir veledin terbiyesiyle, sekiz dokuz sene, o sekiz dokuz dakika gayr-i meşrû zevkin belâsını çekmek ihtimali var. ve kesretle vâki olduğundan, cidden şiddetle nâmahremlerden fıtratı korkar ve cibilliyeti sakınmak ister. ve tesettür ile nâmahremin iştihasını açmamak ve tecavüzüne meydan vermemek, zaif hilkatı emreder ve kuvvetli ihtar eder. ve bir siperi ve kal'ası, çarşafı olduğunu gösteriyor.
    mesmuatıma göre; merkez ve payitaht-ı hükûmette, çarşı içinde, gündüzde, ahalinin gözleri önünde, gayet âdi bir kundura boyacısı, dünyaca rütbeten büyük bir adamın açık bacaklı karısına bilfiil sarkıntılık etmesi, tesettür aleyhinde olanların hayasız yüzlerine bir şamar vuruyor!

    ikinci hikmet: kadın ve erkek ortasında gayet esaslı ve şiddetli münasebet, muhabbet ve alâka; yalnız dünyevî hayatın ihtiyacından ileri gelmiyor. evet bir kadın, kocasına yalnız hayat-ı dünyeviyeye mahsus bir refika-i hayat değildir. belki hayat-ı ebediyede dahi bir refika-i hayattır. madem hayat-ı ebediyede dahi kocasına refika-i hayattır; elbette ebedî arkadaşı ve dostu olan kocasının nazarından gayrı, başkasının nazarını kendi mehâsinine celbetmemek ve onu darıltmamak ve kıskandırmamak lâzım gelir. madem mü'min olan kocası, sırr-ı îmâna binaen onun ile alâkası hayat-ı dünyeviyeye münhasır ve yalnız hayvanî ve güzellik vaktine mahsus muvakkat bir muhabbet değil, belki hayat-ı ebediyede dahi bir refika-i hayat noktasında esaslı ve ciddî bir muhabbetle, bir hürmetle alâkadardır. hem yalnız gençliğinde ve güzellik zamanında değil, belki ihtiyarlık ve çirkinlik vaktinde dahi o ciddî hürmet ve muhabbeti taşıyor. elbette ona mukabil, o da kendi mehâsinini onun nazarına tahsis ve muhabbetini ona hasretmesi muktezâ-yı insaniyettir. yoksa pek az kazanır, fakat pek çok kaybeder.

    şer'an koca, karıya küfüv olmalı, yâni birbirine münasip olmalı. bu küfüv ve denk olmak, en mühimmi diyanet noktasındadır.

    ne mutlu o kocaya ki, kadınının diyanetine bakıp taklid eder, refikasını hayat-ı ebediyede kaybetmemek için mütedeyyin olur.

    bahtiyardır o kadın ki, kocasının diyanetine bakıp "ebedî arkadaşımı kaybetmeyeyim." diye takvaya girer.

    veyl o erkeğe ki, sâliha kadınını ebedî kaybettirecek olan sefahete girer.

    ne bedbahttır o kadın ki, müttaki kocasını taklid etmez, o mübarek ebedî arkadaşını kaybeder.

    binler veyl o iki bedbaht zevc ve zevceye ki, birbirinin fıskını ve sefahetini taklid ediyorlar. birbirine ateşe atılmasında yardım ediyorlar!..

    üçüncü hikmet: bir ailenin saadet-i hayatiyesi, koca ve karı mâbeyninde bir emniyet-i mütekâbile ve samimî bir hürmet ve muhabbetle devam eder. tesettürsüzlük ve açık saçıklık o emniyeti bozar. o mütekabil hürmet ve muhabbeti de kırar. çünkü, açık saçıklık kılığına giren on kadından ancak bir tanesi bulunur ki, kocasından daha güzeli görmediğinden kendini ecnebiye sevdirmeye çalışmaz. dokuzu, kocasından daha iyisini görür. ve yirmi adamdan ancak bir tanesi, karısından daha güzelini görmüyor. o vakit o samimî muhabbet ve hürmet-i mütekabile gitmekle beraber, gayet çirkin ve gayet alçakça bir his uyandırmaya sebebiyet verebilir. şöyle ki:

    insan, hemşîre misillû mahremlerine karşı fıtraten şehevânî his taşıyamıyor. çünkü, mahremlerin sîmaları, karabet ve mahremiyet cihetindeki şefkat ve muhabbet-i meşrûayı ihsas ettiği cihetle; nefsî, şehevânî temayülâtı kırar. fakat bacaklar gibi şer'an mahremlere de göstermesi câiz olmayan yerlerini açık saçık bırakmak, süflî nefislere göre, gayet çirkin bir hissin uyanmasına sebebiyet verebilir.

    çünkü, mahremin sîması mahremiyetten haber verir ve nâmahreme benzemez. fakat meselâ açık bacak, mahremin gayriyle müsâvîdir. mahremiyeti haber verecek bir alâmet-i fârikası olmadığından, hayvanî bir nazar-ı hevesi, bir kısım süflî mahremlerde uyandırmak mümkündür. böyle nazar ise, tüyleri ürpertecek bir sukut-u insaniyettir!..

    dördüncü hikmet: mâlumdur ki; kesret-i nesil, herkesce matluptur. hiçbir millet ve hükümet yoktur ki, kesret-i tenâsüle taraftar olmasın. hattâ resûl-i ekrem aleyhisselâtü vesselâm ferman etmiş:
    (ev kemâ kàl) yâni: "izdivac ediniz, çoğalınız. ben kıyamette, sizin kesretinizle iftihar edeceğim."
    halbuki tesettürün ref'i, izdivacı teksir etmeyip çok azaltıyor. çünkü, en serseri ve asrî bir genç dahi, refika-i hayatını nâmuslu ister. kendi gibi asrî, yâni açık saçık olmasını istemediğinden bekâr kalır. belki de fuhşa sülûk eder.

    kadın öyle değil; o derece kocasını inhisar altına alamaz. çünkü kadının –aile hayatında müdîr-i dahilî olmak haysiyetiyle kocasının bütün malına, evlâdına ve herşeyine muhafaza memuru olduğundan– en esaslı hasleti; sadakattır, emniyettir. açık saçıklık ise, bu sadakatı kırar, kocası nazarında emniyeti kaybeder, ona vicdan azabı çektirir. hattâ erkeklerde iki güzel haslet olan cesaret ve sehavet, kadınlarda bulunsa; bu emniyete ve sadakate zarar olduğu için ahlâk-ı seyyiedendir, kötü haslet sayılırlar. fakat kocasının vazifesi ona hazînedarlık ve sadakat değil, belki himâyet ve merhamet ve hürmettir. onun için, o erkek inhisar altına alınmaz. başka kadınları da nikâh edebilir.

    memleketimiz avrupa'ya kıyas edilmez. çünkü orada düello gibi çok şiddetli vasıtalarla açık saçıklık içinde nâmus bir derece muhafaza edilir. izzet-i nefis sahibi birisinin karısına pis nazarla bakan; boynuna kefenini takar, sonra bakar. hem memâlik-i bâride olan avrupadaki tabiatlar, o memleket gibi bârid ve câmiddirler. bu asya, yâni âlem-i islâm kıtası, ona nisbeten memâlik-i hârredir.

    mâlumdur ki, muhitin insanın ahlâkı üzerinde te'siri vardır. o bârid memlekette, soğuk insanlarda hevesat-ı hayvâniyeyi tahrik etmek ve iştihayı açmak için açık saçıklık, belki çok su-i istîmalâta ve isrâfâta medar olmaz. fakat serîü't-teessür ve hassas olan memalik-i hârredeki insanların hevesat-ı nefsaniyesini mütemadiyen tehyic edecek açık saçıklık, elbette çok su-i istîmalâta ve isrâfâta ve neslin za'fiyetine ve sukut-u kuvvete sebeptir. bir ayda veya yirmi günde ihtiyac-ı fıtriye mukabil, her birkaç günde kendini bir israfa mecbur zanneder. o vakit, her ayda onbeş gün kadar hayız gibi ârızalar münasebetiyle kadından tecennüb etmeye mecbur olduğundan, nefsine mağlûb ise fuhşiyata da meyleder.

    şehirliler; köylülere, bedevilere bakıp tesettürü kaldıramaz. çünkü; köylerde, bedevilerde derd-i maişet meşgalesiyle ve bedenen çalışmak ve yorulmak münasebetiyle, hem şehirlilere nisbeten nazar-ı dikkati az celbeden mâsûme işçi ve bir derece kaba kadınların kısmen açık olmaları hevesât-ı nefsaniyeyi tehyîce medar olamadığı gibi, serseri ve işsiz adamlar az bulunduğundan, şehirdeki mefâsidin onda biri onlarda bulunmaz. öyle ise onlara kıyas edilmez.

    ehl-i îman âhiret hemşirelerim olan kadınlar tâifesi ile bir muhâveredir

    bazı vilâyetlerde tâife-i nisâdan samimî ve hararetli bir surette nurlara karşı alâkalarını gördüğüm ve haddimden pek ziyade, onların nurlara ait derslerime itimadlarını bildiğim sıralarda, mübarek ısparta'ya ve mânevî medresetü'z-zehra'ya üçüncü defa geldiğim zaman işittim ki, o mübarek âhiret hemşîrelerim olan tâife-i nisâ benden bir ders bekliyorlarmış. güya va'z suretinde câmilerde onlara bir dersim olacak. halbuki, ben dört beş vecihle hastayım. ve hem perişan, hattâ konuşmaya ve düşünmeye iktidarsız bulunduğum halde, bu gece şiddetli bir ihtar ile kalbime geldi ki:

    madem onbeş sene evvel gençlerin istemeleriyle "gençlik rehberi"ni onlar için yazdım ve pek çok istifade edildi. halbuki, hanımlar taifesi, gençlerden daha ziyade bu zamanda öyle bir rehbere muhtaçtırlar.

    ben de bu ihtara karşı, gayet perişan ve zaaf ve aczimle beraber "üç nükte" ile gayet muhtasar bazı lüzumlu maddeleri, o mübarek hemşîrelerime ve mânevî genç evlâtlarıma beyan ediyorum:

    birinci nükte: risale-i nur'un en mühim bir esası şefkat olmasından, nisâ taifesi şefkat kahramanları bulunmaları cihetiyle daha ziyade risale-i nur'la fıtraten alâkadardırlar. ve lillâhilhamd bu fıtrî alâkadarlık çok yerlerde hissediliyor. bu şefkatteki fedakârlık, hakikî bir ihlâsı ve mukabelesiz bir fedakârlık mânasını ifade ettiğinden şimdi bu zamanda pek çok ehemmiyeti var.

    evet, bir vâlide, veledini tehlikeden kurtarmak için, hiçbir ücret istemeden ruhunu feda etmesi ve hakikî bir ihlâs ile vazife-i fıtriyesi itibariyle kendini evlâdına kurban etmesi gösteriyor ki: hanımlarda gayet yüksek bir kahramanlık var. bu kahramanlığın inkişafı ile; hem hayat-ı dünyeviyesini, hem hayat-ı ebediyesini onunla kurtarabilir. fakat bazı fena cereyanlarla o kuvvetli ve kıymettar seciye inkişaf etmez. veyahut su-i istîmal edilir. yüzer nümûnelerinden bir küçük nümûnesi şudur: o şefkatli vâlide, çocuğunun hayat-ı dünyeviyede tehlikeye girmemesi, istifade ve fayda görmesi için her fedakârlığı nazara alır, onu öyle terbiye eder. "oğlum paşa olsun." diye bütün malını verir; hâfız mektebinden alır, avrupa'ya gönderir. fakat o çocuğun hayat-ı ebediyesi tehlikeye girdiğini düşünmüyor ve dünya hapsinden kurtarmaya çalışıyor; cehennem hapsine düşmemesini nazara almıyor. fıtrî şefkatin tam zıddı olarak o mâsum çocuğunu, âhirette şefaatçi olmak lâzım gelirken dâvacı ediyor. o çocuk, "niçin benim îmânımı takviye etmeden bu helâketime sebebiyet verdin?" diye şekva edecek. dünyada da terbiye-i islâmiyeyi tam almadığı için; vâlidesinin hârika şefkatinin hakkına karşı lâyıkıyle mukabele edemez, belki de çok kusur eder.

    eğer hakikî şefkat sû-i istîmal edilmeyerek bîçare veledini haps-i ebedî olan cehennemden ve îdam-ı ebedî olan dalâlet içinde ölmekten kurtarmaya o şefkat sırrı ile çalışsa; o veledin bütün ettiği hasenatının bir misli vâlidesinin defter-i âmâline geçeceğinden, vâlidesinin vefatından sonra her vakit hasenatları ile ruhuna nurlar yetiştirdiği gibi, âhirette de değil dâvacı olmak, bütün ruh u cânı ile şefaatçı olup, ebedî hayatta ona mübarek bir evlât olur.

    evet insanın en birinci üstadı ve te'sirli muallimi onun validesidir. bu münasebetle ben kendi şahsımda kat'î ve daima hissettiğim bu mânayı beyan ediyorum:

    ben bu seksen sene ömrümde seksen bin zatlardan ders aldığım halde kasem ediyorum ki: en esaslı ve sarsılmaz ve her vakit bana dersini tazeler gibi merhum vâlidemden aldığım telkinat ve mânevî derslerdir ki; o dersler fıtratımda, âdetâ maddî vücudumda çekirdekler hükmünde yerleşmiş. sair derslerimin o çekirdekler üzerine bina edildiğini, aynen görüyorum. demek bir yaşımdaki fıtratıma ve ruhuma, merhum vâlidemin ders ve telkinatını şimdi bu seksen yaşımdaki gördüğüm büyük hakikatler içinde birer çekirdek-i esasiye müşahede ediyorum.

    ezcümle: meslek ve meşrebimin dört esasından en mühimmi olan "şefkat etmek" ve risale-i nur'un da en büyük hakikati olan "acımak" ve "merhamet" etmeyi, o vâlidemin şefkatli fiil ve hâlinden ve o mânevî derslerinden aldığımı yakînen görüyorum. evet, bu hakikî ihlâs ile hakikî bir fedakârlık taşıyan vâlidelik şefkati sû-i istîmal edilip, mâsum çocuğunun elmas hazinesi hükmünde olan âhiretini düşünmeyerek, muvakkat, fâni şişeler hükmünde olan dünyaya, o çocuğun mâsum yüzünü çevirmek ve bu şekilde ona şefkat göstermek, o şefkati sû-i istîmal etmektir.

    evet, kadınların şefkat cihetiyle bu kahramanlıklarını hiçbir ücret ve hiçbir mukabele istemeyerek, hiçbir faide-i şahsiye, hiçbir gösteriş mânası olmayarak ruhunu feda ettiklerine, o şefkatin küçücük bir nümûnesini taşıyan bir tavuğun yavrusunu kurtarmak için arslana saldırması ve ruhunu feda etmesi isbat ediyor.

    şimdi terbiye-i islâmiyeden ve a'mâl-i uhreviyeden en kıymetli ve en lüzumlu esas, ihlâstır. bu çeşit şefkatteki kahramanlıkta o hakikî ihlâs bulunuyor.

    eğer bu iki nokta o mübarek tâifede inkişafa başlasa, daire-i islâmiyede pek büyük bir saadete medar olur. halbuki erkeklerin kahramanlıkları mukabelesiz olamıyor; belki yüz cihette mukabele istiyorlar. hiç olmazsa şan ve şeref istiyorlar. fakat maatteessüf bîçare mübarek taife-i nisâiye, zâlim erkeklerinin şerlerinden ve tahakkümlerinden kurtulmak için başka bir tarzda, zâfiyetten ve aczden gelen başka bir nevide riyakârlığa giriyorlar.

    ikinci nükte: bu sene inzivada iken ve hayat-ı içtimaiyeden çekildiğim halde, bazı nurcu kardeşlerimin ve hemşîrelerimin hatırları için dünyaya baktım. benimle görüşen ekseri dostlardan, kendi âilevî hayatlarından şekvalar işittim. "eyvah!" dedim. "insanın, hususan müslümanın tahassüngâhı ve bir nevi cenneti ve küçük bir dünyası âile hayatıdır. bu da mı bozulmağa başlamış." dedim. sebebini aradım, bildim ki: nasıl islâmiyet'in hayat-ı içtimaiyesine ve dolayısiyle dîn-i islâm'a zarar vermek için gençleri yoldan çıkarmak ve gençlik hevesatiyle sefahete sevketmek için bir iki komite çalışıyormuş. aynen öyle de; bîçare nisâ taifesinin gafil kısmını dahi yanlış yollara sevketmek için, bir iki komitenin te'sirli bir surette perde altında çalıştığını hissettim ve bildim ki: bu millet-i islâm'a bir dehşetli darbe, o cihetten geliyor.

    ben de siz hemşîrelerime ve gençleriniz olan mânevî evlâtlarıma katiyyen beyan ediyorum ki: kadınların saadet-i uhreviyesi gibi, saadet-i dünyeviyeleri de ve fıtratlarındaki ulvî seciyeleri de bozulmaktan kurtulmanın çare-i yegânesi, daire-i islâmiyedeki terbiye-i diniyeden başka yoktur. rusya'da o bîçare taifenin ne hale girdiğini işitiyorsunuz.

    risale-i nurun bir parçasında denilmiş ki: aklı başında olan bir adam refikasına muhabbetini ve sevgisini, beş on senelik fâni ve zâhirî hüsn-ü cemâline bina etmez. belki kadınların hüsn-ü cemâlinin en güzeli ve daimîsi onun şefkatine ve kadınlığa mahsus hüsn-ü sîretine sevgisini bina etmeli. tâ ki, o bîçare ihtiyarlandıkça, kocasının muhabbeti ona devam etsin. çünkü, onun refikası yalnız dünya hayatındaki muvakkat bir yardımcı refika değil, belki hayat-ı ebediyesinde ebedî ve sevimli bir refika-i hayat olduğundan ihtiyarlandıkça daha ziyade hürmet ve merhamet ile birbirine muhabbet etmek lâzım geliyor. şimdiki terbiye-i medeniye perdesi altındaki hayvancasına muvakkat bir refakattan sonra ebedî bir müfarakata mâruz kalan o âile hayatı, esasiyle bozuluyor.

    hem risale-i nurun bir cüz'ünde denilmiş ki:

    bahtiyardır o adam ki, refika-i ebediyesini kaybetmemek için saliha zevcesini taklid eder, o da sâlih olur. hem bahtiyardır o kadın ki; kocasını mütedeyyin görür, ebedî dostunu ve arkadaşını kaybetmemek için o da tam mütedeyyin olur; saadet-i dünyeviyesi içinde saadet-i uhreviyesini kazanır.

    bedbahttır o adam ki; sefahete girmiş zevcesine ittiba eder, vazgeçirmeye çalışmaz, kendisi de iştirak eder. bedbahttır o kadın ki; zevcinin fıskına bakar, onu başka bir surette taklid eder. veyl o zevc ve zevceye ki; birbirini ateşe atmakta yardım eder. yâni, medeniyet fantaziyelerine birbirini teşvik eder.

    işte, risale-i nur'un bu mealdeki cümlelerinin mânası budur ki: bu zamanda âile hayatının ve dünyevî ve uhrevî saadetinin ve kadınlarda ulvî seciyelerin inkişafının sebebi, yalnız daire-i şeriattaki âdâb-ı islâmiyetle olabilir.

    şimdi aile hayatında en mühim nokta budur ki; kadın kocasında fenalık ve sadakatsızlık görse, o da kocasının inadına kadının vazife-i âilevîsi olan sadakat ve emniyeti bozsa, aynen askerîdeki itaatın bozulması gibi, o âile hayatının fabrikası zir ü zeber olur. belki o kadın, elinden geldiği kadar kocasının kusurunu ıslâha çalışmalıdır ki, ebedî arkadaşını kurtarsın. yoksa o da, kendini açıklık ve saçıklıkla başkalara göstermeğe ve sevdirmeğe çalışsa, her cihetle zarar eder. çünkü hakikî sadakatı bırakan, dünyada da cezasını görür. çünkü, nâmahremlerin nazarından fıtratı korkar, sıkılır, çekinir. nâmahrem yirmi erkeğin onsekizinin nazarından istiskal eder. erkek ise, nâmahrem yüz kadından ancak birisinden istiskal eder, bakmasından sıkılır. kadın o cihette azap çektiği gibi, sadakatsızlık ittihamı altına girer; za'fiyetiyle beraber, hukukunu muhafaza edemez.

    elhasıl : nasılki kadınlar kahramanlıkta, ihlâsta şefkat itibariyle erkeklere benzemedikleri gibi, erkekler de o kahramanlıkta onlara yetişemiyorlar; öyle de, o mâsum hanımlar dahi, sefahette hiçbir vecihle erkeklere yetişemezler. onun için fıtratlariyle ve zayıf hilkatleriyle nâmahremlerden şiddetli korkarlar ve çarşaf altında saklanmağa kendilerini mecbur bilirler.

    çünkü, erkek sekiz dakika zevk ve lezzet için sefahete girse, ancak sekiz lira kadar bir şey zarar eder. fakat kadın sekiz dakika sefahetteki zevkin cezası olarak, dünyada dahi sekiz ay ağır bir yükü karnında taşır ve sekiz sene de o hâmisiz çocuğun terbiyesinin meşakkatine girdiği için sefahette erkeklere yetişemez, yüz derece fazla cezasını çeker.

    az olmayan bu nevi vukuat da gösteriyor ki; mübarek tâife-i nisâiye, fıtraten yüksek ahlâka menşe' olduğu gibi, fısk ve sefahette dünya zevki için kabiliyetleri yok hükmündedir. demek onlar, daire-i terbiye-i islâmiye içinde mes'ud bir aile hayatını geçirmeğe mahsus bir nevi mübarek mahlukturlar. bu mübarekleri ifsad eden komiteler kahrolsunlar!. allah bu hemşîrelerimi de bu serserilerin şerlerinden muhafaza eylesin, âmin...

    hemşîrelerim; mahremce bu sözümü size söylüyorum: maişet derdi için serseri, ahlâksız, frenkmeşreb bir kocanın tahakkümü altına girmektense, fıtratınızdaki iktisad ve kanaatla, köylü mâsum kadınların nafakalarını kendileri çıkarmak için çalışmaları nev'inden kendinizi idareye çalışınız; satmağa çalışmayınız. şayet size münasip olmayan bir erkek kısmet olsa, siz kısmetinize razı olunuz ve kanaat ediniz. inşaallah rızanız ve kanaatinizle o da ıslâh olur. yoksa şimdiki işittiğim gibi, mahkemelere boşanmak için müracaat edeceksiniz. bu da, haysiyet-i islâmiye ve şeref-i milliyemize yakışmaz!..

    üçüncü nükte: aziz hemşîrelerim kat'iyyen biliniz ki; daire-i meşrûanın haricindeki zevklerde, lezzetlerde on derece onlardan ziyade elemler ve zahmetler bulunduğunu risale-i nur yüzer kuvvetli delillerle, hâdisatlarla isbat etmiştir. uzun tafsilâtı risale-i nur'da bulabilirsiniz.

    ezcümle: "küçük sözler"den altıncı, yedinci, sekizinci sözler ve "gençlik rehberi" benim bedelime sizlere tam bu hakikatı gösterecek. onun için daire-i meşrûadaki keyfe iktifa ediniz ve kanaat getiriniz. sizin hanenizdeki mâsum evlâtlarınızla mâsumane sohbet, yüzer sinemadan daha ziyade zevklidir.

    hem kat'iyyen biliniz ki; bu hayat-ı dünyeviyede hakikî lezzet, imân dairesindedir ve imândadır. ve âmâl-i sâlihanın her birisinde bir mânevî lezzet var. ve dalâlet ve sefahette, bu dünyada dahi gayet acı ve çirkin elemler bulunduğunu risale-i nur yüzer kat'î delillerle isbat etmiştir. âdeta îmanda bir cennet çekirdeği ve dalâlette ve sefahette bir cehennem çekirdeği bulunduğunu, ben kendim çok tecrübelerle ve hadiselerle aynelyakîn görmüşüm ve risale-i nurda bu hakikat tekrar ile yazılmış. en şedit muannid ve mu'terizlerin eline girip, hem resmî ehl-i vukuflar ve mahkemeler o hakikatı cerhedememişler.

    şimdi sizin gibi mübarek ve mâsum hemşîrelerime ve evlâdlarım hükmünde küçüklerinize, başta "tesettür risalesi" ve "gençlik rehberi" ve "küçük sözler" benim bedelime sizlere ders versin. ben işittim ki; benim size câmide ders vermekliğimi arzu ediyorsunuz. fakat benim perişaniyetimle beraber hastalığım ve çok esbab bu vaziyete müsaade etmiyor.

    ben de sizin için yazdığım bu dersimi okuyan ve kabul eden bütün hemşîrelerimi, bütün mânevî kazançlarıma ve dualarıma nur şakirdleri gibi dahil etmeğe karar verdim. eğer siz benim bedelime risale-i nur'u kısmen elde edip okusanız veya dinleseniz o vakit kaidemiz mucibince; bütün kardeşleriniz olan nur şâkirdlerinin mânevî kazançlarına ve dualarına da hissedar oluyorsunuz.

    ben şimdi daha ziyade yazacaktım; fakat çok hasta ve çok zayıf ve çok ihtiyar ve tashihat gibi çok vazifelerim bulunduğundan, şimdilik bu kadarla iktifa ettim.

    duanıza muhtaç kardeşiniz

    said nursî
  • --- spoiler ---

    ben şimdi daha ziyade yazacaktım; fakat çok hasta ve çok zayıf ve çok ihtiyar ve tashihat gibi çok vazifelerim bulunduğundan, şimdilik bu kadarla iktifa ettim.

    --- spoiler ---

    allahtan işin gücün varmış daha uzun yazmamışsın hacı fış fış.