şükela:  tümü | bugün
  • anton johannes gerrit corbijn van willenswaard'ın (vay vay vay vay isme bak) nam-ı diğer anton corbijn'in nam-ı diğer anton bilge ceylan'ın yönettiği action-thriller filmi. düzeltiyorum retro action-thriller filmi.

    filmin tagline'ı şöyle: an assassin hides out in italy for one last assignment.

    oyuncular: george clooney (jack, edward, the american, butterfly, farfalla...etc.) paolo bonacelli (father benedetto) violante placido (clara) irina björklund (ingrid), johan leysen (pavel), thekla reuten (mathilde) giorgio gobbi (the man on vespa) silvana bosi (pazarda castel del monte tulumu satan yaşlı kadın) antonio rampino (posta ofisinde memur) isabella adriani (orospu #1), ileria cramerotti (orospu#2), angelica novak (orospu #3)

    --- spoiler ---

    anton corbijn'in yönettiği film senaryosu martin booth'un "a very private gentleman" isimli romanından bir uyarlama. romanı alıp okusaydım muhtemelen 10. dakikada bayılır elimden bırakırdım. film öyle değil. izleniyor. insan sıkılıyor ama yine de izleniyor. anton bilge ceylan'ın fotoğrafçılık geçmişi olduğundan sahneler çekimler görsellik filan 10 numara. anton corbijn bir klip yönetmeni u2'nun, depeche mode, metallica gibi grupların kliplerinin yönetmenliğini yapmış uzun süre. ben de çok başarılı bulurum kendisini. bir klip yönetmeni olarak...filme giderken klip yönetmeni olduğundan dedim ki acayip bir süratli, tempolu 3 dakika bile yerimizde duramadığımız bir aksiyon macera gerilim filmi izleyeceğiz. bourne identity gibi film bekliyordum, suikastçiler, silahlar, italyan mafyası filan.

    filme gitmeden önce film hakkında hiçbir şey okuma, hatta trailer'ını bile izleme, afişine dahi bakma hatta mümkünse git gişedeki görevliye parayı uzat en yakın seanstaki filme bir bilet iste şeklinde hayata geçirmeye çalıştığım spoiler'dan kaçınma prensibi neticesinde zaman zaman beklentilerimle örtüşmeyen filmlere gidiyorum. bu yöntemle blues brothers 2000 yerine minyeli abdullah'ı izlemişliğim var. filmin afişi ve tagline'ından hareket ederek gittiğim bu filde de beklentilerimin onda birini dahi bulamadım. aksiyon bekleyen hayalkırıklığıyla karşılaşır, heyecan, kovalamaç sahneleri, yakın plan dövüş teknikleri falan filan bunların hiçbiri yok diyemiycem. var ama yok denilecek kadar az. suikastçi var. silah var. kovalamaca var. ama dozunda. gerilim var mı desen var. ama korku filmlerinde köşeyi dönünce bir anda karşına filmin kahramanının arkadaşı çıkar da sen katil zannedip yerinden sıçrarsın ya (bkz: jump scene) öyle sahneler geriyor adamı. onun dışında neler var?

    mesela tagline'da yazıyor ya an assassin hides out in italy for one last assignment. ya aslında filmle ilgili bir gizem filan yok. adamlar zaten baştan söylemiş. gerçekten de bir suikastçi son görevi için italya'da saklanıyor. film boyunca saklanır mı bir insan? saklanıyor. tempra kiralıyor. omega saati var. roma'ya gidiyor kahve içiyor. castel del monte'ye gidiyor semt pazarından peynir alıyor. sulmona kerhanesine gidiyor, takılıyor filan. dönüyor kaldığı kasabaya orada ununu elemiş eleğini asmış bir peder buluyor, peder buna italyan güveci yapıyor. şarap içiyorlar sohbet ediyorlar.

    eat pray love filmini düşünün pray yerine kill, julia roberts yerine de george clooney'i koydun muydu olmuş sana the american. italya'daki manzara ortamları yönetmenleri etkilediği müddetçe böyle daha çok film görürüz.

    fakat yine de bir yönetmen dehası var filmde. anton corbijn kendi kendine demiş ki, ben george clooney'i hazır como gölündeki villasında tatil yaparken yakalarım, bir isveç seyahati ayarlarım, ufak bir iki italyan köyünde de italyan turizm bakanlığından destekli film projesiyle yerel sanatçıları ayarladım mıydı filmin bütçesini denkleştiririz. güzel kadınlarla da bir iki seks sahnesi koyduk muydu. daha ne istiyorsunuz? herkes filmde aradığını buluyor. erkekler için filmde erotizm var, koca memeli italyan hatunları var, silahlar var, nikita modeli suikastçi hatunlar var, clara gibi yanda sanki tinto brass film seti varmış da araya kaynamış gibi bayanlar var. kadınlar için de george clooney filmde alakalı alakasız yarı çıplak vaziyette şınav çekiyor, mekik çekiyor, barfiks çekiyor, karizmatik bir şekilde sürekli sağa sola etrafa bakıyor, espresso içiyor. hatta bir ara george clooney'nin çatalını bile görüyoruz. çatal açısından filmin çektiği bir sıkıntı yok açıkçası.

    bu arada filmin ismi niye the american diye merak ediyordum. filmde bu sorunun da cevabını bulmaya yaklaşıyoruz. yaklaşıyoruz ama bulamıyoruz. çünkü george clooney'nin karakterinin tam olarak bir adı, veya ne bileyim bir ticaret ünvanı filan yok. bazısı jack diyor, kimisi edward diyor, the american diyen var, il americano diyen var, mr. butterfly diyen mi ararsın farfalla (kelebeğin ingilizcesi) diyen mi ararsın. film bittiğinde bu adamın adı neydi amk? sorusunun cevabı kafamızda askıda kalıyor.

    filmin hikayesine gelirsek.

    filmin başında isveç'te östersund'da bir dağ evinde (belki de normal isveç evidir çünkü onların tüm evleri bana dağ evi gibi gözüküyor) syriana'daki saç sakal modeliyle george clooney'i görürüz, akabinde de sevgilisi ingrid'e rastlarız. daha doğrusu daha önce ingrid'in kabak gibi g.tüne kamera zoom yapıyor, ondan sonra ingrid'in yüzünü seçebiliyoruz. ben mesela jack'in yerinde o ortamda olmuş olsam şarap bitinceye kadar kulübeyi terk etmem, şarap bitince de internetten yeni bir kasa sipariş ederek gündeme devam ederdim. fakat macerayı seven adam jack öyle yapmıyor. gel ingrid seninle donmuş göl kıyısında dolaşalım, açılırız diyor.

    bu ikisi göl kenarında dolaşırlarken ingrid yerde ayak izlerini fark ediyor. jack bunun üzerine hemen saklanalım, kayanın arkasına koş der demez ciupp! diye bir sniper tüfek sesi duyulur. jack cebinden silahını çıkarır (jack suikastçi bir insan olduğundan sürekli tabancayla dolaşmak zorundadır, çevresinde ölümünü isteyen bir takım adamlar vardır, ama bugün hangi suikastçinin düşmanı yok ki?) adamlardan birini dan! dan! diye indirir. suikastçinin el kitabı kural 1: karda yürüyeceksin izini belli etmeyeceksin. ingrid bu arada jack neden silah taşıyor diye merak ededursun, jack ingrid'e koş koş koş, git polis çağır der. ingrid isveç'te 155 polis imdat'ın numarası neydi, allahım neden hep yanlış adama aşık oluyorum diye koşarken jack arkadan ensesine sıktığı kurşunla ingrid'i de öldürür. bunu niye yaptığını anlamadım, ben olsaydım yine söylüyorum yaban gibi ingrid'i alır bir dağ evine kapatır, yani...illa isveç'teki bir dağ evi olacak diye bir şey de yok. çamlıhemşin'e yaylaya götür, ılgaz mountain resort'a gidin ne bileyim alternatifler sonsuz. üstelik bu söylediklerim sadece türkiye'de yerleşikler için. uluslararası çalışan bir suikastçinin, sahte pasaport, sahte vize, sahte bilmemney sahibi bir insanın eminim aklına çok farklı tatil imkanları gelebilir. neyse. jack kulübeye döner bi kişiyi de orada indirir.

    daha sonra sakalı keser bu kez up in the air'deki saç sakal kesimiyle ve güneş gözlüğüyle roma'ya gelir. burada pavel diye bir arkadaşını arar. pavel anladığımız kadarıyla bu suikastçiye iş pas eden, sözleşmeli cani çalıştıran işveren tadında bir elemandır. pavel sen roma'da bir kahve içe dur ben geliyorum der ve bir kahvenin adresini verir. jack kahveye gider, bir kahve içer, bir tiramisu söyler, bekler, pavel gelmez, bir tane de panna cotta söyler, bir caramel macchiato içer, hesap gitgide şişmektedir, duvardaki saate bakar, kendi kol saatine (omega) bakar, o arada pavel çıkagelir. pavel der ki isveç'te ne ooldu mınakoyim jack? jack de derki ben ne biliim mınakoim, sen bana söyle (you tell me motherfucker). pavel de adamları araştırıyorum der. peki o kız neydi der pavel? bi arkadaş diye jack cevap verir. pavel de sen önceden böyle arkadaş filan edinmezdin, asosyalin tekiydin, cebin para görünce g.tün mü kalktı, sakalı filan da kesmişsin adama benzemişsin gibisinden serzeniş dolu bakışlar gönderir. tabii bu iç dünyası çözümlemelerini ben yapıyorum, zira filmde fazla diyalog yok. vücut dili ve vücut ararsan gırla. sonra bir tane araba anahtarıyla cep telefonunu jack'e uzatır. jack aşağıdaki sokakta bir tane araba var, o arabayı al ve şu italyan kasabasına git benden haber bekle der. ben arabanın anahtarını uzattığında içimden (yine bir umut) dedim ki bir maserati, bir ferrari ulan hadi o da olmadı bir alfa romeo, bir lancia delta integrale göreceğiz. ama yok. 1998 model çelik jant mavi bir tempra slx'tir jack'e layık görülen araba. burada iki ihtimal var diye düşünüyor insan. ya bunlar acayip profesyonel bir örgüt, dikkat çekmemek için low profile bir araç seçmişler veya dünyanın en fakir en denyo suikastçileriyle karşı karşıyayız. ya da bir başka ihtimal filmin bütçesi fazla değildi, vespa motorla temprayla filmin sonunu getirdiler. bu sorunun da cevabını net olarak ben filmden çıkaramadım.

    şimdi o italyan kasabasının ismini anımsayamadım ama jack abruzzo dağlarında pavel'in söylediği kasabaya gider, fakat oradaki esnafın hal ve tavırlarından hoşnut olmaz, kasabanın ahalisinden gıcık kapar ve soluğu yakınlarda bir başka kasabada alır. bu arada pavel'in verdiği cep telefonunu da artık o kasabada telecom italia mobile çekmediğinden midir yoksa yerini tespit etmesinler diye midir bilinmez fırlatır arabanın camından dışarı atar. oysa sim card'ını çıkarsa götürüp kasabada birine verse en azından hayır duası filan alırdı. uluslararası suikastçinin el kitabı kural 2: ufak hesapların peşinde koşma, cep telefonu teknoloji gps filan bunlar ajanı bozar.

    jack gider castel del monte'ye yerleşir. orada 2 oda 1 salon ev tutar. evde kum torbası, barfiks, torna tezgahı gibi bir suikastçinin fit kalmasını ve silah imalatını sağlayan her türlü ekipman, araç gereç hırdavat bulunmaktadır. edward yani jack kasabada başka insan yokmuş gibi peder benedetto adında bir rahiple yarenlik etmeye başlar. bir yandan da kafasında pavel'in "arkadaşlık senin neyine, hıyarto gibi tek tabanca takılmaya devam et" önerisi vardır. o yüzden pederle arasında merhaba merhaba'nın ötesine gitmeyen yüzeysel bir samimiyet ortamı vardır. peder ya kasabada günah çıkarttıracak kimse olmadığından veya vatikan'dan parça başı prim aldığından jack'e sürekli günah çıkarması için baskıda bulunur. bambaşka bir kafayı yaşayan jack'in sürekli kafasını açmaya çalışmaktadır peder benedetto. jack ise tanrıyla arasına kimseyi koymamaya yeminlidir. ser verip sır vermez pedere.

    pederle tanışmalarının da çok da ilginç olmayan bir hikayesi var. bir gün jack kasabada bozuk parayla çalışan bir gofret makinasına para kaptırır. tam makinanın anasını skmek üzeredir ki peder benedetto gelir. peder "are you american? what are you doing here? why? when did you come to italy? did you enjoy your flight? gibi otomatiğe bağlamış şekilde bir turiste sorulabilecek bildiği tüm ingilizce soru cümlelerini ardı ardına sıralar...bunun üzerine "makinalarla aram iyi değil, mazaretim var asabiyim ben" diyerek konuyu geçiştirir. fakat filmin ilerleyen bölümlerinde anlaşılır ki jack'in makinalarla arası öyle böyle iyi değildir, jack'e bugün sipariş versen, desen ki önümüzdeki ay bana bir skorsky helikopter lazım dersen, jack semt pazarından denkleştirdiği alet edevat ve materyallerle iki hafta içerisinde lpg ile çalışan bir helikopter dizayn edebilecek kadar makine mühendisliği bilgisine sahiptir.

    jack bir gün ankesörlü telefondan pavel'i arar. pavel sana bir iş ayarladım der. belçikalı mathilde adında bir kadınla buluşacaksın filan. kadınla buluşurlar, kendisinin de suikastçi ve güzel göğüslü olduğu anlaşılan kadın jack'ten bir makineli tüfek kadar ateşleme kapasitesine sahip, dürbünlü keskin nişancı tüfeği kadar isabetli ve bir tavşan kadar sessiz bir silah yapmasını ister. jack hay hay der. amazon.com'dan makineli tüfek siparişi verir, peder benedetto'nun gayrimeşru çocuğu araba tamircisinden bir iki boru, kelepçe filan temin eder. evde oturur bir kaç gün içerisinde geri tepmesi minimum düzeyde, sessiz, seri atış yapabilen acayip bir silah yapar. gündüz silah yapımıyla iştigal eden jack akşamları da yakında bir kasabadaki geneleve giderek clara isimli bir fahişeyle birlikte olmaktadır. gündüz imalat, akşam fuhuş, geceleri de yatmadan önce kelebek ansiklopedisi okuyan jack, bu rutini sonucunda silahı zamanında bitirmeyi başarır, gide gele clara'ya da aşık olur. clara da jack'e aşık olur. bunun nedeni de bir gün jack clara'ya benim yanımda rol yapmana, orgazm taklidi veya ne bileyim süleyman demirel taklidi yapma, doğal davran binaenaleyh deyince clara da sen kesenin ağzını açar da diğer kızlara verdiğinden daha fazla bahşiş versen bu iş olur der. bunun üzerine jack ben başka kızlara gitmiyorum, onların muamelesi iyi değil gibi bir şeyler söyleyince clara jack'e aşık olur. aşk böyle bir şey işte.

    bu arada jack hergün istim üzerinde yaşamaktadır. evine giderken sürekli dolambaçlı yollardan, dehlizlerden gitmekte, biri kafama sıkmasın diye yolunu uzatmakta, sokakları çorapla arşınlamakta, eli sürekli tetikte, pür dikkat, g.tünden tırsar vaziyette zor bir yaşam sürmektedir. haksız da değildir çünkü kendisini isveçli kılıklı bir tip sürekli takip etmektedir.

    bir gün isveçli kılıklı herif peşine düşer, jack saklanır. tam herifi arkadan vuracakken 40 yıldır motorsiklet geçmeyen sokaktan aniden bir scooter çıkar, isveçli eleman motorsikletliyi vurur. arabayla kaçar. burada da filmi ucuza getirmişler araba kovalama sahnesinde jack vespa'yla arabanın peşine düşer, suikastçiyi öldürür. aksiyonsa aksiyon, kovalama sahnesiyse kovalama sahnesi.

    silahın montajı sahneleri ise adeta youtube'daki instructional video'lar gibi olmuş. jack silah montajını maddeler halinde anlatsın ve arka plana da skindirik bir müzik koy"how to assemble a silent gun with a submachine gun firing capacity and accuration of a sniper rifle?" diye youtube'a koy bunu, binlerce hit alsın. hatta ben bir ara içimden dedim ki herhalde bu kadar başarılı bir silah yaptıktan sonra jack gidecek roma'da patent dairesine, başvuru formu filan dolduracak, harç pulu filan alacak, bir yarım saat de silahın fikri mülkiyet hakkının tesis edilmesi sürecini izleyeceğiz. ama neyseki yönetmen insaflı davranmış.

    silahı tamamladıktan sonra jack mathilde denen hatunla buluşur. filmin yaklaşık bir 10-15 dakikası da mathilde ile jack'in silahı kırsal ortamda test etmesiyle geçer.

    bir gün jack yine kasabada oturmuş espressosunu yudumlarken kasaba küçük olduğundan clara ve bir arkadaşına rastgelir. clara onu gerçek bir buluşmaya (bu kez vuruşmaya değil) davet eder. ve ilişkilerinin artık sağlam temellere dönüştüğünün, daha anlamlı bir hal aldığının ilk sinyalini verir. yemeğe giderler. buluttan nem kapan jack bu kez clara'dan kıllanır, kızın çantasını karıştırır. çantada bir silah bulur. daha sonra kızı takip eder, bir takım erkeklerle buluştuğunu filan görür. filmin buraları insanın iyice içini baymaktadır artık, insan içinden ulan gerizekalıya bak kendi gitti kasabaya, kendi genelevden buldu, üstelik başına musallat oldu şimdi de tribe bağlıyor diye düşünmeden edemez. paranoyanın bokunu çıkaran jack kızı öldürmek üzere pikniğe götürür. clara hava sence de sıcaklamadı mı jack, en iyisi ben soyunup g.t baş meydanda suya dalayım ki, izleyicilerin gözü gönlü bayram etsin diyerek dereye girer. uluslararası suikastçinin rehberi kural 3: tanıştığın kızı pikniğe götüreceksen yakınlarda bir su birikintisi olmasına dikkat et. clara jack'i de suya çağırır fakat jack iyi böyle der. nasıl etsem de clara'yı öldürsemin hesabını yapmaktadır. üstelik o anda clara'nın üzerinde hiçbir şey yoktur. en fazla donundan su tabancası çıkaracak pozisyondadır clara. jack böyle tripten tribe koşarken, neyseki clara bir şekilde durumu anlatır. meğersem o bölgede fahişelere birkaç saldırı filan olmuş da, clara ondan silah taşıyormuş, konuştuğu kişiler polismiş, korkulacak birşey de yokmuş, hepsi bir yanlış anlamadan ibaretmiş. bu açıklamalar ve clara'nın vücudu yüreğimize su serper.

    jack clara'yla mutluluktan mutluluğa koşmaya artık hazırdır. pavel'i son defa arar ve derki bu benim son işim. silahı mathilde'e teslim ettikten sonra "i'm out." fakat hepimiz biliriz ki bu tip işlerde öyle erken emeklilik planları, işçinin iş akdini tek taraflı feshi, ben ayrılıyorum hürriyet'e yeni bir iş ilanı verin filan gibi uygulamalara yer yoktur. pavel tamam der ama bu mathilde denen karıyı arayıp jack'i öldürmesini ister.

    jack'le mathilde buluşurlar. paranoyak jack bu kez haklı olarak mathilde'in kendisini öldüreceğinden kıllanır. silahı teslim eder. tam ayrılacaklarken mathilde'in cebinde silah, jack'in cebinde silah birbirlerine tam sıkacaklarken bu arada okul otobüsü çıkagelir. aksiyon ortamının içine sıçar. vedalaşıp ayrılırlar. pavel mathilde'i arayıp ne yaptın bitirdin mi jack'in işini diye sorar. mathilde derki şartlar müsait değildi. pavel de skerim şartını, gidip öldüreceksin peşine düşüp diye ısrarcı bir tavır takınır.

    jack kasabadaki bir dini festival esnasında clara ile karşılaşır. clara'ya benimle gelir misin diye sorar. clara'nın mutluluktan g.tü tavana vurmaktadır. tabii ki gelirim der. tam o arada mathilde jack'in imal ettiği silahı alır ve çatıya çıkar. uzaktan dürbünlü tüfekle jack'e nişan alır. silahı ateşler fakat silah geri teper, çünkü jack daha önce silahın ateşleme mekanizmasıyla oynayıp bozmuştur silahı. uyanık pezevenk. silah sesini duyar duymaz jack clara'ya daha önce piknik yaptığımız yere git beni bekle der. ben burada da clara'nın ensesine sıkacak sandım ama sıkmadı. jack mathilde'in peşine düşer. mathilde gözünden yaralanmış vaziyette asfaltta boylu boyunca yatmaktadır. o arada peder benedetto da çıkar gelir. jack peder'le vedalaşır. yine kasabanın ara sokaklarına dalar. meğersem o arada pavel denen herif de işi gücü bırakmış, ne ara ne zaman çıkmış gelmiş bilemiyorum kasabaya gelmiş. jack'le pavel karşı karşıya gelirler, her ikisi de silahlarını ateşler. jack pavel'i alnının çatından vurur. arabaya biner piknik alanına doğru yol alırken fark ederki vurulmuştur ve kan kaybediyordur. tam piknik alanına gelir, clara neşe içinde oynamaktadır, jack bilincini kaybeder. kamera ağaçlardan gökyüzüne doğru yükselirken bir tane kelebek görürüz. burada da jack'in sırtındaki kelebekle, nesli tükenmekte olan ağaçlar arasında gezen kelebek ve at skine konmuş kelebek gibi klişe bir film finali arasında imgelem fırtınası yaşarız.

    --- spoiler ---
  • fiat tempranın george clooney kadar başrolde olduğu filmdir.
    ayrıca benzine acımayıp temprayı sürekli power lambası yanık kullanmıştır. her sahnede fırlayıp "hacı çok yakar tüp taktır çok rahat edersin" diye uyarmak istedim kendisini. zaten filmde de heyecan yaratan tek nokta bu olmuştur benim için. ama hatun güzeldi. yaşı vardı biraz tabi ancak göğüslerde hafif sarkıklık ve selülitlerin bolluğu yine de vücudun orantısal güzelliğini bozmamıştı.

    bu arada m14 piyade tüfeğini sniper olarak kullanmaya özenen arkadaşlara battlefield vietnam oyununu tavsiye edebilirim. ama filmdeki kadar performans beklemesinler tabii...
  • bu filmi nefes nefese bir aksiyon beklentisiyle izlerseniz çok büyük hâyâl kırıklığına uğrarsınız. ancak aradığınız retro bir thriller, hatta biraz da dramsa the american sizin için biçilmiş kaftan. filmin ağır ağır ama kendinden emin adımlarla ilerleyen, adeta ilmek ilmek dokunan temposunun sabırsız seyirciyi sıkabileceğini kabul etmek lâzım. ancak sabreden dervişleri muazzam bir seyirlik bekliyor, benden söylemesi.

    --- spoiler ---

    jack'in hikâyesinin sonu başından belli. o adeta ömrünü biraz daha uzatmaya çalışan bir kelebek. eski kafalı tetikçimiz, mekaniğe yatkın olduğu kadar, yeni nesil makinalara uzak. silâhlar yapabiliyor ancak cep telefonlarından hoşlanmıyor. köklü avrupa'nın içine düşmüş, geçmişsiz bir amerikalı. çaresiz, italya'nın o küçücük köyünde bile kendine bir kimlik yaratma çabası içine giriyor. patronunun aksi yöndeki nasihatlerine rağmen kendisine oracıkta iki dost ediniyor: biri rahip, diğeri de fahişe. seyirci bütün bu çelişkiler yumağı içinde sersemlemiş, paniklemiş jack'in kendi sonuna doğru yürüyüşüne tanıklık ediyor.

    --- spoiler ---

    bu noktada aksiyon sevenler kadar, george clooney'nin büyüleyici gülümseyişini bekleyen hatun kişileri de filme hazırlamak gerek. clooney bu filmde de pek tabii ki muhteşem. mütemadiyen mekik, şınav, barfiks çekiyor -üstelik her defasında yarı çıplak. ancak er kişinin o meşhur kendinden emin çekiciliği bu filmde çok da silik bir şekilde tezahür ediyor. bu sefer kendinizi zat-ı şahanelerinin depresif moduna hazırlayın. ama inanın böylesi bile tadından yenmiyor.

    dünyanın en yüzeysel kadını yorumlarını bir kenara bırakacak olursak, belki herkesten daha çok alkışı hak eden, yönetmene de değinmeden geçmemeliyiz. fotoğrafçılık geçmişinin nimetlerinden sonuna kadar faydalanan anton corbijn, hiçbir kareyi boş geçmiyor. malzemesi de italyan kasabası castel del monte'nin muhteşem manzarası, dar ara sokakları ve george clooney'nin muazzam stilize, karakteristik duruşu olunca, ortaya gerçek bir görsel şölen çıkıyor.

    the american büyük ve iddialı bir film değil, bir başyapıt hiç değil. ama kesinlikle nokta atışı yapan, stil sahibi bir minimalist thriller. bu tarzı sevenler a single man'i de sevmişti.
  • nuri bilge ceylan aksiyon filmi cekse nasil olurdunun cevabi.
  • fiat tempra'nın ne denli zamanın çok çok ilerisinde bir otomobil olduğunu gördüğümüz film. o efsaneleşen iç tasarımı ve dijital gösterge paneliyle özellikle gece çekimlerinde filme son derece karizmatik bir hava katmıştır.
  • beyazperde.com izleyici yorumlarını ve yorumcularını başlığı altında toplamış olan leziz bir filmdir. yahu arkadaşım madem sinemaya gidiyosunuz internet denen bi nimet var otur aç nasıl bir film olduğunu öğren öyle git filme di mi yahu...senin kafandaki siktiriboktan prototip filmlere uymuyor diye bir filmi niye suçluyosun ki. unutma ey izleyici filmi sen seçip izliyorsun bu nedenle senin zevkine uygun olup olmadığını bi zahmet oku öğren sonra hiç aksiyon yok yeaaa çok sıkıcıydı deme...
  • cs_italy'nin film sürümü. uzatılmış bir kol saati reklamı. bari george clooney yataktan "my hair?!" diye fırlasaydı..
  • film türkçeye centilmen olarak çevrilmiş. çüş.

    (bkz: türkçeye saçma çevrilmiş film isimleri)
  • müthiş ağır tempolu fakat şimdiye kadar izlediğim en gerçekçi hitman filmiydi heralde. bir de italya ve isveç gibi 2 tane çok sevdiğim ve yaşamak istediğim ülkelerde yapılan çekimler muhteşemdi. isveç'in o uçsuz bucaksız doğası ve italya'nın kendine özgü kasabaları, sıcak insanları ve yeme&içme kültürü. tüm bu çevre bir tetikçinin etrafında döndüğü için film haliyle de izlenebilir oldu benim için. bir de o yardımcı hatun casting'ini yapan arkadaşları canı gönülden tebrik ediyorum. o ablalar neydi öyle, her biri ayrı bir diva.
  • kaz dağlarında gezerken rastlaştığım 1924 mübadelesinde kaderine terkedilmiş taş köylerinin bir benzerini anımsattı film.

    amerikano, isveç'te bir suikast gerçekleştirir,
    suikastın ardından vakit geçirmek için bir hatun bulur,
    tepeden tırnağa ıssızlığın ortasında, karın beyaz denizinde yapayalnız takılırlarken iki iz sürücüyle karşılaşır.
    amerikano ilk izciyi hakladıktan sonra içgüdülerinin sesine kulak verip, aşk yaptığı kadının canına kıyar,
    john le carre adında bir yazarın söylediği gibi, bir casusun hayatında tesadüf diye bir şey yoktur.

    sokrates'in buyurduğu gibi bir filozofun işi şüphe duymaktır.
    yönetmen, bir tetikçinin nefesinde akan her bir kum tanesinin içindeki şüpheyi seyirciye aktarmaya çalışmış,
    agatha christie'nin cinayet kitaplarından biri film edilmediği için hitchcock vari gerilim unsurları beklemek yersiz olacaktır.

    senaryo, bir tetikçinin hayatının süratle ilerleyen anların zincirlemesinden oluştuğunu yadsıyarak,
    bambaşka bir ironik tasarımla, olayların oluşumunu kaplumbağa terbiyecisinin hızı ile dile getirmiş,
    bu sanki formula 1 yarışını yavaş çekimde izliyormuş gibi bir etki bıraktı dilimde,
    nasıl olurda bir tetikçi bu derece her biri aynı anlardan oluşan rutin bir hayat yaşar,
    mesela, leon gibi nypd ve swat timine savaş açmıyor yada kiddo gibi tokyo'da bir lokantayı basıp onlarca yakuzayı blendırdan geçirmiyor.