şükela:  tümü | bugün
  • beden ve ruh, 67. berlin film festivalinde altın ayı ödülünü almış. macar yönetmen ıldiko enyedi 18 yıl aradan sonra çekmiş bu filmi. iksv'de şimdiye kadar izlediğim dört filmden en güzeli buydu herhalde. budapeşte'de bir mezbahada çalışan bir kadın ve bir erkeğin yakınlaşma sürecini işliyor.

    (bkz: hayvan düşünen bir insandır)
  • bedenimiz ile ruhumuz arasındaki ilişki; bu dünyadaki ilk aşk ve nefret ilişkisi bana göre. adem'den ve havva'dan önce, hikayemiz başlamadan en önce, o ikisi vardı; beden ve ruh. birbirinden ayrı yapamayan, birbirini tamamlamadan hep eksik kalan, aynı zamanda birbirine zarar verebilen ilk ikilidir onlar. tıpkı, maria ve endre gibi...

    maria; ruh gibi, tüy gibi, renksiz ve kokusuz gibi. ağzından ne çıkıyorsa; gerçekten ve imasız onu söylüyor gibi.

    endre; beden gibi, ağır gibi, elle tutulur ve gözle görülür gibi. ağzından ne çıkıyorsa; gerçekten istediğinden değil, söylenmesi gereken o olduğu için söylüyor gibi.

    maria, ayak parmaklarının ucuna dokunan güneşten bile sakınırken kendini ve gölgelere saklanırken, endre güneşe bütün vücuduyla döner gibi.

    işte bu iki zıt insan; ortak rüyalarında kurdukları ruhani dünyaya, çalıştıkları mezbahanın gerçekliğinde bir beden yaratabilmek için uğraşıyorlar. böylece, karşıma son zamanlarda izlediğim en güzel filmlerden biri çıkıyor. bu da onun şarkısı oluyor;

    https://www.youtube.com/watch?v=0psqxtdxy7m

    * link tazelendi
  • --- spoiler ---
    itiraf ediyorum : bilek kesme sahnesinde gözlerimi kapadım. maria'nın müziği durdu, gözlerimi açtım, bütün küvet kandı, bir daha kapadım.
    --- spoiler ---
  • uzun süredir film çekmemiş ve bu filme kadar da uluslararası alanda çoğu kişinin tanımadığı bir yönetmenin filmidir ve şimdiden berlinale'den altın ayı'yı da almasıyla 2017 yılının hakkında en çok konuşulan/tartışılan filmlerinden biri olmuştur. buradan da anlaşılabileceği üzere film başından itibaren kendine has bir tatta ilerliyor.

    --- spoiler ---

    film esasen otizmli mi yoksa çocukluğunda yaşadığı travmatik bir olayın izleri olarak mı böyle olduğunu bilemediğimiz, sosyal sıkıntıları olan ( bir anlamda ''ruhen'' sıkıntılı) maria isimli kadının hikayesi. bu hikayenin ilerlemesine en büyük katkısı olan kişi ise maria'nın işe girdiği kesimhanede yöneticilik yapan ve bedenen engeli bulunan endre.
    endre ve maria birbirlerinden habersiz olarak aynı rüyayı görmeye başlarlar. daha sonra işyerinde yaşanan hırsızlık sonucu çalışanlarla konuşmaya gelen psikolog sayesinde bundan haberdar olurlar. film iki kişinin rüyalarda buluşmasını açıklamaya çalışıp filme fantastik bir tat vermektense bunu maria'nın ruhsal duvarlarını yıkmaya çalışmaya başlamasının bir aracı olarak kullanıyor. adeta rüyalar maria'nın ruhunu endre'nin bedenini özgürleştirici bir kapı görevi görüyor.
    rüya sahnelerini izlemeye doyum olmuyor ancak yönetmen filmdeki hiçbir güzelliği uzun süre sürdürmüyor. bu sahneleri genellikle hayvanların kesildiği aşırı kanlı, brutal sahnelerle takip ediyor. olayların cereyan ettiği mekanın kesimhane olarak tercih edilmesi izleyene büyük bir yabancılaşma duygusu veriyor. bir yandan her gün hayvanların kesilebilmesi için işlerin yürümesini sağlayan karakterler bir yandan her gece hayvan olup buluşuyorlar.
    bunların yanında film cinsiyetçilik konusuyla da bir hayli ilgilenmiş. kadınların özellikle iş hayatında maruz kaldığı tutumu gösterirken bir yandan da bu durumun nasıl kadınlar tarafından da yeniden üretildiğini göstermekten de geri kalmamış.
    sonuç olarak çok temel insani duyguları ve temel ikilemleri ele alan ve güzel çekilmiş bu filmi izlemekten keyif aldım.

    ek not: endre'nin kızıyla yaptığı para mevzuularıyla ilgili konuşmanın neye hizmet ettiğini anlayamadım.
    --- spoiler ---
  • iyi yönleri gerçekten iyi, kötü yönleriyse gerçekten kötü, uçlarda gezinen bir film olmuş. fazlasıyla durağan ama bol esprili, erkek karakterinin her sahnede hissedilen iskandinav sakinliğine rağmen yan karakterlerinin zayıflığıyla çuvallayan, asosyalin hayatta karşılaşabileceği zorluklara güldüren ama kendi kendini bu derece zorlayıp aşırı hızlı iyileşen bir ruh hastasıyla inandırıcılığına darbe vuran, bu yönleriyle övüyor muyum yeriyor muyum benim de anlayamadığım bir tecrübe oldu.

    tüm salon "işte yine bu sahneyi gözümüze sokacak" dediğimizde de uzuuun uzun soktu, bitse de kurtulsak dedirtti. (film değil sahneler)

    bu kadar uçlarda gezinince de ağızlarda bıraktığı ortalama tat yine ortalarda bir yerde kaldı.

    6/10.
  • --- spoiler ---

    filmin başındaki bir sahnede sığır kesimi gösterilmektedir. ama öyle böyle değil tamamen kanlı, acımasızca ve kamera hilelerine başvurmadan. bu sahne sinema salonundaki bir çok kişiyi rahatsız etmez, hatta umurlarında bile olmaz. ama filmin sonlarına doğru bir bilek kesme sahnesi vardır ki insanın içini dışına çıkartır, aslında sığır kesimine istinaden o kadar zorlama bir vahşet yoktur; bileğe atılan küçük bir kesik ve kan, işte bu sahnede yönetmen sadece görüntüyle seyirciye laf sokuyor. çünkü ilk kesim sahnesinde rahatsız olmayanlar burada ziyadesiyle rahatsız olmuştur; insanoğlu bir vahşeti ancak kendi başına gelirse anlayabilir.
    --- spoiler ---
  • pera film'in 9-29 aralık 2017 tarihlerinde gerçekleşecek olan 'beden ve ruh: orta avrupa filmleri' seçkisinde de kendine yer bulan, insanı allak bullak eden güzel film.
  • bu filmi iki defa salonda izledim. ikisinde de bence aşırı hüzünlü olan sahnelerde insanlar güldü. çok güldü hem de. böyle olunca ben daha bi filmin içine girip kendimi yakın hissettim. çok güzel film.
  • son bir yıldır falan sinemayla daha çok ilgilenmeye çalışıyorum. yok, öyle sinemayla ilgili bir şey yapmak için değil. anlamaya çalışıyorum diyelim. izlenecek filmler listesi yapıyorum, günlük tutuyorum. burayı açıp bakıyorum, sevdiğim filmlerle ilgili kim ne yazmış, belki ben de bir şeyler karalarım diye. namussuzlar öyle güzel yazıyorlar, öyle güzel okuyorlar ki bazı filmleri, hemen kaçıyor hevesim.
    teströl es lelekröl de yaptığım listelerin içindeydi. evde de yalnızdım dün, perdeleri çektim, salonu kararttım, ildiko enyedi teyzenin 18 yıl aradan sonra çektiği bu güzel filmi seyrettim.
    filmlerdeki teknik yetersizlikleri, eksikleri yakalayacak kadar bilgili değilim henüz. onları işinin ehline bırakıyorum. hikayenin kendisine odaklanıyorum şimdilik.

    --- ufak tefek spoiler ---

    maria ve endre. biri bedenen diğeri aklen ya da ruhen, eksik demeye de dilim varmıyor ama, tam olmayan, bozuk karakterler. endre felçli bir kola sahip: dalında çürümüş bir meyve gibi taşıyor kolunu bedeninde. maria da bir tür otizmden muzdarip. ilişki kurmayı, insan içine çıkmayı bir türlü öğrenememiş. bir bakıma büyümüş, ama olgunlaşamamış, çocuk kalmış. (hala çocuk psikoterapistine gidiyor). o da bu haliyle dışarıdan bakınca diğerlerine benzeyen, ama içine bakınca henüz olmadığı anlaşılan, kabak çıkmış bir karpuza benziyor. bu iki eksik karakterin filmin sonunda birbirlerini tamamlayacaklarını anlıyoruz daha en başından.
    maria'nın bu çekingenliğini, büyükler dünyasına adım atmakta, ortalıkta olmakta yaşadığı tedirginliği ildiko enyedi ne güzel anlatmış. parmak uçlarını bile saklıyor güneşten, gölgeye kaçıyor. gölgenin serinliği, tenhalığı ona bir tür güven hissi veriyor olmalı. sonra maria'yı akşam evinde görüyoruz. yalnız başına yemeğini yemiş, bir bardak çay yapmış. fincanı alıp masaya oturuyor. masanın üstü, iyice kenara itilmiş, duvara dayanmış tuzluk ve karabiberlik dışında bomboş. fincanı da masanın ortasına değil, kenarına koyuyor maria. ortada olmak güvenli değil onun için. hep kenara köşeye saklanmalı.
    sonra alıyor tuzluğu karabiberliği, o günün kaba bir simülasyonunu oluşturuyor: bu tuzluk sen ol endre, bu karabiberlik de benmişim. filmin devamında benzer bir sahne daha var. bu sefer sahneyi kilerden bulup getirdiği eski oyuncaklarıyla kuruyor. erkek oyuncağın bir kolunu sökmeyi de unutmamış akıllım. ama işte, oyuncak paradoksu diyebileceğim bir şey var. gerçek hakkında fikir sahibi olmak için oyuncaklarla oynuyoruz ama aslında hiçbir işe yaramıyorlar. elimizdeki oyuncak, her neyi temsil ediyorsa, aslına neredeyse hiç benzemiyor. oyuncağına bakarak nesnenin aslına dair bir fikir edinmeye çalışmak çoçuğu büyüklerin dünyasına yaklaştır mı? öyle olsa bile sonu hüsran olmaz mı? neyse, bunu uzatmayalım.
    maria'nın çocukluğu ilgimi çekiyor yine de. adam phillips, çocukların dili, sözcükleri nasıl kullanacaklarını henüz bilmediklerini söylüyordu bir kitabında. çocukların yanında ebeveynlerin tedirgin olmalarının nedeni de bu. beni utandıracak bir şey söyleyecek mi? ve söylüyor maria. işyerinin yemekhanesinde endre'nin yanına gelip, yanında başka biri var mı, yok mu diye bakmadan çok yakışıklı olduğunu söylüyor ona.
    yine de büyümek, çocukluktan geç de olsa çıkmak için elinden geleni yapıyor maria. müzik dinlemeyi sevmeye çalışıyor, kendine telefon alıyor, yaşlı temizlikçinin söylediği gibi dik, kırıtarak yürümeye bile çalışıyor. ama büyümenin öyle istenecek bir tarafı yok pek. cioran, tam hatırlamıyorum ama mealen şöyle bir şey söylüyordu. çocuklar eğer ergenlikten çıktıkları zamanki kadar bilinçli olsalardı, küçük yaşlarda daha çok intihar vakasına rastlanırdı. ve maria bu bilince, bu hüsrana, büyümenin aslında pek istenecek bir şey olmadığı bilgisine varıyor ve o kan bileğinden nasıl fışkırıyor öyle küvetin içinde. ama işte aşk diye bir şey var ve seni daha da aptallaştırıyor, umut veriyor. telefon çalınca fırlıyor küvetten maria, endre'nin sesini duyunca tamam diyor, geliyorum. bant, poşet, eline geçerse sarıyor yarasını, koşuyor endre'nin yanına.
    ve başta da söylediğimiz gibi tamamlıyorlar birbirlerini. seviştikten sonra, endre'nin yatağın yanına sarkan sakat kolunu tutup kaldırıyor maria, yatağın üstüne koyuyor. sen bana yangın ol efendim, ben sana rüzgar.
    bakıyorum da bir tek maria'dan bahsetmişim. oysa üstüne konuşmaya değecek başka pek çok şey daha var filmde. belki sonra editler, bir şeyler daha yazarım.
  • istanbul modern sinema'nın "oscar'ın yabancıları" seçkisinde de gösterilecek olan, kaçırılmaması gereken film.