şükela:  tümü | bugün
  • 2012 kanada yapimi, 2013 if istanbul'da seyirci karsisina cikan film.

    --- spoiler ---
    öldürme eylemi, karaborsada sinema biletleri satan anwar ve arkadaşlarının ufak ‘sinema çetesi’nin, daha sonra milyonlarca kişinin öldürülmesinden sorumlu paramiliter, aşırı sağcı bir örgüte dönüşmesini anlatıyor. komünist olduğu varsayılan milyonlarca entelektüel ve çinli azınlık 1965 yılında meydana gelen askeri darbe süresince grubun yaptığı katliamlar sonucunda yaşamlarını yitirir. anwar, şimdilerde konforlu ve rahat bir yaşam sürmekte, örgütün kurucu rol modeli olmanın keyfini çıkarmaktadır. film boyunca, anwar ve arkadaşları yaptıkları katliamları bütün sıradanlığıyla anlatırken, diğer yandan da bu anları tüm tuhaflıklarıyla, çok sevdikleri eski amerikan filmlerinden sahnelermiş gibi canlandırıyorlar. öldürme eylemi, insanlık suçlulularının, katillerin ve faillerin akıllarının işleyişine tanık olduğumuz tedirgin edici bir sinema deneyimi ve aynı zamanda kötülüğün bize tüm sıradanlığı ve yalınlığıyla göründüğü bir karabasan.
    --- spoiler ---
  • trailer'ı burada: http://www.ifistanbul.com/…films/the-act-of-killing

    bir an önce malum ortamlara düşmesini cenabı haktan diliyoruz.
  • kurgu değil, dokümanter. yönetmeni joshua'nın seans sonrasında anlattıklarına göre filmi endonezya insan hakları derneği desteklemiş. başlangıçta soykırımdan kurtulanlarla konuşmayı planlamışlar fakat o kadar mahalle baskısına maruz kalmışlar ki rotayı soykıran'lara çevirmek zorunda kalmışlar. filmin tüm yerel çalışanları jenerikte "anonymous" olarak aktı.

    çok sert, üzerine laf söyleyebilmek için çok düşünülmesi gereken bir belgesel drama.. psiko drama öğeleri de içeriyor. katledilenler değil, katledenler anlatıyor ve joshua'nın konuştuğu 41. katil olan anwar çözülüveriyor. anlatmakla olmaz sahiden 'insanım' diyen herkesin izlemesi lazım. nazarımda, earthlings ile aynı rafta duracak vekurgu olmadığı için içimi yakacak bir filmdir. cesaret edenlere helal olsun..
  • işkence sahnelerini canlandırmaları falan, ne bileyim, kötü yaa. yani saçma. çocukça. adamlar çocuk gibi zaten. ilkel kabile gibi bi insanlar. umarım bütün endonezyalılar böyle değildir. yok canım değildir herhalde hepsi. mesela babası öldürülen adam bunu gülerek anlatıyor. kahramanımız öldürdüğü insanları dans ederek anlatıyor. sanki hep kafa bi dünya geziyorlar. hayatımda geçirdiğim kötü saatler arasına yüksek bir sıradan girdi.
  • izlerken hiç bitmeyecekmiş gibi gelen bir belgesel. yönetmenin samimiyetini sorguladım ben daha çok. katliamları yapan karakter anwar bildiğiniz komik bir adam. 1000 kişiyi öldüren birisinin bu kadar sempatik gösterilmesi bana tuhaf geldi.
  • if ve sakarya üniversitesi sinema topluluğu işbirliğince internet üzerinden gösterimi yapılması planlanan ama teknik aksaklıklar sebebiyle yaklaşık yarısına kadar izleyebildiğimiz film . izlediğim kısımları kanımı dondurdu adeta , gözlerim doldu babası öldürülen adam anlatırken olanları gülüyordu garip bir şekilde , vurguluyordu korkarak "sizi eleştirmiyorum kesinlikle" gülmek zorundaydı belki de adam ... insanlığımdan utandım ben o an hala soruyorum kendime nasıl oluyor diye insanlar öldürme eylemini nasıl bu kadar normal karşılıyor nasıl gitar eşliğinde şarkı söyleyip bira içerken gülümseyerek anlatılan anı olabiliyor telle boğdukları adam .... hümanizmi sorgulatıyor bazen insana bu insan da hakediyor mu yaşamayı diye soruyorsun ironik bir şekilde şiddet nerede meşru nerede gerekli ... başkalarına zarar veren bir düşünce nasıl yok edilebilir ? karmakarışık ediyor bu film karmakarışık ....
  • bu sene if'te en beğendiğim film.

    öncelikle konu sert. kurgu mu gerçek mi algılamakta zorluk çekiyorsunuz. o kadar absürd ki aslında şaka olduğuna inanmak istiyor insan. halbuki endonezya'nın kendi paralel gerçekliğinde ülkemizden çok da farklı olmadığı da bir gerçek.

    yönetmenin amacı insan hakları ihlallerini gündeme getirmekmiş, endonezya'da mağdurlarla çalışmalar yaparken büyük zorluklarla karşılaşıyorlar. ve kameranın yönünü değiştirmeye karar veriyorlar. asıl istekleri sessiz bir şekilde üstü örtülen şiddet, katliam ve kötülüğün (çok kötülüğün sıradanlığı çınlıyor insanın içinde zaten) gündeme gelebilmesi. mağdurların halen dillerinin seslerinin olmadığını fark ettiklerinde buldukları yöntem zalimlerin dile getirmesini sağlamak oluyor. endonezya'da (bizdeki ülkü ocakları'na benzer) komunist avlayan paramiliter sokak örgütlerinin liderleriyle görüşüyorlar. bu kişiler halen iktidar tarafından saygı gören kişiler. kendilerine "kahramanlıkları"nı anlatmaları için film çekme şansı yakaladıkları söyleniyor ve sinapsis falan anlattırıyorlar katillere, nerede nasıl ödürdükleri neler düşündükleri vb. ve kendi filmlerini çekiyorlar. kah western kah mafya filmi kah müzikal formatında katillerin düşünce duygu dünyasından kusmukları izliyoruz. o kadar absürd sahneler var ki bazen film dayanılmaz oluyor. süresinin uzunluğu ile de ilgili elbette. endonezya devletinin filmlere destek verişi ve devlet televizyonunun katliam olumlayan filmin reklamını yapışı falan gerçekten izlemeye değer.

    bazı filmler vardır özellikle psikoloji öğrencilerine izlettirilmelidir. bu film özellikle sosyal psikoloji dersinin müfredatına uygun. aynen milgram ya da stanford deneyleri gibi bir sosyal deney.
    aynı zamanda insanlara bilinçaltlarını dışarı kusma şansı vermek suretiyle ortaya "sanat" formu çıkarıyor (ne kadar çıkardığı insanların kültürel ortamı ve bilinçaltıyla belirleniyor tabii). yani art therapy ya da psikodrama öğeleri çıkarıyor. aktarım'ı sinema aracılığıyla kurduktan sonra, gerçeğin anlatımını ve gerçekliğini (gerçeğin gerçekliği evet) netleştiriyor. 3. dünya ülkeleri insanlarının, hele ki katillerse, etik değerlere tabi olmamasının avantajından da yönetmen hakkıyla faydalanmış.

    anlatıcı anwar gerçek bir kişi. anwar aracılığıyla önce sıradan bir insanın ne kadar rahat cinayet işleyebildiğini, bunu gururla nasıl anlatabildiğini izliyoruz. yani devletin desteklediği grupların sırf "yapabildikleri için" yaptıkları katliamı ne kadar doğal gördüklerini. 60-65 yılları arasında yapılan katliamların (kristalnacht'a ya da 6-7 eylül'e benzer bir çinli katliamından söz ediyorlar) halk tarafından nasıl içselleştirildiğini ide izleyebiliyoruz. bu biri bizi gözetliyor yani sürekli belgesel olsun diye kameraya alma tekniğinin en önemli artısı insanlar kameraya alıştıklarında rol yapmıyorlar, gerçekten yüzlerinde acıyı, utanmazlığı, sıradanlığı ya da paniği görüyorsunuz.
    insanların işkenceye uğrayan ya da işkenceyi yapan olmalarından bağımsız olarak işkenceleri gülerek anlatabildiklerini, savunma mekanizmalarını ve bu mekanizmalar sarsıldığında yaşadıklarını da görebiliyorsunuz filmde. bunca etkileyici kılan da aktör, aktris olmaması. gerçek sarsıcı. gerçek gerçekdışı. o yüzden gerçeğin gerçekliğine dönmek zorlayıcı oluyor.

    --- spoiler ---
    bir kaç akılda kalan sahne:
    son sahnedeki kusma. önce ve sonra, yani anwar'ın aynı şey kendisine yaşatıldığında empati kurarak (-"onlar da benim gibi mi hissettiler joshua?-onlar daha bile kötü hissettiler çünkü sen film olduğunu biliyordun onlar gerçekten öldüler") aydınlanma yaşadıktan sonraki kusması çok etkileyiciydi. 3 saati kustu. iğrençliğin bu kadar etkili kullanıldığı çok az kontekst görmüştüm.

    iki karakter arasında çizilen kontrast. anwar'ın pişmanlığı ve kabuslarının karşısına konulan diğeri.
    zamanaşımına güvenen ve "lahey beni yargılayamaz çünkü ben kaybeden değil kazanan taraftaydım. suçlu hissetmiyorum çünkü suçlu olsaydım cezalandırılmış olurdum. oysa bakın sadece ödüllendirildim." diyen ötekinin konuluşu.

    anwar'ın yüzleşme ve çözülmesine sebep olan sahnede "dedeniz nasıl ölecek hadi izleyelim" diye torunları uyandırıp çağırdığı ve sarıldığı sahne de etkileyiciydi. o sarılma, o "şiddet içeriyor" uyarısına karşın, "bişiy olmaz di mi bişiy olmaz" çırpınışıyla torununu öpüşü.

    aynı zamanda filme ekstradan psikolojik derinlik veren yangın sahnesinin etkisinden çıkamayan çocuk ve kadınlar ve kadının saçını seven katil sahnesi. süperdi.
    ve yangın sahnesinden önce politikacının iğrençliği fark edip irkildiği ama "bu görüntüleri silme endonezya'yı bölmeye kalkacaklara gösteririz" dediği sahneyi de çok etkileyici buldum.
    --- spoiler ---

    q&a'de yönetmene sormaya çalıştığım ve bir yere kadar sorabildiğim bir konu üstüne de düşündürdü film: katliamı zalimin gözünden anlatma seçimi, sinemanın doğasından gereği risklidir. çünkü ana karakterle özdeşleşme eğilimi yaşarız. benim kişisel fikrime göre bu iyi bir şey çünkü kötü öcüleştirmeyi diil, hepimizin içinde "doğru şartlarda" kötü'nün ortaya çıkabileceğini hatırlatarak bizi "farkındalık"a zorlar.
    gözünü kırpmadan neşeyle müzikallerle cinayetlerini anlatan anwar'ın bilinçaltından çıkan, ölülerin ona madalya takmaları gibi sahnelerle huzur bulmaya çalışan hastalıklı bilinçaltını yansıtması, biz oryantalist endonez olmayan fanilerde yarattığı tiksinti ve acıma ölçüsünde aslında "gerçek". ve kusma edimiyle aslında inanılmaz başarılı bir psikodrama ve psikolojik tedavi görüyor anwar. yönetmen psikolojik destek almış mıdır bilmiyorum, almadıysa müthiş bir potansiyeli varmış.
    bu noktada psikanalizin de temelinde yer alan özel olarak da psikodrama denemelerinde amaçlanan, travmayla yüzleşme, kabullenme ve iyileşme süreçleri filmde yer alıyor. iyileşme kısmını diil yüzleşme kısmını izliyoruz biz. ama iyileşmenin önceli yüzleşmedir. (healing process diye sorduk) bu noktada toplumu katliamı konuşur hale getirmek ya da gündeme getirmek için katili "iyileştirme" seçimi de etik olarak gündeme geliyor. ki iyileştirememe riski de var tabi.
    katille empati kurulmasına sebep olma riski gibi, bir katilin iyileşmesine bunca ayrıntılı psikoloki teknikleriyle aracı olmalı mıyız kısmı da etiğin alanına giren konular.
    yönetmen bu soruya (oryantalist imasını sezip sezmediğini bilemesem de) anwar'ın çalıştığı 41. katil olduğunu söyleyerek cevap verdi. ondan önceki 40 katilde filmdeki hikayeye kahraman olacak kadar bile utanma, suçluluk ya da insanlık olmadığı yorumunu açık bırakarak. bu noktada anwar'ı sevip sevmediği ya da bağlanıp bağlanmadığı (counter-transference) gibi konuları konuşamadık. ki katil sevip sevmemenin etik tartışması da zengin bir konudur.

    kötülük sonrası suçluluğun kimi insanda olup kimi insanda olmayacağını, yüzleşme olmadan ya da empati kurulmadan "kötülük" üzerine konuşulamayacağını (kötü ve iyi için önce norm belirlenmeli, o da empati ve yüzleşme gerektiriyor) gösteren nefis bir deney ve film.

    psikoloji ile ilgileniyorsanız, psikoloji okuyorsanız vb. mutlaka izleyin. üzerine düşünün. transference, countertransference, psikodrama, sosyal psikoloji, otorite, sosyopatoloji, confrontation vb. çılgın malzeme var.
  • izleyeli iki gün olmasına rağmen hâlâ gün içerisinde aklıma gelip huzursuz hissettiren çok sert bir film. karakterlerin gerçek kişiler olmasını ilk başta çok yadırgamış, tiksinmiş, sinirlenmiştim ama başka türlü aynı etkiyi yaratması imkansız gibi.

    insanın evrendeki en vahşi ve aynı zamanda anlaşılmaz canlı olduğunu tekrar hatırlatıyor.
  • konu ilginç. fikir yaratıcı. lakin sonuç olarak ortaya sıkıcı bir şey çıkmış, kusura bakmayın.
  • insana hayati, hayatin anlamini ve kontrolunuz altinda olmayan seylerin oyle akil almaz sekilde gelisip bir gun kapiniza dayanabilecegini sorgulatan bir sinema filmidir kendileri!

    izlerken insanin inanasi gelmiyor kesinlikle.