şükela:  tümü | bugün
  • edith wharton'in acimasiz toplum ve sinif meselelerini ele alan, istedigi gibi ozgurce yasamak vs. uzerine duseni yaparak gorevini yerine getirmek arasinda kalmis bir askin, ozgur irade denen seyin aslinda bir iluzyon oldugunu dantel gibi isledigi muhtesem romani. 1993'deki film versiyonunda daniel day lewis ve michelle pfeiffer oynamistir.

    wharton, 1920’de age of innocence’i yazarken gelecekten gelen bir insanin bilgeligine sahipti. en buyuk derdi aralarina zenginligi ile dahil olmaya calisan nouveau riche'i puskurterek kaninin maviligini korumak ve nahos seyler yasama korkusu olan 1870’lerin new york aristokrasisi, wharton hikayesini anlattiginda sanki asirlar oncesinde kalmis baska bir dunyadan kadim bir kabile gibi gorunuyordu. 1. dunya savasi herseyi oylesine geri donulmez sekilde degistirmisti ki, itibarnin zedelenmesi pamuk ipligine dayali o narin ceylanlar intikam almaya gelmis o guzel atlarin altinda olumune ezilip yeryuzunden silinip gitmisti.

    romandaki ana karakter newland archer, wharton’un geldigi yeri - aristokrat, eski para, icinden baska bir insan olmak istese bile new york’un sosyal koduna, muhafazakar ve saglam dunyasina sikica bagli, archer’in epik tutkusu countess olenska ise wharton’in archer ile ayni yerden gelip de kendini new york’tan uzaklastirarak, fransa’da donustugu kisiyi – berbat bir evlilikten kacip kendi basinin caresine bakan gonullu surgunu temsil ediyor. birbirini tamamlayan ama sartlar nedeniyle bir araya gelemeyen iki insancik…

    basindan feci bir evlilik gecmis ellen olenska, kocasindan bir sekilde kurtulup evine new york’a geri geldiginde, cocuklugunun masumiyeti ile hatirladigi ahlakli, prensipli, “iyi” insanlarin comertligine siginmak istese de, o insanlarin hic de sandigi kadar comert olmadiklarini archer sayesinde anladiktan sonra, o masumiyet iyiligini archer’in sahsina yukleyerek, onlara guvenen insanlarin sirtindan mutlu olamayacaklarini ve birbirlerini sevebilmenin tek yolunun birbirlerinden uzak olmalari olduguna inanir.

    archer ise hayatinda eksikligini hissetigi herseyi madame olenska'nin sahsina yukleyerek, onu, kendisini silahli hapisane gardiyani gibi etrafini ceviren baskici kabile uyelerinden kurtaracak tek kisi olarak gormektedir.

    saf, temiz masum gorunen ve icinde bulundugu toplum tarafindan goklere cikarilan may welland ise oyunu kurallarina gore oynayan bir master taktisyen degilse nedir, bilemiyorum.

    romanin sonunda edith hanim kendi gencligini mahveden sosyal konvansiyonlari lanetlemek yerine, onlarin da zamaninda bir yeri oldugunu, o zaman diliminde toplumu bir sekilde sevabiyla gunahiyla sekillendirdigini ifade ederek bizi rahatlacak keskin bir adalet tecellisinden mahrum birakmakta.

    gelelim filme:

    scorsese’nin bu film icin “my most violent film" demesi bosuna degil. kansiz ve zarif olumlerle dolu bu hikayedeki vahset ne taxi driver’da, ne goodfellas’da var. herseyin bakmaya doyamayacagimiz kadar guzel olmasi bir yana daniel day lewis’in newland archer’in ta kendisi olmasi hem yonetmenin hem de oyuncunun dehasinin bir gostergesi. egilip ayakkabisini optugu zaman, eldivenini cozup bilegini optugu zaman, icine kart koymadan sari gulleri gonderdigi zaman, "safer from what, safer from loving me" dedigi zaman*

    filmin sonunda, archer paris’te ellen’in penceresine bakarken camdan yansiyan isik kendisine, ellen’ı newport’ta parildayan gunes altinda sahilde gordugu zamani hatirlatiyor ya, hani “su yelkenli deniz fenerini gecmeden bana donerse yanina giderim” dedigi ve ellen’in donmedigi zamani, iste hayalinde bu defa ellen donup ona bakiyor ve archer gercekle yuzlesmektense onu hayalinde yasatmaya devam etmek isteyerek uzaklasiyor.

    bu vahset degil de nedir?
  • annemle izlemistik bu filmi. filmin bi sahnesinde daniel day lewis, michelle pfeifferin ayaklarina kapaniyordu. o an annem 'cok seviyor kadini' dedi. ki annem hep 'aman erkekler iste, herkese, seni seviyorum, derler' diyen bir kadin. o sahne ve annemin bakislari hep aklimin bir kosesindedir, hic cikmak bilmez. sadece o tek sahne icin bile izlenesidir bu film ve daniel day lewis muhtesem bir oyuncu, bu film de bunun kanitlarindan biri.
  • newland archer 'ın , karısı may' a haksızlık yaptığını düşündüğüm film.

    --- spoiler ---

    filmin sonunda oğlu babası ile konuşurken , annesi ile ölmeden önce konuştuğunu ve babalarının onları bırakmayacağını , bunu yıllar önce de (ellen için) yapmadığını söylemişti. newland ise may'in hakkını yiyerek "hiç sormadı" ki dedi. oysa daha nişanlı olduklarında may ona bu hakkını vermiş ve gidebileceğini söylemişti. bence bu film de mağdur olan newland değil may 'dir.
    newland seçimini yapmış ve yaşadığı süre boyunca may ' a içten içe ikinci kadın olma duygusu yaşatmıştır.
    --- spoiler ---
  • pek çok insanda gördüm; masumiyetlerini kaybetmişlerdi. artık hiçbir şeye inanmıyorlardı. idealizm, yerini kaba bir maddiyatçılığa bırakmıştı. artık onlar birer kurt olmuştu.

    bu şahıslar genç, toy ve henüz masumiyetlerini kaybetmemişleri gördükleri zaman, onları yalnızca kullanmayı düşünüyorlardı. "elbet siz de anlayacaksınız bir gün, ama önce sizi kullanmam gerekiyor, tıpkı biz toyken kullandıkları gibi.." diye içlerinden geçiriyorlardı.

    bu adamlar esasen üçkağıtçı değildirler. gördüklerinden, geçirdiklerinden sonra o noktaya zorunlu olarak, belki istemeye istemeye gelmişlerdir; ama yine de bu durum onları temize çıkarmaya yetmez.

    niçin?

    fizikte kurtulma hızı diye bir mevzu vardır. mesela uzaya bir roket gönderiyorsunuz. bu roketin minimum hızı 11.2 km/sn olmak zorundadır. eğer hız bundan düşük olursa, roket yükselir yükselir, ancak bir noktadan sonra dünyanın kütle çekim etkisine mağlup olur. roket, dünyanın çekiminden kurtulamayıp gerisin geriye döner ve tekrar dünyaya düşer.

    insan da böyledir. masumiyet çağında sağlam bir şuur altyapısı edinmemiş, doğru düzgün bir terbiye görmemiş insanın masumiyeti nihayet sabun köpüğü gibi söner gider. geriye kartlaşmış bir kurt kalır. bu süreç kaçınılmazdır. vakti zamanında gerekli tedbirleri almadığı için de sahibi elbette bu durumdan sorumludur. bir kez kurtlaşan kimsenin geri dönüşü neredeyse imkansızdır.

    ehlinden yüksek bir şuur edinmiş, sağlam bir terbiye görmüş insanlar ise istisnadırlar. onlar iman, tevhid, tevekkül, marifet sahipleri oldukları için asla masumiyetlerini kaybetmezler. onlar kurt olmazlar. zira onların ruhları hipersonik füze gibi dünya atmosferini göz açıp kapayıncaya kadar terk edip gider.

    sonuç: her gün aksatmadan 15 dakika mesnevi okuyunuz. böylece oradaki hikayeler, kıssalar zaman içinde bilinçaltına inip kök salsınlar. bu yolun giriş kapısı ve ilk adımı budur... ve freud niçin cinsellikten bahsediyor diye sormadığınız gibi, mesnevi niçin erotik hikayeler anlatıyor diye de sormayınız. mesnevi insanı anlatıyor. insan öyle bir varlık çünkü...
  • daniel day lewis 'in tutkuyla baglandigi, asik oldugu ancak beraber olamadigi ve olamayacagi michelle pfeiffer'in bembeyaz olan el bilegine, eldivenden siyirarak dokundugu hatta daha dogru bir ifadeyle sevdigi kadina dokunabildigi tek an olan, genel anlayista hic erotik olmayan ama oldukca erotik bir sahnenin yeraldigi film.
  • filmin bir sahnesinde daniel day lewis ve michelle pheiffer georges seurat'ın "a sunday afternoon on the island of la grand jatte" isimli tablosundaki şemsiyeli kadın ve yanındaki adamı canlandırır. sahne neredeyse tablonun canlanmış halidir.
  • kirmizi film. parmakta oynatilan adam, huzunlu zerafet, ve renk hakimiyeti, ve daha da onemlisi bana verdigi tat acisindan great expectationsi animsatti bana. (iskelede sirti donuk bekleyen ellen sahnesi de requiem for a dreami andiriyo aslinda, ve hatta bi miktar dark city'yi de tabi..) ellen ve newland'in birbirlerine politik bi sekilde, suya sabuna dokunmadan koyduklari laflar, imali atismalar muthis. scorcese'nin anlaticiya (bkz: narrator) bu kadar cok yer vermesi, filmin bir roman uyarlamasi oldugunu hatirlatip rahatsiz da etse, kullanilan dilin guzelligi ve gucu hayran olunmayacak gibi degil. winona ryder masum comezi (gerci bikac yerde obaaa.. hatun isini biliyo, toy dedik ama..), michelle pfeiffer iki hamlede kendine asik eden kaltak, huzunlu hatunu, ve guzeller guzeli daniel day-lewis de kafasi karismaya musait, magrur genc adami mukemmel oynuyolar..
    `it is better to have loved and lost than never have loved at all` mudur, tanri hepimizi boyle asklardan, pismanliklardan, yurek acilarindan korusun mudur, bilemiyorum.. bir trajedi degil, ama cok huzunlu, cook...
  • film bir erkeğin kaybediş öyküsüdür. scorsese filmin bir roman uyarlaması olduğunu hiç gizlemeden kendi sinema dilini bu yapıda oluşturur. sahne geçişlerinde sarıya ve kırmızıya düşen kareler, ağır gerçekleşen mix'ler filmde birbirine arasına girmiş duyguları çok güzel ifade eder. allen, may ve newland üç karakter de aslında kendi kişiliklerini ve düşlerini aramaktadırlar. ancak bu iki kadının düşü de ne yazık ki erkek karakter newland'da birleşememektedir. newland ile evlenen may aslında eşini değil kendi varlıklı hayatın sürdürebilecek, zengin, mesleği olan bir hayali erkeği sevmektedir. allen için ise newland aslında bir tutkudur, ama bu tutkusunun gerçeğe dönüştüğünde yok olacağına inanır. bu düşüncesinin oluşmasında içinde bulunduğu muhafazakar new york da vardır. film aslında bir araya geliş ve kaçış filmidir. allen avrupa'ya kaçar, may standart bir soylu aile yaşamına kaçarak 3 çocuk doğurur, newland ise bir o kadına bir bu kadına savrularak kaçışını hep erteler. scorsese amerika'nın daha henüz oluşmaya başladığı o dönemlerde belirsiz bir ilişkinin oluşmasına izin vermez ve newland'ı avrupada yaşamış ve avrupalı olan allen ile birleştirmez. böylece amerika-avrupa evliliğini engeller ama amerika'nın avrupa tutkusu film sonuna kadar bitmez ve amerikalı olan newland ömrünün son günlerini paris'te allen'ın evinin önünde geçirir. bu da amerika'nın asla avrupa'dan bağımsız olamayacağının bir göstergesidir.
  • filmde esas oğlanın eşinin, masum haline tavrına rağmen gösterdiği zeka pırıltıları da göz kamaştırıcı hakikaten. ayrıca esas konuyu oluşturan hadise, filmin genel olarak güzel olmasına rağmen bende tiksinti uyandırdı. film başlardaki gibi, esas oğlanın hakikaten sadece, esas kıza toplumda kabul görme konusunda yardımcı olmasıyla başlayan dostluğu anlatsa süper olacakmış, ama hadise yasak aşka dönüşünce konunun suyu çıkmış gibi geliyor bana. filmde bu engellenemeyen yasak aşkı desteklememiz gerektiği mesajları verilmiş sanki. halbuki, "lan madem kadından vazgeçemiyorsun, ne demeye zavallı diğer kızla evlendin pezevenk, o sana bu fırsatı vermemiş miydi?" demezler mi adama? ben dedim şahsen. karısını ömrü boyunca ikinci kadın olmaya mahkum etti ki bu da bir kadının başına gelebilecek en kötü şeydir nazarımda. ha eşi hadiseyle başetmiştir o ayrı, ama amcanın kalbinde asla esas tahta geçememiş olması gerçeği de hiç bir zaman değişmemiştir , ki bu filmin finalinde de güzel manzara eşliğinde tekrar gözümüze sokulmuştur. velhasıl kelam; film güzel konu malesef yorucu.
  • başından sonuna kadar, izlemeyi bırakmak ve devam etmek arasında gidip geldiğim film. kesinlikle çok iyi bir film, çekimler muhteşem, atmosfer çok güzel yansıtılmış, martin scorsese nin dahice eklediği küçük çekim yaramazlıkları da tuzu biberi; aksi gibi hikayesini de çok başarılı anlatıyor new york hastası scorcese ama filmin en büyük eksiyi işte bu iyi anlatılan hikayesinden alıyor. ben bir film izlerken, bir kitap okurken ne bilim bir oyun oynarken, birşeyler olmasını umarım; karakterlerden bir kısmının dilediğim bir sonuca ulaşması gibi. ama bu filmde olmasını istediğim birşey bulamadım, çünkü belli bir kötü adam(ya da kadın) olmadığından, biri mutlu olduğunda diğeri mutsuz olacaktı. sizi bilmem ama beni, bu ecnebilerin yasak aşkı övme, meşrulaştırma çabaları geriyor. neymiş efendim, aşk herşeyden üstünmüş. geçiniz efendiler, bunlar uçkuruna sahip olamayanların tesellileridir, bize boynuzlamayı bir erdemmiş gibi itelemeye çalışan her türlü etkinliğe karşıyım, sevmiyorum, gıcığım, ha bi de eski kafalıyım evet.
hesabın var mı? giriş yap