şükela:  tümü | bugün
  • eleştirmenlerin itip kaktığı, rotten tomatoes’un çürük domatesler attığı aşk filmi. evet miller olayı balıksırtı örmeye kalkıp ucuna takacak toka bulamamıştı, epilog gereksizdi, sembolleri gözümüze sokmuştu şuydu da buydu. nihayetinde bu bir mezuniyet projesi değildi ve zaten ilgi çekici filmler de ilgi çekici insanlar gibi pürüzlü olurdu.
    jack ve rose arasındaki derin sevgi içimi titretirken ny times film yazarı manohla dargis ablamızın “ms. miller nefret edilesi yaratık jack’e fazlasıyla sempati gösteriyor” sözleri kafama kanca atıp durdu. sevmekle aşk arasındaki bulanıklığı, sevgiyle suistimalin birbirlerini nasıl da dövüp defettiklerini, aşkın daima masum, masumiyetin daima tehlikeli olduğunu aynı saflık, cesaret ve görsel kusursuzlukla gösteren rebecca miller ve jack rolünde bir salgın ev*in laminat mutfağında katıla katıla ağlarken akıttığı sümüklerinden öpülesi, ilahi daniel day lewis bize cevabını vermiyorlardı madem, yapmak yerine yazmayı tercih eden çokbilmiş manohla ablamız söylesindi: birini bağrımıza basarken masumiyet sınırından taştığımızı nasıl anlayacaktık? sevgi sandığımız şeyin artık aşk olduğunu, bu aşkın iyi ve kabul edilebilir mi, yoksa kötü ve pis mi olduğunu nerden bilecektik? bu yapay sınırı kolayca ortadan kaldırıveren mucizevi seni seviyorum sözüne sığınarak nereye kadar idare edebilecektik? sevdiğimiz kişiye seksüel arzu duymadığımız, daha da kolayı bunu ifşa, belki de icra etmediğimiz sürece masumduk da, dudaklar birleştiği anda sapık mı oluyorduk? yoksa asıl sağlıksız olan, jack’i ve tüm sevenleri nefret edilesi yaratıklara dönüştüren, sevdikleriyle aralarına kimsenin sıkışamayacağı kadar yakınlaşmış, bilmeden onu kendilerine kilitlemiş, istemeden gözlerini başkalarına dağlamış olmaları mıydı? ama zaten pek çok ebeveyn çocuğunu/koca karısını bundan da kısıtlayıcı bir duygu hapsine mahkum edip, üstüne bir de takdir toplamıyor muydu? hem aşkta hijyen ve mesafenin işi olur muydu?

    böylece kendimi başladığım yerde buldum. bu arada sadece bi çay içmeye gelen öküz evi çoktan yerle bir etmiş, ben sırtına binmeye çalışırken, herkes kendi süpürgesine atlayıp gitmişti...
  • --- spoiler ---
    festivalde dikkatimi çeken; daniel day-lewis'i görünce daha bir meraklandığım, konusunu bilmeden afişine bayıldığım; filmin başında afiştekinin baba kız olduğunu görünce içimde hımmm dediğim film.

    filmi seyrettim ve ne kadar sahici işlemişler dedim. ensesti işleyen bir sürü filmin arasından sıyrılıp en sahici, en özür bulmadan, en doğru dürüst anlatabilmiş olan filmlerden biri. çünkü size ensesti değil bir aileyi anlatıyor ..... babasına hayran, babasının her şeyi olmayı isteyen bir çocuğu ve onu her şeyden seven ve daha sonra bir şeyleri karıştırmaya başladığını fark eden bir babanın öyküsü. sadece bu ...... güzel müzikler, abartılıp propogandası yapılmamışlığı ile taktirimi kazanmış bir münzevi hayat ......

    aklımda repliklerden yalan yanlış kalan .... catherine keener'ın çanlandırdığı kathleen karakterinin niye rose'nin okula gitmesi gerektiği sözleri. gidemezse, sosyalleşemez, sosyalleşemezse kimseyi sevemez .... belki de her şeyin sebebi buydu .... belki değil .... kimse de bilmek istemez belki .....
    --- spoiler ---

    http://www.imdb.com/title/tt0357110/
  • titanic adli filme ait ost'den nadide bir parca, adeta bir duygu seli. filmin sonunda jack'in superfresh oldugu anlarda girerek izleyenleri derin bir huzne gark eder... **

    (bkz: dezenformasyon)
  • ifistanbul 2006da gösterilecektir; if'in web sitesindeki tanıtımı;

    şarkısı

    abd
    2004, renkli, 35 mm, 111',ingilizce

    yönetmen:
    rebecca miller

    senaryo:
    rebecca miller

    görüntü yönetmeni:
    ellen kuras

    kurgu:
    sabine hoffman

    oyuncular:
    daniel day-lewis, camilla belle, catherine keener, paul dano, ryan mcdonald

    müzik:
    michael rohatyn

    yapımcı:
    lemore syvan, jonathan sehring, caroline kaplan, graham king

    prodüksiyon şirketi:
    ifc prods. / initial entertainment / elevation pictures

    dağıtımcı:
    medyavizyon cumhuriyet cad. pegasus evi no:26 k:4 34367 harbiye, istanbul tel: +90 (212) 296 05 05 fax: +90 (212) 225 90 35

    bu film hakkında görüşünü söyle

    bu film hakkında izleyici görüşü bulunmamaktadır.

    2005 sundance berlin
    “bir insanın, tüm kalbiyle sevdiği kişi öldüğünde, kendisinin de bir şekilde dünya üzerinden silineceğini, yok olacağını düşünmesi mümkün.”
    rebecca miller (yönetmen)
    film hakkında
    jack (daniel day-lewis), bir zamanlar komün hayatı yaşanılan, ancak sonradan herkesin terk ettiği bir adada 16 yaşındaki kızı rose (camilla belle) ile birlikte yaşamaktadır. komün dağıldığından beri jack, rose’u dış dünyadan tamamen sakınmıştır ancak ölümcül hastalığı ve rose’un çocukluğunu geride bırakıp kadınlığının bilincine varmaya başlaması onlara sorunlu günler yaşatacaktır. hayatını çevreciliğe adayarak geçiren jack, artık kendi gibi düşünmeyenlere –örneğin yakınlarda site yapacak olan inşaatçıya- karşı öfkesini kontrol edememektedir. jack kız arkadaşı kathleen (catherine keener) ve iki oğlunu onlarla birlikte yaşamak üzere davet ettiğinde, rose kendisine ihanet edilmiş gibi hisseder ve durum kontrolden çıkar. jack, krizin büyümesini engellemek için bir şeyler yapmak zorundadır. kendi ideallerine yakıştıramadığı bir dünyada yaşamayı reddeden bir adamla, kadın olma yolunda ilk adımlarını atan kızı üzerine çekilmiş şiirsel ve kuvvetli bir film.
  • hayata dair çözümleyemediğimiz, bir araya koyulmaması gerektiği düşünülen, konulduğunda da ikilik ve paradoks yaratan kafa kurcalayıcılara bir cevap veren; belki de onlara bir tane daha ekleyen film.

    "you are not guilty..
    innocents are just dangerous, i guess.."

    gariplik olabilir, protesto olabilir, direniş olabilir. farklı birini farklı yerlerden yakalayabilir. şarkılara dikkat.
  • ulvi insan daniel day-lewis in baş rolünü üstlendiği, merakla beklenen 2005 yapımı film.
  • baba kız arasındaki gerilimle kimlik keşfi gibi bir noktadan başlayıp psikanalitik derinliklere varan bir film olmakla kalmıyor, bir hippinin hayatı üzerinden sıkı politik eleştiriler de getiriyor bence.. ayrıca para, insanlık, güzellik, haz, çirkinlik, aile, dostluk, ölüm, yaşam, komün ve bir sürü bir sürü şey hakkında iyiden iyiye düşündüren bir film. bunları da tıkır tıkır akan bir kurguyla/dille yapıyor. oyunculuklar cabası..

    ağzıma bu tıkır tıkır lafını pelesenk eden godoş reklama da selamllarımı yollarım..

    --- spoiler ---

    ben uzun zaman önce pes ettim. sadece bunu yeni anladım.

    --- spoiler ---
  • filmi ana konusu, sağda solda sıklıkla bahsedildiği gibi elektra kompleksi içerisindeki bir kız ve babasının yaşamıdır, evet, ancak bunun yanı sıra arka planda, terkedilmiş bir komündeki yaşamdan da bahsedilir. ideal bir ekolojik/yeşil evde olması gereken rüzgar türbini, kuru/kompost tuvaleti, toprağa gömme yeşil çatı vs. detaylar --çok alakalı değil ama asit evini de unutmamak lazım-- baymadan, kabak tadı vermeden, öyle belgesel gibi de değil ara ara kısa ve filmin gidişatında batmayan sahnelerle izleyiciye gösterilmiş. ayrıca "ideal bir hippi"nin (ne demekse o artık) toplum/gezegen hakkındaki düşünceleri de (kızını okula göndermemek, et yememek vs) aynı şekilde ara ara izleyiciye çıtlatılmış. ayrıca baba-kız arasındaki aşk (ya da ona yakın başka birşey?) da iyi ya da kötü olarak yargılamadan sunulmuş. kısacası konu güzel, oyunculuklar iyi, mekan muhteşem, gidin alın/indirin, izleyin -- özellikle de (ekolojik ya da değil) "komün kurucam!", "tarla alıp oraya taşınıcam!", "ormana yerleşicem!" diyenlerin izlemesi gerekir ki filmde de bahsedilen --ve dünya'da hâlihazırda varolan ya da varolmuş olan pek çok komünün düştüğü-- hatalara düşülmesin.

    --- spoiler ---
    allaam yarabbim, herif kadın kuaförü olucam diyo ve elinde müthiş bi malzeme var --neredeyse bele kadar uzanan saçlar--, gerçekleştirebileceği kombinasyonlar milyonlarca, ama gidip eşek tıraşı sınırlarında dolaşan bir saçkesimini reva görüyor.

    bir de filmin sonuyla ilgili bir sürü yorum okudum "aman ne gerek vardı, sonu muğlak kalsaymış, tamam anladık rose ölmedi yaşamına devam etti, ama niye gösterdiler ki, bıdı bıdı bıdı" genel hatlarını taşıyan imdb'de falan. oradan bir türlü hesap alamadım, buradan cevap vereyim (tabii ne kadar türkçe anlarlarsa artık). film bahsettiğim gibi yalnızca baba-kızın hayatı değil, arka planda komün hayatı/genel komün--hippi--ekolojik yaşam hareketi de anlatılıyor. film boyunca yapılan bir sürü hata, terkedilen bir komün ve delirme sınırında bulunan yalnız ve yabani baba-kız gösteriliyor --ki hepsi okuduğum kadarıyla bu bahsettiğim komün/ekolojik yaşam/vs hareketinde gerçekten yaşanmış şeyler. filmin sonu da, bana göre, "hareketin sonu gelmedi, bir umut var, her an yeni bir yerlerde yeni bir şeyler doğabilir" demeye getiriyor.
    --- spoiler ---
  • filmi izledikten sonra yonetmen icin "babasinin kizi" diyesim gelmisti.

    --- spoiler ---
    ozellikle "just an experiment" yazan carsaf sahnesinde.
    --- spoiler ---
  • creedence clearwater revival yorumlu i put a spell on you ile başlayan ilk beş dakikasıyla bile insanı büyüleyebilecek kalitede ve güzellikte çekimlere sahip rebecca miller filmi...