şükela:  tümü | bugün
  • sigmund freud, die traumdeutung'da rüyayı, ruhun doğanın baskısından kurtuluşu, maddenin zincirlerinde kopması olarak tanımlar. teströl es lelekröl yani beden ve ruh freud'un bu tespitine nazire edercesine kendi bedenlerinde rahat olamayan iki kahramanın masalı. sosyal becerileri hiç gelişmemiş mária ile sol kolunun sinir hücreleri ölmüş endre kendi bedenlerinden sıyrılıp rüyalarında birer geyik olmasını, ve hatta aynı rüyanın içinde olmalarını anlatıyor. rüyalarında güzel, özgür, hareket alanı geniş fakat bir o kadar kırılgan bir hayvan olan geyiğe dönüşen bu iki insanın bir mezbahada çalışması da trajikomik bir varoluş problemi filmdeki bir çok unsur gibi.

    karlarla kaplı, olağanüstü güzellikte bir ormanda yemek arayan iki geyik ile açılıyor film. mitolojik yaratıklar gibi büyüleyici iki geyik, karlar ve küçük bir göl. çok uzun sürmeyen bir sekanstan sonra macaristan'da orta büyüklükte bir mezbahaya yöneliyor kamera. ahırdan kesim makinesine, oradan kanlarının akması için asıldıkları bölgeye, bir belgesel soğukluğunda inekleri izliyoruz. doğada yemek arayan özgür geyiklerden, endüstriyel et üretimine bir kaç dakika izletiyor yönetmen ildikó enyedi. doğanın büyüleyici sessizliğinden koparıp makinelerin rahatsız edici gürültüsüne götüren bir kaç dakika. mária ve endre bu mezbahada çalışıyorlar. mária şirkete yeni gelen kalite sorumlusu, endre ise finans müdürü, biri duygusal diğeri fiziksel engelli bu iki beden ve ruh birbirinin antitezi, ya da yin-yang'ın parçaları. tesadüf eseri bir psikoloji testinde aynı rüyayı paylaştıklarını gören bu iki yalnız ruh, o kadar da yalnız olmadıklarını fark ediyorlar.

    manevi bir yolculuk gibi beden ve ruh. ilk rüya sahnesinden itibaren filme aşık oldum. birbirlerine ikna olduktan sonra uyumadan önce haberleşip aynı rüyaya dalan mária ve endre bana ayrıca çocukluğumdaki saf hayallerimi hatırlattı. küçük bir çocukken, herkesin camdan çok uzun bir baca ile uzaya ışınlandığını ve ucunda rüyalara katıldığını düşünürdüm. uykum tutmazsa panik yapar, diğer arkadaşlarımla birlikte rüyaya katılmaktan geç kalacağıma endişelenerek uykumu iyice kaçırırdım. bilinçaltına giden bu yolda hayal kurmak her zaman ilgi çekici. rüya tabirleri kitabını açıp geyik olmanın anlamı da araştırılabilir elbette. ya da freud'un yazdığı gibi rüyanın, hayal edenin kendi psikolojik davranışı olduğunu bilerek daha da huzursuz olabiliriz.
  • son bir yıldır falan sinemayla daha çok ilgilenmeye çalışıyorum. yok, öyle sinemayla ilgili bir şey yapmak için değil. anlamaya çalışıyorum diyelim. izlenecek filmler listesi yapıyorum, günlük tutuyorum. burayı açıp bakıyorum, sevdiğim filmlerle ilgili kim ne yazmış, belki ben de bir şeyler karalarım diye. namussuzlar öyle güzel yazıyorlar, öyle güzel okuyorlar ki bazı filmleri, hemen kaçıyor hevesim.
    teströl es lelekröl de yaptığım listelerin içindeydi. evde de yalnızdım dün, perdeleri çektim, salonu kararttım, ildiko enyedi teyzenin 18 yıl aradan sonra çektiği bu güzel filmi seyrettim.
    filmlerdeki teknik yetersizlikleri, eksikleri yakalayacak kadar bilgili değilim henüz. onları işinin ehline bırakıyorum. hikayenin kendisine odaklanıyorum şimdilik.

    --- ufak tefek spoiler ---

    maria ve endre. biri bedenen diğeri aklen ya da ruhen, eksik demeye de dilim varmıyor ama, tam olmayan, bozuk karakterler. endre felçli bir kola sahip: dalında çürümüş bir meyve gibi taşıyor kolunu bedeninde. maria da bir tür otizmden muzdarip. ilişki kurmayı, insan içine çıkmayı bir türlü öğrenememiş. bir bakıma büyümüş, ama olgunlaşamamış, çocuk kalmış. (hala çocuk psikoterapistine gidiyor). o da bu haliyle dışarıdan bakınca diğerlerine benzeyen, ama içine bakınca henüz olmadığı anlaşılan, kabak çıkmış bir karpuza benziyor. bu iki eksik karakterin filmin sonunda birbirlerini tamamlayacaklarını anlıyoruz daha en başından.
    maria'nın bu çekingenliğini, büyükler dünyasına adım atmakta, ortalıkta olmakta yaşadığı tedirginliği ildiko enyedi ne güzel anlatmış. parmak uçlarını bile saklıyor güneşten, gölgeye kaçıyor. gölgenin serinliği, tenhalığı ona bir tür güven hissi veriyor olmalı. sonra maria'yı akşam evinde görüyoruz. yalnız başına yemeğini yemiş, bir bardak çay yapmış. fincanı alıp masaya oturuyor. masanın üstü, iyice kenara itilmiş, duvara dayanmış tuzluk ve karabiberlik dışında bomboş. fincanı da masanın ortasına değil, kenarına koyuyor maria. ortada olmak güvenli değil onun için. hep kenara köşeye saklanmalı.
    sonra alıyor tuzluğu karabiberliği, o günün kaba bir simülasyonunu oluşturuyor: bu tuzluk sen ol endre, bu karabiberlik de benmişim. filmin devamında benzer bir sahne daha var. bu sefer sahneyi kilerden bulup getirdiği eski oyuncaklarıyla kuruyor. erkek oyuncağın bir kolunu sökmeyi de unutmamış akıllım. ama işte, oyuncak paradoksu diyebileceğim bir şey var. gerçek hakkında fikir sahibi olmak için oyuncaklarla oynuyoruz ama aslında hiçbir işe yaramıyorlar. elimizdeki oyuncak, her neyi temsil ediyorsa, aslına neredeyse hiç benzemiyor. oyuncağına bakarak nesnenin aslına dair bir fikir edinmeye çalışmak çoçuğu büyüklerin dünyasına yaklaştır mı? öyle olsa bile sonu hüsran olmaz mı? neyse, bunu uzatmayalım.
    maria'nın çocukluğu ilgimi çekiyor yine de. adam phillips, çocukların dili, sözcükleri nasıl kullanacaklarını henüz bilmediklerini söylüyordu bir kitabında. çocukların yanında ebeveynlerin tedirgin olmalarının nedeni de bu. beni utandıracak bir şey söyleyecek mi? ve söylüyor maria. işyerinin yemekhanesinde endre'nin yanına gelip, yanında başka biri var mı, yok mu diye bakmadan çok yakışıklı olduğunu söylüyor ona.
    yine de büyümek, çocukluktan geç de olsa çıkmak için elinden geleni yapıyor maria. müzik dinlemeyi sevmeye çalışıyor, kendine telefon alıyor, yaşlı temizlikçinin söylediği gibi dik, kırıtarak yürümeye bile çalışıyor. ama büyümenin öyle istenecek bir tarafı yok pek. cioran, tam hatırlamıyorum ama mealen şöyle bir şey söylüyordu. çocuklar eğer ergenlikten çıktıkları zamanki kadar bilinçli olsalardı, küçük yaşlarda daha çok intihar vakasına rastlanırdı. ve maria bu bilince, bu hüsrana, büyümenin aslında pek istenecek bir şey olmadığı bilgisine varıyor ve o kan bileğinden nasıl fışkırıyor öyle küvetin içinde. ama işte aşk diye bir şey var ve seni daha da aptallaştırıyor, umut veriyor. telefon çalınca fırlıyor küvetten maria, endre'nin sesini duyunca tamam diyor, geliyorum. bant, poşet, eline geçerse sarıyor yarasını, koşuyor endre'nin yanına.
    ve başta da söylediğimiz gibi tamamlıyorlar birbirlerini. seviştikten sonra, endre'nin yatağın yanına sarkan sakat kolunu tutup kaldırıyor maria, yatağın üstüne koyuyor. sen bana yangın ol efendim, ben sana rüzgar.
    bakıyorum da bir tek maria'dan bahsetmişim. oysa üstüne konuşmaya değecek başka pek çok şey daha var filmde. belki sonra editler, bir şeyler daha yazarım.
  • bu filmi iki defa salonda izledim. ikisinde de bence aşırı hüzünlü olan sahnelerde insanlar güldü. çok güldü hem de. böyle olunca ben daha bi filmin içine girip kendimi yakın hissettim. çok güzel film.
  • bedenimiz ile ruhumuz arasındaki ilişki; bu dünyadaki ilk aşk ve nefret ilişkisi bana göre. adem'den ve havva'dan önce, hikayemiz başlamadan en önce, o ikisi vardı; beden ve ruh. birbirinden ayrı yapamayan, birbirini tamamlamadan hep eksik kalan, aynı zamanda birbirine zarar verebilen ilk ikilidir onlar. tıpkı, maria ve endre gibi...

    maria; ruh gibi, tüy gibi, renksiz ve kokusuz gibi. ağzından ne çıkıyorsa; gerçekten ve imasız onu söylüyor gibi.

    endre; beden gibi, ağır gibi, elle tutulur ve gözle görülür gibi. ağzından ne çıkıyorsa; gerçekten istediğinden değil, söylenmesi gereken o olduğu için söylüyor gibi.

    maria, ayak parmaklarının ucuna dokunan güneşten bile sakınırken kendini ve gölgelere saklanırken, endre güneşe bütün vücuduyla döner gibi.

    işte bu iki zıt insan; ortak rüyalarında kurdukları ruhani dünyaya, çalıştıkları mezbahanın gerçekliğinde bir beden yaratabilmek için uğraşıyorlar. böylece, karşıma son zamanlarda izlediğim en güzel filmlerden biri çıkıyor. bu da onun şarkısı oluyor;

    https://www.youtube.com/watch?v=0psqxtdxy7m

    * link tazelendi
  • 116 dakikalık, 2017 yapımı film.

    8 / 10.

    harika bir görüntü yönetimi eşliğinde farklı insanların farklı hallerine ve aşklarına tanık oluyoruz. çek oyuncu alexandra borbely rolünde çok başarılı. diğer oyuncularda öyle.

    ildiko enyedi akıllardan kolay çıkmayacak bir film teklif ediyor, avrupa sinemasının kaliteli örneklerinden hoşlananlar kaçırmamalı kesinlikle.

    her eve imdb
  • beden ve ruh, 67. berlin film festivalinde altın ayı ödülünü almış. macar yönetmen ıldiko enyedi 18 yıl aradan sonra çekmiş bu filmi. iksv'de şimdiye kadar izlediğim dört filmden en güzeli buydu herhalde. budapeşte'de bir mezbahada çalışan bir kadın ve bir erkeğin yakınlaşma sürecini işliyor.

    (bkz: hayvan düşünen bir insandır)
  • maria;
    soğuk, donuk, ilk başta ruhsuz sandığımız maria. varolduğu dünyanın yabancısı olduğu için, hayatın hep kenarında duran maria. bize, aşk sayesinde benliğimizden nasıl vazgeçtiğimizi ya da asıl benliğimizi nasıl ortaya çıkardığını gösteren, bedensel ve ruhsal tamamla-n-mayı bulduğu için hayatının en büyük çabasını harcayan, çocuk olmaktan/kendi olmaktan vazgeçen maria. bize göre eksik maria.

    endre;
    kırılmış, bezmiş, aramaktan vazgeçmiş endre. kendine bile yeteri kadar önem göstermeyen, varolduğu dünyada yaşama görevini yerine getirmek için öylesine ortada duran endre. bize, hem bedenini, hem ruhunu tamamlayacak aşk-ı için yeteri kadar sabrı/tahammülü göstermemenin, ormanda bir başına koşmaktan farksız olduğunu gösteren endre. bize göre eksik endre.

    teströl es lelekröl'e gelince;
    düşen elimizi kaldıran, kestiğimiz bileğimizi saran bir beden ve ruhun olduğuna dair içimizdeki sönmeye yüz tutmuş közleri, tekrar harlayan film.
  • 2017'de altın ayı'yı kapan bir film. sözlükte ise sebebini anlamadığım bir şekilde, nedensizce on body and soul diye bir başlıkta da hakkında yazılmış. insanlar, şu filmlerle ilgili, kitaplarla falan ilgili yazacakları şeyleri neden o eserin orijinal başlığına değil de ısrarla ingilizce başlığına yazıyor; gerçekten anlamıyorum. filmin adı on body and soul değil ki. filmin adı testrol és lélekrol. birçok sinema ve edebiyat eserinde aynı şey yapılıyor. aşırı yersiz buluyorum. neyse.

    ben filmi çok beğendim. kendine ait bir tarzı, dokusu, atmosferi var filmin. uyumsuzluğu, aidiyetsizliği ve akabinde gelen sıra dışı bir aşkı olduğunca objektif bir üslupla anlatmış yönetmen. görüntüler gayet başarılı. en rahatsız edici addedilebilecek sahneler bile belli bir estetik kaygı güdülerek çekilmiş. bu da, filme artı bir değer katmış.

    maria'nın donukluğunun, mesafeli hallerinin, robotik ve soğuk tavrının altındaki sıcaklık, alexandra borbély isimli oyuncunun performansıyla seyirciye direkt sirayet etmiş. bu çok güzel bir şey karakterin derinliğini hissedebilmemiz açısından.
  • sonunda şu açıklama var:

    "during the shooting of our film animals were harmed.
    but none of them for the sake of this film.
    we just documented the daily routine of a slaughterhouse."

    müzik için: (bkz: laura marling) (bkz: what he wrote)
  • doğrusu benim de kendime saklamak istediğim filmlerden biriydi. öyle ki tüm sevdiğim şiirlerin toplamı gibiydi. izleyeli günler geçti ama hakkında hemen yazmak istemedim biraz aklımda dolansın istedim sahneleri. geyikli geceden üvercinkaya uzanan, batan güneşin kızıllığını izlemek gibi gökyüzünde aklımda harika bir duygu bıraktı. umarım en iyi yabancı film oscarını alır. iki insan birbirinden habersiz aynı rüyayı görürse mucize olur ve herkesleşmek bir yara bağrımda kanıyor ve "birden nasıl oluyor sen yüreğimi elliyorsun".

    --- spoiler ---
    kenara düşen hissiz eli sıkıca kavraması
    --- spoiler ---