şükela:  tümü | bugün
  • ulvi insan daniel day-lewis in baş rolünü üstlendiği, merakla beklenen 2005 yapımı film.
  • insan yalnizligi ve cinselligini son derece rahatsiz edici bir agarlik icerisinde inceleyen, zaman zaman asiri yavaslayan ve yoran 2005 yapimi basrolde daniel day-lewis in oynadigi garip film
  • titanic adli filme ait ost'den nadide bir parca, adeta bir duygu seli. filmin sonunda jack'in superfresh oldugu anlarda girerek izleyenleri derin bir huzne gark eder... **

    (bkz: dezenformasyon)
  • vanessa paradis nam şarkıcının johnny depp'den peyda ettiği çocuklarına ithaf etme maksatlı yazacağı potansiyel şarkı...

    (bkz: jack depp)
    (bkz: lily rose melody depp)
  • hayata dair çözümleyemediğimiz, bir araya koyulmaması gerektiği düşünülen, konulduğunda da ikilik ve paradoks yaratan kafa kurcalayıcılara bir cevap veren; belki de onlara bir tane daha ekleyen film.

    "you are not guilty..
    innocents are just dangerous, i guess.."

    gariplik olabilir, protesto olabilir, direniş olabilir. farklı birini farklı yerlerden yakalayabilir. şarkılara dikkat.
  • ifistanbul 2006da gösterilecektir; if'in web sitesindeki tanıtımı;

    şarkısı

    abd
    2004, renkli, 35 mm, 111',ingilizce

    yönetmen:
    rebecca miller

    senaryo:
    rebecca miller

    görüntü yönetmeni:
    ellen kuras

    kurgu:
    sabine hoffman

    oyuncular:
    daniel day-lewis, camilla belle, catherine keener, paul dano, ryan mcdonald

    müzik:
    michael rohatyn

    yapımcı:
    lemore syvan, jonathan sehring, caroline kaplan, graham king

    prodüksiyon şirketi:
    ifc prods. / initial entertainment / elevation pictures

    dağıtımcı:
    medyavizyon cumhuriyet cad. pegasus evi no:26 k:4 34367 harbiye, istanbul tel: +90 (212) 296 05 05 fax: +90 (212) 225 90 35

    bu film hakkında görüşünü söyle

    bu film hakkında izleyici görüşü bulunmamaktadır.

    2005 sundance berlin
    “bir insanın, tüm kalbiyle sevdiği kişi öldüğünde, kendisinin de bir şekilde dünya üzerinden silineceğini, yok olacağını düşünmesi mümkün.”
    rebecca miller (yönetmen)
    film hakkında
    jack (daniel day-lewis), bir zamanlar komün hayatı yaşanılan, ancak sonradan herkesin terk ettiği bir adada 16 yaşındaki kızı rose (camilla belle) ile birlikte yaşamaktadır. komün dağıldığından beri jack, rose’u dış dünyadan tamamen sakınmıştır ancak ölümcül hastalığı ve rose’un çocukluğunu geride bırakıp kadınlığının bilincine varmaya başlaması onlara sorunlu günler yaşatacaktır. hayatını çevreciliğe adayarak geçiren jack, artık kendi gibi düşünmeyenlere –örneğin yakınlarda site yapacak olan inşaatçıya- karşı öfkesini kontrol edememektedir. jack kız arkadaşı kathleen (catherine keener) ve iki oğlunu onlarla birlikte yaşamak üzere davet ettiğinde, rose kendisine ihanet edilmiş gibi hisseder ve durum kontrolden çıkar. jack, krizin büyümesini engellemek için bir şeyler yapmak zorundadır. kendi ideallerine yakıştıramadığı bir dünyada yaşamayı reddeden bir adamla, kadın olma yolunda ilk adımlarını atan kızı üzerine çekilmiş şiirsel ve kuvvetli bir film.
  • hayatımda izlediğim en etkileyici filmlerden bir tanesiydi kuşkusuz...özellikle camilla belle ve de daniel day-lewis'in oyunculukları inanılmaz...onun dışında kurgu çok iyi, özellikle ikili ilişkiler(baba-kız, anne-oğul, arakadaşlık, sevgililik, kardeşlik) ustaca bir şekilde anlatılmış. rebecca miller iyi bir yönetmen olacağa benziyor... ayrıca filmin müzik seçimi çok etkileyici, tabiri caizse "cuk" die oturuor filme...kesinlikle !f in en iyi filmlerinden birisi
  • spoiler kaygısından kelli 3 büyüklere karşı oynayan anadolu takımı hocası tedirginliğinde kalan cümlelerim için spoiler (yok mudur bunun türkçesi! yazarken bile rahatsız ediyor) uyarısını çektiren film.

    --- spoiler ---
    evvela filmin ilk sahnesinden son sahnesine kadar, sıklıkla bendenizin de başvurageldiği "ya hacı çok daraldım ben bu beton şehirde, kaçacam bir ege kasabasına kendi domatesimi patlıcanımı yetiştiricem" efsanesi buram buram işlemekte gönül katmanlarına. filmdeki oyunculuklara diyecek yok doğrusu. zira bol kepçeden oyunculuk hamuru mevcut zaten daniel day levis amcanın önderliğinde. film henüz tasvir bekaretini koruyan baba-kız elektriğini kendine dert edinmiş. bu derdini işlerken de öyle kararlı ki ziyadesiyle tedirgin ediyor biz fani izleyicileri. beni şahsen bu ağır işleyiş ve kasvetli küçük ucube rose'un ehlikeyf ve rahatsız edici icraatları yordu film boyunca. küçük biraderleri ve annelerin oyunu da özellikle beğendim. sonuç olarak, gönül penceremden (iclal aydın gibi hissetim mecbur kaldım) film hüsran olmasa da olay örgüsünün sığ suları tercih etmesi nedeniyle iyiki de kaçırmamışım filmi de olamadı ne yazık ki. diğer yazılarda da belirtildiği üzere film müzikleri enfes. bir ara peydahlanan bob dylan'ın muhteşem one more cup of capy si ise jack ve rose'un referans şarkısı gibi sanki.

    --- spoiler ---

    e bir de televizyonda günün filmlerine bakış yorumu da yapmadan geçmek olmaz.

    jack ve rose şehir hayatından bunalıp kasaba da yaşamaya karar vermiş baba ve kızdır. jack bir süredir ilişkisi olduğu dul kathleen'i iki erkek çocuğuyla birlikte eve davet etmeye karar verir fakat ergenlik çağındaki rose bu durumdan hoşnut olmaz.
  • eleştirmenlerin itip kaktığı, rotten tomatoes’un çürük domatesler attığı aşk filmi. evet miller olayı balıksırtı örmeye kalkıp ucuna takacak toka bulamamıştı, epilog gereksizdi, sembolleri gözümüze sokmuştu şuydu da buydu. nihayetinde bu bir mezuniyet projesi değildi ve zaten ilgi çekici filmler de ilgi çekici insanlar gibi pürüzlü olurdu.
    jack ve rose arasındaki derin sevgi içimi titretirken ny times film yazarı manohla dargis ablamızın “ms. miller nefret edilesi yaratık jack’e fazlasıyla sempati gösteriyor” sözleri kafama kanca atıp durdu. sevmekle aşk arasındaki bulanıklığı, sevgiyle suistimalin birbirlerini nasıl da dövüp defettiklerini, aşkın daima masum, masumiyetin daima tehlikeli olduğunu aynı saflık, cesaret ve görsel kusursuzlukla gösteren rebecca miller ve jack rolünde bir salgın ev*in laminat mutfağında katıla katıla ağlarken akıttığı sümüklerinden öpülesi, ilahi daniel day lewis bize cevabını vermiyorlardı madem, yapmak yerine yazmayı tercih eden çokbilmiş manohla ablamız söylesindi: birini bağrımıza basarken masumiyet sınırından taştığımızı nasıl anlayacaktık? sevgi sandığımız şeyin artık aşk olduğunu, bu aşkın iyi ve kabul edilebilir mi, yoksa kötü ve pis mi olduğunu nerden bilecektik? bu yapay sınırı kolayca ortadan kaldırıveren mucizevi seni seviyorum sözüne sığınarak nereye kadar idare edebilecektik? sevdiğimiz kişiye seksüel arzu duymadığımız, daha da kolayı bunu ifşa, belki de icra etmediğimiz sürece masumduk da, dudaklar birleştiği anda sapık mı oluyorduk? yoksa asıl sağlıksız olan, jack’i ve tüm sevenleri nefret edilesi yaratıklara dönüştüren, sevdikleriyle aralarına kimsenin sıkışamayacağı kadar yakınlaşmış, bilmeden onu kendilerine kilitlemiş, istemeden gözlerini başkalarına dağlamış olmaları mıydı? ama zaten pek çok ebeveyn çocuğunu/koca karısını bundan da kısıtlayıcı bir duygu hapsine mahkum edip, üstüne bir de takdir toplamıyor muydu? hem aşkta hijyen ve mesafenin işi olur muydu?

    böylece kendimi başladığım yerde buldum. bu arada sadece bi çay içmeye gelen öküz evi çoktan yerle bir etmiş, ben sırtına binmeye çalışırken, herkes kendi süpürgesine atlayıp gitmişti...