şükela:  tümü | bugün
  • sanılanın aksine film sinemalarda masumiyet çağı adıyla gösterilmiştir.
  • scorsese'nin;kubrick'in barry lyndon'ina cevabidir denir.
  • hıçkırık isimli türk filmine epey benzer bir konuya sahiptir
    michelle pfeiffer, aristokrat çevre ve geçtiği dönemden ötürü dangerous liaisons filmiyle iç içe girer
  • film bir erkeğin kaybediş öyküsüdür. scorsese filmin bir roman uyarlaması olduğunu hiç gizlemeden kendi sinema dilini bu yapıda oluşturur. sahne geçişlerinde sarıya ve kırmızıya düşen kareler, ağır gerçekleşen mix'ler filmde birbirine arasına girmiş duyguları çok güzel ifade eder. allen, may ve newland üç karakter de aslında kendi kişiliklerini ve düşlerini aramaktadırlar. ancak bu iki kadının düşü de ne yazık ki erkek karakter newland'da birleşememektedir. newland ile evlenen may aslında eşini değil kendi varlıklı hayatın sürdürebilecek, zengin, mesleği olan bir hayali erkeği sevmektedir. allen için ise newland aslında bir tutkudur, ama bu tutkusunun gerçeğe dönüştüğünde yok olacağına inanır. bu düşüncesinin oluşmasında içinde bulunduğu muhafazakar new york da vardır. film aslında bir araya geliş ve kaçış filmidir. allen avrupa'ya kaçar, may standart bir soylu aile yaşamına kaçarak 3 çocuk doğurur, newland ise bir o kadına bir bu kadına savrularak kaçışını hep erteler. scorsese amerika'nın daha henüz oluşmaya başladığı o dönemlerde belirsiz bir ilişkinin oluşmasına izin vermez ve newland'ı avrupada yaşamış ve avrupalı olan allen ile birleştirmez. böylece amerika-avrupa evliliğini engeller ama amerika'nın avrupa tutkusu film sonuna kadar bitmez ve amerikalı olan newland ömrünün son günlerini paris'te allen'ın evinin önünde geçirir. bu da amerika'nın asla avrupa'dan bağımsız olamayacağının bir göstergesidir.
  • başından sonuna kadar, izlemeyi bırakmak ve devam etmek arasında gidip geldiğim film. kesinlikle çok iyi bir film, çekimler muhteşem, atmosfer çok güzel yansıtılmış, martin scorsese nin dahice eklediği küçük çekim yaramazlıkları da tuzu biberi; aksi gibi hikayesini de çok başarılı anlatıyor new york hastası scorcese ama filmin en büyük eksiyi işte bu iyi anlatılan hikayesinden alıyor. ben bir film izlerken, bir kitap okurken ne bilim bir oyun oynarken, birşeyler olmasını umarım; karakterlerden bir kısmının dilediğim bir sonuca ulaşması gibi. ama bu filmde olmasını istediğim birşey bulamadım, çünkü belli bir kötü adam(ya da kadın) olmadığından, biri mutlu olduğunda diğeri mutsuz olacaktı. sizi bilmem ama beni, bu ecnebilerin yasak aşkı övme, meşrulaştırma çabaları geriyor. neymiş efendim, aşk herşeyden üstünmüş. geçiniz efendiler, bunlar uçkuruna sahip olamayanların tesellileridir, bize boynuzlamayı bir erdemmiş gibi itelemeye çalışan her türlü etkinliğe karşıyım, sevmiyorum, gıcığım, ha bi de eski kafalıyım evet.
  • daniel day lewis 'in tutkuyla baglandigi, asik oldugu ancak beraber olamadigi ve olamayacagi michelle pfeiffer'in bembeyaz olan el bilegine, eldivenden siyirarak dokundugu hatta daha dogru bir ifadeyle sevdigi kadina dokunabildigi tek an olan, genel anlayista hic erotik olmayan ama oldukca erotik bir sahnenin yeraldigi film.
  • filmde esas oğlanın eşinin, masum haline tavrına rağmen gösterdiği zeka pırıltıları da göz kamaştırıcı hakikaten. ayrıca esas konuyu oluşturan hadise, filmin genel olarak güzel olmasına rağmen bende tiksinti uyandırdı. film başlardaki gibi, esas oğlanın hakikaten sadece, esas kıza toplumda kabul görme konusunda yardımcı olmasıyla başlayan dostluğu anlatsa süper olacakmış, ama hadise yasak aşka dönüşünce konunun suyu çıkmış gibi geliyor bana. filmde bu engellenemeyen yasak aşkı desteklememiz gerektiği mesajları verilmiş sanki. halbuki, "lan madem kadından vazgeçemiyorsun, ne demeye zavallı diğer kızla evlendin pezevenk, o sana bu fırsatı vermemiş miydi?" demezler mi adama? ben dedim şahsen. karısını ömrü boyunca ikinci kadın olmaya mahkum etti ki bu da bir kadının başına gelebilecek en kötü şeydir nazarımda. ha eşi hadiseyle başetmiştir o ayrı, ama amcanın kalbinde asla esas tahta geçememiş olması gerçeği de hiç bir zaman değişmemiştir , ki bu filmin finalinde de güzel manzara eşliğinde tekrar gözümüze sokulmuştur. velhasıl kelam; film güzel konu malesef yorucu.
  • annemle izlemistik bu filmi. filmin bi sahnesinde daniel day lewis, michelle pfeifferin ayaklarina kapaniyordu. o an annem 'cok seviyor kadini' dedi. ki annem hep 'aman erkekler iste, herkese, seni seviyorum, derler' diyen bir kadin. o sahne ve annemin bakislari hep aklimin bir kosesindedir, hic cikmak bilmez. sadece o tek sahne icin bile izlenesidir bu film ve daniel day lewis muhtesem bir oyuncu, bu film de bunun kanitlarindan biri.
  • seneler once okudugum kitaptan aklimda kalan sahnelerden biri de ellen ve newland'in metropolitan museum of artta bulusmalari ve newland'in met hakkinda yaptigi yorum:

    "it's odd," madame olenska said, "i never came here before."
    "ah, well... some day, i suppose, it will be a great museum."

    dramatic irony benim icin o sahnede tavan yapmisti, newland sen bilmiyorsun neler neler olacak o muzeye dedirtmisti icimden.
  • bu zamanda izlendiğinde filmin ilginç anlarından birisi sonunda archer'ın oğlu ted ile paris'e yaptığı seyahat ve oğlunu oynayan aktörün robert sean leonard namı diğer house m.d.'un wilson'ı olduğunu görmek, gülüşünün hiç değişmediğini fark etmektir.

    --- spoiler ---
    romanda daha farklı işlenmesine rağmen; filme dönersek, kilit noktası yapılan seçimlerdir. evlenmeden önce eşinin kendisiyle yaptığı konuşmaya rağmen, ellen'in hislerinden emin olmadığı için istediğini değil o an için uygun olanı seçen newland archer, seçimlerinin sonucunu, hayat boyu kafasında kocaman bir "acaba?" ile yaşamıştır.
    --- spoiler ---
hesabın var mı? giriş yap