şükela:  tümü | bugün
10 entry daha
  • hikayeler ancak onları anlatmasını bilenlerin başına gelir.

    (bkz: paul auster)
  • altın arama bölümü beni çok etkiledi.

    --- spoiler ---
    tertemiz, yemyeşil, mükemmel, huzur dolu bir bir vadi. ortasından son derece berrak bir dere akıyor. geyikler ve diğer hayvanlar huzur içinde yaşıyor. sadece doğal sesler var. muhteşem bir ortam.

    bu muhteşem ortam insanın gelmesiyle bozuluyor. madencinin şarkısı hayvanları rahatsız edip o muhteşem ortamı bozuyor, her küreği vurmasıyla yeşillik zarar görüyor, tertemiz berrak su madencinin çıkardığı toprakla kirleniyor. kısa bir süre sonra insanın çevresi tıpkı kanser olmuş gibi çirkinleşiyor.
    --- spoiler ---

    bu anlatım beni çok etkiledi.
  • analiz edersek ;

    --- spoiler ---

    1- buster bu karakteriyle bu dunyaya ait degildi ve ironik bir şekilde kötü adamlardan çok adam öldürüyordu. çünkü uyumsuzdu ve dünya ona çok geçmeden tepki verdi.

    2- merhamet zorla verilmez. gökyüzünden bir yağmur gibi yavaşça iner. kolsuz bacaksız gencin sonu bir nevi merhametti. dünya ona da tepki verdi. hayatta kalma mücadelesinde liam nesson ile meal ticket idiler birbirleri için. işler zora girdiginde liam'ın önüne fırsat geldi ve değerlendirdi. kolsuz genci köprüden atması aslında bölümün başında cogumuzun sandıgı aralarında manevi bir bağ var sanrısına bir güzel combo çekti. liam hayatta kalmaya ve biraz zevk yapmaya çalışan adi alelade bir adamdı ve cocuga kendi kafasındaki merhameti gösterdi.

    3- altın madenindeki adam temelde şans kavramını tanımlıyor. iyi niyet ve çalışmak güzel bir şey ama anlatılan bazı varlıkların çok şanslı olmasıydı. altınları buldu sonra daha çok buldu sonra da vurulurken hayati şekilde vurulmaması özellikle şanstı. kafasından vurulsa herangi bir değer üzerine konuşmuyor olurduk. basit bir kurnazlık hikayesi dersi kalırdı bize. bu bölümde hayattaki karmaşık anlamakta zorluk çekeceğimiz iç içe geçmiş kavramları gösterdiler bence. şanslıyla karşılaşan kurnaz ve durumun yine şanslıya gülmesi.

    4- belirsizlik kendi hayat düsturum sayılır. bu hikayede kadın ve erkek belirsizliğin yani insanın bu binlerce yıldır hala anlamlandıramadıgı varoluşa karşı duruşunun mecburi agnostik olması gerektigi cok doğru bir felsefeydi. fakat kadın kendini öldürünce bu belirsizlik bir kesinlik yarattı. kadın belirsizligin sonlanmasını beklemedi ve fikren kesinlik algıladı ve kendini akışa bırakmadan işini bitirdi. belki de konvoydaki adamın dediği felsefede dusunseydi kurtulurdu. malesef yanındaki adam bir kesinliğe sürükledi onu. bütün bölüm boyunca aynı adamın belirsiz, kesinlik ve yargı içermeyen hareketlerine rağmen bölümün sonunda bir anda coşup böyle böyle olacak sana kızılderililer kayacak demesi? köpek ise burada önceden olacakları temsil ediyor resmen. bir yandan aynı köpek kadınla uyuşmayan onu felakete surukleyen bir değişken gibi.

    5- son bölümün ana fikri her varlık gözlemcidir ve karşındakini asla tam olarak anlayamaz tanıyamaz. onun deneyimine erişemez. hepsi birbiri için birer gözlemcidir.
    tuzakçı'nın kızılderili kadınla yaşadıkları, fransız adamın ilişkilere bakış açısı ve ödül avcıları kılıgındaki azraillerin kendi perspektifleri hepsinin birbirleri ve başkaları hakkındaki fikirlerinin temeli fransız adamın söylediği varlıklar birbirleri icin gözlemcidir asla birbirlerini tam olarak anlayamazlardı. son bölüm biraz belki de bundan daha sade algılar içeriyor da olabilir kararsızım.
    --- spoiler ---

    bu şekil bölümlere sahip izlenilesi bir filmdir. dizi halinden cok böyle daha iyi olmuş gibi. coen kardeşlerin felsefeye sarmalarına bayılıyorum. no country for old men ve a serious man'deki felsefik işleyişleri harikaydı. bana göre hayatı algılayış yorumlayış yönü p.t anderson ile birlikte en iyi yönetmenlerdir.
  • ölümün altı bölümlük özeti

    -spoiler-

    1. bölüm: ölüm kaçınılmazdır.
    vahşi batıda senden daha hızlı silah çeken biri elbet karşına çıkacaktır. şapka detayı mükemmeldi. coen'lerin hayatla bu şekilde alay etmeleri hoşuma gidiyor.

    2. bölüm: ölüm trajikomiktir.
    ölüm belki de hayatına anlam katacak bir kadın karşına çıktığı an seni bulabilir. coen'lerin ilk dönem filmlerini hatırlattı bana bu bölüm. her an her şeyin olabileceği garip bir dünyada sadece coen'ler bu karmaşayı ve saçmalığı kameraya aktarabiliyor.

    3. bölüm: ölüm acımasızdır.
    en iyi bölüm olduğu söylenebilir. hatta uzun zamandır izlediğim en harika şeydi. bu anlatılan hikayenin de harika olduğu anlamına gelmesin. bu kadar rahatsız edici bir konuyu ancak coen'ler yumuşatabilir ve ekrana aktarabilirdi. özellikle bu bölümde karanlık hava ayrı bir cezbediciydi.

    4. bölüm: ölüm intikamdır.
    altın aramayı zevkle ve akıllıca yöntemlerle yapan yaşlı adamın baykuş tarafından öldürülmesini beklediğiniz etkileyici bir bölüm. hadi itiraf edin siz de sürekli bunun olmasını beklediniz. ama yaşlı adam haklıydı. sayı sayacak hali yoktu ya.

    5. bölüm: ölüm aptallıktır.
    abisini kaybettikten sonra tek başına kalmanın yükünü kaldırabilecekken kaldıramayan bir kadının hikayesi. vahşi batıda kadınlara yer yokmuş demek ki.

    6. bölüm: ölüm yakınınızdadır.
    beni çok sarmadı bu bölüm. kokan yaşlı adam dışında ilgi çeken bir karakter de yoktu sanki. bir de arabayı süren gizemli sürücü. arabayı durdurması için kendisine bağırıldığında dönüp bakacak mı diye niyeyse gereksiz yere gerildim.

    -spoiler-
  • liam neeson'lı bölümdeki kolsuz bacaksız karakterin harry potter'daki dudley dursley'i oynayan şişkonun olduğunu öğrenince şaşırtmıştır.
  • filmde yer alan 6 hikayeyi özetlemek gerekirse:

    1- ne kadar hızlı olursan ol,
    2- ne kadar şanslı olursan ol,
    3- ne kadar yetenekli olursan ol,
    4- ne kadar çabalarsan çabala,
    5- kaderinden ne kadar kaçmaya çalışırsan çalış
    6- nihayetinde öleceksin.

    ayrıca 6. hikaye sartre'ın kısa hikayesi gizli oturum'dan bir hayli esinlenmiştir. aslında birçok hikayede bu esinlenmeler var.
  • başından sonuna ölüm temasını işleyen ve 6 ayrı hikayeyi anlatan harika coen kardeşler filmi.

    --- spoiler ---
    --- spoiler ---

    son hikayede yan yana oturan iki beyefendi tartışmasız ölüm meleğidir.

    *atlı arabayı kullanan esrarengiz kişi, seslenmelere kulak asmamakta ve arabayı ölü ve kasvetli ağaçların arasından sürmektedir.
    *son durakta otelin kapısı üzerinde bir şeytan bir de melek figürleri vardır.
    *otelde merdivenlerin ucundaki parlak bir ışık elbet bir şeyleri ifade ediyordur.

    bir diğer hikayede altın avcısı yaşlı adam çetin ceviz çıkıyor ve ölmüyor.
    ölüm temalı filmde bu adam da ölmüyorsa buradan da farklı bir anlam çıkmakta.
    adam açgözlülüğü mü yoksa emperyalizmi mi yoksa sıradan amerikan vatandaşını mı temsil ediyor anlamadım.
    (bu hikayedeki bir replik harikaydı, yaşlı adam baykuş yumurtasını alırken "bir kuş kaça kadar sayabilir zaten" diyor, burada bir önceki hikayedeki tavuk satın alan adamın dolandırıldığını anlıyoruz)

    --- spoiler ---
    --- spoiler ---
  • altin arama bolumu tek kelimeyle ef-sa-ne bir sey olmus.. o goruntuler. o mistik renk paleti. o steinbeck'in cennet cayiri'ni andiran yesillikler.. ve ki adamimizin kitaptaki gibi sakli bir perdenin ardindan cennet cayiri'ni bulmuscasina sahneye girisi. ihtiyarla baykus arasindaki bakisma.. her saniyesine öldum lan. ve hic bitmesin, orda kalayim istedim..

    son hikayede ise fransizca konusan adamin felsefi cikarimlari ve donemin alisilageldik zengin/ahlakci kibar hayatina mensup bayani karsindaki laflari lezzizdi. o herifi ordan cikar jack london, balzac, hesse yahut harper lee vaya veya capote kitaplarindan herhangi birine koy siritmaz. keske benim yazilarima gelse hatta bossa hah-ha.

    kisacasi coen kardeslere susamisiz. icim acildi lan. kac yildir marvel filmleri amk. ozumuze donduk fargosunu gidisini yediklerim. temiz hava girdi beynime. oh mis.
  • netflixde iyi film yok diyorlar bir de. her bolumu ince ince islenmis metafor yagmuru gibi bir film serisi olmus. bu gondermeler belli bir bilgi birikimine sahip olmadan, vahsi batı kulturune hakim olmayan insanlarin yakalamasi zor gondermeler, filmi basarili kılan* kısmı burada basliyor, ustte o kadar yalin ve akan bir anlatim yakalamislar ki temposuyla normal bir izleyiciyi bile baglayabiliyorlar.

    --- spoiler ---

    ilk bolumdeki gonderme şu şekilde;

    buster poker masasina oturduktan sonra actigi kart dead man’s hand diye tanimlanan iki as ve iki sekizdi. bu kartlarin boyle isimlendirilmesinin nedeni, mesur wild bill hickok’un sebepsiz yere, eli kazanabilecekken poker masasindan kalktiktan sonra sirtindan vurularak olduruldugunde masada biraktigi kartlar olmasi. orjinal hikayeden farkli olarak buster burada oyuna devam etmek istemiyor.

    wild bill’i olduren kisinin ise abisinin intikamini aldigi iddia ediliyor. devam sahnesinde busterin arşimetten yararlanarak oldurdugu adamin kardesinin, bustera meydan okumasi, busterin son kursunu arkasını donerek sikmasi bu olaylarla benzeşim kurmakta.

    peki bitti mi bitmedi. wild bill’in en buyuk ozelligi silahini kabzasi ters olarak tasimasiydi buna ragmen en hizli silahsörlerden biriydi. busteri olduren adamin silahlari bu sekilde taşıması da bir raslantı degil tabii ki.

    coen kardesler ilk bolumun final sekansında bu efsaneye selam durmuslar resmen.

    --- spoiler ---

    kısaca, tekrar tekrar izlenecek harika bir film.
  • birbirinden güzel altı bağımsız hikayeyle, true grit'den sonra western türüne geri dönen coen biraderlerin en iyileri arasına çok rahat girdiğini düşündüğüm, muhteşem görüntü yönetmenliğiyle iz bırakıp en yakın zamanda tekrar izleme isteği uyandıran özel bir yapım.

    izleyicinin bünyesine göre en iyi bölüm sıralaması değişkenlik arz edebilir. zira genelin teveccühünü, coen biraderlerin mizah anlayışıyla harmanlanmış klasik western hikayeleri olan ilk iki bölüm kazanırken beni etkileyen daha çok üç ve dördüncü bölümler oldu.

    üçüncü bölümde kolları ve bacakları olmayan bir drama sanatçısının popüler kültür karşısında silinişi hikaye ediliyor. yarattığı zengin çağrışımlar düşünsel tatmin sağlarken özellikle finaliyle ağızda acı bir tat kalıyor, sanatçının etkili tiratları kulakta iz bırakıyor.

    sözlü kültürün yazılı kültür karşısında düştüğü pozisyona, yazılı kültür de televizyon karşısında düşmüştür. vaktiyle yazı algıda bir devrim yaratmış, dilden yararlanma organı olarak kulaktan göze doğru bir kaymayı temsil etmişti. bugün de yazının yarattığı sihir yerini elektroniğin sihrine bırakmış bulunuyor.
    bu bölümde coen kardeşler, televizyon öncesi dönemde edebiyata ve sanata olan ilginin süreç içinde nasıl içeriksiz ve niteliksiz eğlenme araçlarına kaydığını betimlemişler. etkili bir sahne sanatçısının matematik hesabı yapabilen tavuğa yenilmesi gibi günümüzde de kültür, sanat, felsefe, edebiyat; yüzeysel, değersiz, albenili olana yeniliyor, televizyon ve internet içeriklerinde saçma olan, adi olan sadece eğlendirdiği için seviliyor, tıklanıyor, milyonların ilgisini çekiyor.

    karl marks vakti zamanında; ''matbaanın hatta baskı makinelerinin olduğu bir çağda ''ilyada'' mümkün müdür? matbaanın doğuşuyla birlikte şarkı söylemenin, hikaye anlatmanın, derin derin düşünmenin geçerliliğini yitirmesi kaçınılmaz değil midir?'' diye soruyordu. ''acaba marks, günümüz medya içeriklerini görseydi neler derdi'' diye hayıflanmadan edemiyor insan.

    dördüncü bölüm, insanlara dair ne bir emare ne de bir insan eseri olan kanyonun yeşil kalbinde muhteşem bir doğada güneşin, dağları ve yemyeşil vadiyi aydınlatmasıyla açılıyor. sukunet, dinginlik ve huzur, ormanın içinden şarkı söyleyerek yaklaşan kaba bir insan ve bet sesiyle birlikte bozuluveriyor. o çirkin sesin, çağlayan ırmaktaki balıkların, ırmaktan su içen geyiğin, tüm sakinliğiyle ağacın tepesinde etrafı kolaçan eden baykuşun, çiçeklerin üzerinde uçuşan kelebeklerin her birinin bir tarafa kaçışmalarına neden olmasıyla ''eyvah insan geldi'' diyoruz.

    altın arayan yaşlı adamın yemyeşil kanyona ilk gelişindeki sahne ile en son ortalığı kana bulayarak ve her tarafı kazıp şantiye alanına çevirerek giderken izlediğimiz sahne arasındaki fark insanın vahşiliğini ve tahripkarlığını orta yere seriyor. nebatat ve hayvanatın barış içinde yaşadıkları uçsuz bucaksız doğayı paylaşamayan; hırsı, aç gözlülüğü ve bencilliğiyle sadece doğaya ve canlılara değil kendi türüne de düşman olan insanın fotoğrafını çekmiş coen'ler kısacık bir filmle...

    böylesi ince ve naif yaklaşımlarla, muhteşem görsellikle insanın ruhunu okşayan coen kardeşlerin beşinci bölümde, amerikan yerlilerine olan ırkçı hollywood bakış açısının dışına çıkamamış olmaları üzücü olmuş. nasıl ki dördüncü bölümde yaşlı adam huzur dolu cennet gibi doğaya geldi ve doğa ile içinde yaşayanların tadını kaçırdıysa aynı şekilde batılı beyaz adam da yeni kıtaya geldiğinde içindekilerin bütün dünyasını alt üst etmişti. yaşlı adamın tarafında yer alıp onu görünce kaçışan canlıları barbar yerine koymak coen kardeşlere hiç yakışmamış.
122 entry daha

hesabın var mı? giriş yap